Aykan Özener İle Röportaj

Aykan Özener Kimdir ?

1964 Balıkesir doğumludur. Selçuk Üniversitesi Arkeoloji Bölümünden mezun oldu. Yüksek Lisansını “Arkeoloji Biliminde Fotoğraf Teknikleri” adlı teziyle Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Arkeoloji Bölümünde tamamladı. Fotoğraf çalışmalarına 1983 yılında başladı. 1987 yılında AFSAD’a (ANKARA FOTOGRAF SANATÇILARI DERNEĞİ ) üye olmasıyla fotoğrafta yeni arayışlar içerisine girdi. 1987-1995 yıllarında AFSAD çatısı altında sürdürdüğü çalışmalarına bağımsız olarak devam etmektedir.Kişisel sergiler açtı ve birçok karma sergiye katıldı. Fotoğrafları başta birçok kitap kapağında ve yayında olmak üzere kullanıldı.

Yazıları, kültür ve sanat dergilerinde yayınlandı. Seminerlere katıldı. İçeriğine inandığı yarışmalarda jüri görevlerinde bulundu. 

2002-2007 yılları arasında 5 yıl arka arkaya Çanakkale Fotoğraf Festivalini düzenledi.

TRT-Okul  için 13 bölümden oluşan bir temel fotoğraf bilgisi dizisi (fotoğraf öğreniyorum) gerçekleştirdi ve yine TRT için hazırlanan Sagalassos belgeselinin yönetmenliğini yaptı.

On yedi yıl Çanakkale Onsekiz Mart Üniversite’sin de fotoğraf üzerine dersler verdi. Aynı zamanda da yine Çanakkale’de kurduğu Pan Görsel Kültür Derneği’nin yönetim kurulu başkanıdır. 

2017-2019 dönemleri arasında TFSF(Türkiye Fotoğraf Sanatı Federasyonu)nin desteklediği, fotoğrafçı Özcan Yurdalan ve Yusuf Aslan ile birlikte MGH (Memleketimden görsel hikâyeler) projesinin editörlüğünü yürütmüştür. Ardından Korona Günlerinde Fotoğraf projesinde editörlük yapmıştır. 

Arkeoloji alanında;  öğrencilik yıllarında iki yıl boyunca Kelenderis kazılarında,  ardından 2006-2015 yılları arasında Assos kazılarında çalıştı. Şimdilerde Alinda antik kenti ve Gerga kutsal alanı ekibinde çalışmalarını sürdürmektedir.

2006 yılından itibaren ise Prof.Dr.Beate Böchlendorf başkanlığında yürütülen “Troias Bölgesi Bizans Yerleşimleri” temalı yüzey araştırması ekibinde yer almaktadır. 

Birçok bölgede arkeolojik eserlerin fotoğraf arşivinin oluşturulması için çalışmalar yürüttü. Ülke genelinde Arkeoloji Fotoğrafçılığının önemini vurgulayan seminerler dizisi gerçekleştirdi ve halen sürdürmektedir.

Dünyadaki toplumsal, kültürel,  siyasi çalkantılara duyarlı, bunlar üzerine kafa yoran bir kişilik. Uzun zamandır dünya görüşü çerçevesinde oluşan felsefesi gereği fotoğraf disiplinini sanat olarak ele alan çalışmalar yerine,  dokümantasyon aracı olarak kullanan çalışmalar üretmektedir. Foto-öykü ve kişisel belgesel yakın durduğu alanlardır.

Kendisine Balıkesir Ulusal Fotoğraf Müzesi’nde bir bölüm ayrılmıştır. 

Deliler Bayramı Serisi

Eslem Dede : Kendi fotoğraf tanımınızı paylaşabilir misiniz?

Aykan Özener : Kendimi bir görsel hikâye anlatıcısı olarak tanımlıyorum. Bir dizi görsel ile izleyiciye fark ettirmek istediğim bir konuyu anlatmaya yarayan bir tarz diyelim buna. Bu yüzyılda uzun okumaların ve izlemelerin yapılmadığını, daha doğrusu bu hız çağında vakit bulup derinlemesine incelemeler, bilgilenmeler yapılamadığı kanısındayım. Bir kaç fotoğraf, bazen kısa bir videoyu da araya katıp, çeşitli materyallerle (bu ses dosyası ,  istatiksel veri şemaları, tarihi belgeler vb. ve kısa bir metinle oluşturulmuş) izleyiciyi sıkmadan ama konuyu anlamasını sağlayacak bir hikaye yaratmaktan bahsediyorum. Tabi ki arada belge amaçlı tekil fotoğraflar da çekiyorum. Kısacası ben bir belgesel fotoğrafçısıyım diyeyim.

ED : Fotoğraf çekme tutkusu sizde ne zaman ve nasıl başladı?

AÖ : Ben bunu çok düşündüm. Çocukluğumda büyükbabam Lüpitel-2 (üstten bakmalı) fotoğraf makinesiyle benim çok fotoğrafımı çekerdi. Oradan fotoğraf bilinçaltıma yerleşmiş olsa gerek. Ardından ortaokul veya lise ilk yıllarımda Balıkesir Fuarında sergiler açan Ahmet Esmer abinin fotoğrafları, fotoğrafın başka bir şekilde kullanılabileceğini düşündürdü. Ertesi hafta yanına gidip “Ahmet abi ben fotoğraf çekmeyi öğrenmek istiyorum” demiştim. O sırada Balıkesir’in en ünlü stüdyo fotoğrafçısıydı. Büyükbabamların evinde asılı olan 1 yaşındaki bebeklik fotoğrafımın altında da onun ismi vardı. “Yarın gel stüdyoda başlayalım” dedi. Ben hiç gitmedim. Çocukluk işte. Yıllar sonra çalıştığım iş yerinde birisinin sattığı fotoğraf makinesini satın alarak fotoğrafa başladım. Neden aldığımı da,  ne çekmek istediğimi de bilmeden başladım işte. Eskiden Türkiye’de iki tane ünlü fotoğraf basım merkezi vardı. Refo Color ve Fırat Color. Bunlardan Fırat Color’un yeğenleri Zeynel-Abidin kardeşlerin sahipleri olduğu Fırat Fotoğraf Stüdyosu benim hayatımda önemli bir yere sahiptir. Onlar bana fotoğraf yıkamayı, pozlamayı vb. şeyleri öğrettiler. Az önce bahsettiğim gezilerime eşlik ettiler hep. Sonrasında bir gün bana “ Aykan senin gözün başka. Sen farklı şeyler çekmeye çalışıyorsun.” deyip Afsad’ın(Ankara Fotoğraf Sanatçıları Derneği) çıkardığı, o zamanlar Türkiye’nin tek fotoğraf dergisi olan FOTOĞRAF ile tanıştırdılar. Ben ilk kez orada fotoğrafın sanatsal yönünü gördüm. Sonrasında hep oradaki fotoğrafçılara öykündüm. Ardından bu derginin çıktığı yer olan Afsad’a üye olmak en büyük amacım oldu. Ankara’ya yerleşince ilk işim üye olmak oldu. 1 aylık bir temel eğitimden geçip, bir seri fotoğraf verip kabul ediliyordunuz. Artık istediğim fotoğrafçılık yolunda bir yolculuğa başladım. O dönem Ankara’sı kültürün de başkentliğini yapıyordu. Sinemalar, tiyatrolar, sergiler vb. her türlü sanatçı konuşmalarını büyük bir açlıkla takip ediyordum. Bugün kü temelimi orada sağlam bir şekilde attım anlayacağınız. Çok okudum, izledim, paylaştım. Çok film izlemek gözümü geliştirdi. Film derken bugünkü filmler değil tabi. İyi bir sanat filmi izleyicisi idim. 1995 yılında Ankara’dan ayrılıncaya kadar dernek üyeliğim devam etti. Sonra bir derneğe bağlı olmadan, sanat bireysel bir yolculuktur deyip devam ettim. Kısaca ilk fotoğraf okulum Afsad’dır diyebilirim.

İlk Yıllarım

ED : Fotoğraf çekmeye başladığınızda sizi en çok zorlayan şey neydi?

AÖ : Erzincan’da yaşıyordum o dönem. Hafta sonları fotoğraf çekmeye yerelden iki fotoğrafçı(mesleği fotoğrafçılık olan)arkadaşımla doğaya çıkıyor hem fotoğraf çekiyor hem de o dönem hala bugünkü gibi tektipleşmemiş köylere, kasabalara gidiyorduk. Hiç görmediğim yaşamları ve doğayı hayranlıkla fotoğraflıyordum. Tekniğim işin çok başlarındaydı. İnsanlarla iletişim kurabilecek karaktere henüz sahip değildim. Tunceli ve Erzincan dağlarındaki henüz bozulmamış insan hallerini, biçimlerini büyük bir açlıkla izliyordum. Ancak o yıllara ait insana ve yaşamlarına dair fotoğraflar çekemedim hiç. Sonuç olarak çok otantik olan yaşam biçimleri bugün sadece anılarımda kaldı. Yani insan çekmek beni çok zorluyordu. Sanki onları çekmem özel hayatlarına müdahale gibi geliyordu. Bu konuda kendimi geliştirmem, kişisel gelişimimi oturtmakla, yani 5N1K ne, neden, nasıl, niçin, gibi temel sorulara cevap verebilmeyi öğrenmekle oldu.

ED : Başarılı bir fotoğrafçı olmak isteyenlere tavsiyeleriniz nelerdir?

AÖ : Neden fotoğraf çekiyorum sorusuna net cevaplar verecek bir seviyeye gelmesi çok önemli. Bunu başardıktan sonra kendisine birkaç tane önemli fotoğrafçı seçip onu izlemeli. Sonrasında kendisine ait bir tarz oluşturmaya gayret etmeli. İşlerinde samimi bir dil yakalamalı.

Balık Sırtı Yaşamlar Serisi

ED : Fotoğraf sanatına ilgi duyanlara ve yeni başlayacak olanlara tavsiyeleriniz nelerdir?

AÖ : Bir önceki cevabım yeterli diye düşünüyorum. Buna belki bir eklenti yapabilirim. O da tekniğini geliştirmeden diğer konulara geçebilmek pek mümkün olmuyor. Yeni başlayan birisi tekniği düşünmeden ne çektiğine pek odaklanamaz. O yüzden tekniği düşünmeden deklanşöre basım edimlerini geliştirsinler. 

ED : Sizce iyi fotoğraf nasıl çekilir?

AÖ : Eskiden buna Teknik+Öz+Biçim bir arada olursa iyidir diye cevap verirdik. Şimdi dijital teknoloji ile(mobil fotoğraf daha etkili) bu üçlü yerini daha çok hikâyeye bıraktı. 

Balık Sırtı Yaşamlar Serisi

ED : Yüksek Lisansınızı “Arkeoloji Biliminde Fotoğrafçılık Teknikleri” üzerine yaptığınızı görüyoruz. Arkeoloji’yi seçmenizdeki etkenler nelerdir?

AÖ : Erzincan’da babamın işi gereği kaldığımız yıllarda, ortaokul sonda falandım. O zamanlar Ekşisu diye bir mesire yeri var. İşte içinden doğal olarak çıkan maden suyu ve çevresinde nefis bir doğa. Sık sık giderdik. Bir gün öğleden sonra annemlerden habersiz, mesire yerinden uzaklaştım. Çok araştırmacı, meraklı bir çocuktum. Hiç duymadığım gizemli bir kuş sesinin peşine düştüm. Sonradan öğrendiğime göre Turna kuşlarıymış. Bu arada bir tepenin yanına geldim. Çok ilgimi çekti. Dümdüz ovada ilginç bir tepe. Merak edip tepeye tırmanmaya başladım. İlginç mezarlar ve yapı temellerine rastladım. Derken o kadar uzun saat kaldım ki akşam oldu ve ben dönmeye karar verdim. Annem, babam beni aramaya çıkmışlar ve epey azar yediğimi hatırlıyorum. Neyse ertesi gün hemen İl Halk Kütüphanesi’ne gittim. Ekşisu ve çevresi hakkında bilgi almak için. Orada gittiğim yerin Urartu Uygarlığına ait bir yerleşim olduğunu öğrendim. İşte o gizemli durum ve sanki ben keşfetmişim duygusu bende derin bir arkeoloji sevgisi yarattı. Sonra lisede Sanat Tarihi dersinde çok başarılı olmuştum. Herkes zayıf alırken ben çok iyi notlar alıyordum. Hocam da doğal olarak benimle çok ilgileniyordu. Bir gün hocama arkeolog olmak için ne yapmam gerektiğini sorduğumu hatırlıyorum. Ancak o yıllar siyasi yönden çalkantılı yıllardı ve üniversiteler siyasi çatışmaların tam göbeğindeydi. Annem, babam benim bu sevdamın önüne geçip bana Arkeoloji Bölümünü yazdırmadılar. Uzatmayayım; aradan on yıl geçip, başka bir işte çalışırken kendi imkânlarımla okuyup, arkeolog oldum. İlerleyen dönemde Yüksek Lisansımı “Arkeoloji Biliminde Fotoğrafçılık Teknikleri” isimli bir tezle tamamladım. Türkiye’de bu konuda yazılmış ilk tezdir.

ED : Türkiye’deki arkeoloji fotoğrafçılığı hakkında ne düşünüyorsunuz?

AÖ : Dünyada uzun yıllar önce öneminin farkına varılmış Arkeoloji Fotoğrafçılığı bizde ne yazık ki daha henüz fark edildi. İnternet sonrasında yurtdışında yapılmış çalışmaları görüp fark edildiğini düşünüyorum. Bunda biraz iddialı olacak ama benim yazdığım tezinde etkili olduğunu düşünüyorum. Aktüel Arkeoloji Dergisi’nin fotoğraf editörü olduktan sonra, orada yaptığım çalışmalar ve birçok üniversitenin arkeoloji bölümünde verdiğim Arkeoloji fotoğrafçılığı seminerleri etkili oldu diye düşünüyorum. Yeni kuşak Arkeologlar, gelişen teknoloji ile birlikte bu işe gereken önemi vermeye başladılar. Şimdi gittiğim antik kentlerde mutlaka bir kazı fotoğrafçısı arkeologa rastlıyorum. 

ED : Eserlerinizi adlandırır mısınız? Eserlerinizi neye göre adlandırırsınız?

AÖ: Görsel hikâyelerimi adlandırırım. “Aynı Şehirde Aklar Düşemedi Saçlarına” hikâyem Gökçeada’daki zorunlu göçü anlatır mesela. Kavafis’in “Şehir” isimli bir şiiri vardır. ”Orada şair aynı şehirde aklar düşecek saçlarına der.” Ben zorunlu göçten sonra bir daha adaya dönemeyen Rum halkını eşyalar üzerinden anlattığım çalışmamda bu isimle anlattım.

“Kıyıda” isimli Çanakkale Fevzipaşa’da yaşayan Roman halkını anlattım. Çünkü Fevzipaşa Çanakkale’yi ikiye ayıran Sarıçay kıyısında yaşayan bir topluluktu. Aynı zamanda içinde çok vakit geçirmeme rağmen sonrasında aslında onların yaşamının hep kıyısında, dışında olduğumu düşündüğümden bu ismi koymuştum.

Kıyıda Serisi

ED : Çanakkale ve Balıkesir’de yaşamış olmanızın tarihsel ve arkeolojik anlamda fotoğraflar çekmenizde bir payı var mıdır?

AÖ : Balıkesir memleketim olmasına rağmen çok az yaşadım orada. Çanakkale’de 20 küsur yıl yaşadım. Orada Troia ve Assos antik kentlerine olan ilgim belki etkilemiştir ama ondan çok uzun yıllar önce Mersin ve Konya’nın daha fazla etkili olduğunu söyleyebilirim.

Blaundus Antik Kenti Kamusal Yapı

ED : Ülkemiz, birçok uygarlığa ev sahipliği yapmış ve tarihi açıdan çok zengin bir ülke. Ülkemizin topraklarına gömülmüş olan tarihi güzellikleri fotoğraflayarak gün yüzüne çıkartmak sizde nasıl bir his uyandırıyor?

AÖ : Aslında fotoğraflayarak gün yüzüne çıkarmak demeyelim ama çıkan eserleri fotoğraf yoluyla belgeleyip ölümsüzleştirmenin çok daha etkili olduğunu söyleyebilirim.

Termessos Antik Kenti

ED : Arkeoloiji’nin hayatınızda yer edinmesi nedeni ile birçok eski toplumun kültürünü gözlemlediniz. Farklı kültürlere sahip insanların geleneklerini veya yaşamlarına ait eserleri fotoğrafladınız bu fotoğraflar arasında sizi en çok etkileyen kare hangisi oldu? Eğer bir hikâyesi varsa bizimle paylaşabilir misiniz? 

AÖ : Böyle bir şeye cevap vermem çok zor. Ancak Gerga Kutsal Alanı’nı fotoğraflarken çok etkilendim. Bunun yanı sıra antik kentler içerisinde dağlık yerleşimler beni çok etkiliyor. Sagalassos ve Termessos’da hep etkilendim. Örneğin Termessos’un antik tiyatrosundan ve Alketas’ın mezarından çok etkilenirim. Örneğin; Alketas’ın mezarının hikâyesini anlatayım.

Büyük İskender’in ölümünden sonra ülke, komutanlarınca 7 bölgeye bölünmüştür. Bunlardan bir tanesi olan Anadolu bölgesi (o zamanlar asya minor diye geçiyor ) İskender’in komutanları olan Antigonos ve Alketas arasında çatışmaya neden olmuştur. Antigonos ile yaptığı savaşı kaybeden Alketas, Termessos’a sığınmış, Termesosslular yine bir cesaret örneği göstererek komutan Alketas’ı Antigonos’a vermek istememişler..Bunun üzerine şehir yeniden kuşatılmış. Ancak Termessos’un ileri gelenleri Antigonos’la gizlice anlaşarak, Alketas’ı Antigonos ‘a vermeyi planlamışlar. Bunu hisseden Alketas, kendini öldürmüş ve Antigonos’a ölü bedenini teslim etmişlerdir. Antigonos’ ta Alketas’ın tüm organlarını parçalayıp şehrin girişine kazıklara dikerek sergilemiştir.

Alketas Anıt Mezarı

Bu olayın üzerine Termessos’lu gençler bu olaya çok kızmışlar. İçlerinde bazılarının babaları bile varken şehrin tüm ileri gelenlerini öldürmüşler ve Alketas’ın parçalanmış vücudunu alarak, onun için büyük bir taştan kahramanlık anıt mezarı yapmışlardır. Günümüzde halen bu anıt mezar sağlam bir şekilde durmaktadır.

ED : Üniversitelerdeki fotoğrafçılık ve fotoğraf bölümleri arasındaki fark hakkında ne düşünüyorsunuz. Biraz bilgi verebilir misiniz?

AÖ : Bu sorunuzu şöyle anlıyorum; Türkiye’de iki tür Fotoğraf eğitimi var. Birisi M.Y.O.’na bağlı fotoğrafçılık programları, diğerleri ise Güzel Sanatlar Fakültelerine bağlı fotoğrafçılık bölümleri. Aslında bunların dışında başka bölümlerde de fotoğrafçılık dersleri olmakla birlikte genel olarak bu ikisi doğrudan fotoğraf eğitimi almak isteyen öğrenciler için. Bunlardan ilki fotoğrafçılık programı, daha çok piyasa fotoğrafçılığı içerisinde mesleki eğitim veriyorlar ve ön lisans diploması alınıyor. Yani 2 yıllık eğitim sonucunda mezun olup doğrudan sektörün ara eleman sorununu çözmeye yönelik oluyor. Diğeri ise 4 yıllık eğitim sonucunda mezun olunuyor. Daha çok sanat temelli bir eğitim alınıyor. Sınavla girilebiliyor. Sonuç olarak her ikisi de sektörde iş buluyorlar. Ancak sanat yeteneği ağırlıklı olduğundan daha istekli oluyorlar ve doğal olarak daha çok bireysel yetenekleri ön planda olup, tercih ediliyorlar. 

Değerli paylaşımları için Aykan Özener‘e teşekkür ederiz.

İrem Nur Terzi İle Röportaj

İrem Nur Terzi Kimdir?

1989 yılında İstanbul’da doğdu. Çocukluğundan beri çizgi filmler, oyuncaklar ve maketler ilgi alanı olmuştur. Bu merakı üniversitede okuyacağı bölümü seçmede kendisine oldukça etkisi oldu ve Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde Sahne Dekor & Kostüm Tasarımı bölümünde eğitimini tamamladı. Üniversitede stop motion animasyona ve kuklalara ilgisi arttı. Mezun olduktan sonra bu ilgisi bir tutkuya dönüştü ve okulda öğrendiklerini unutmamak adına kendi kendine karakterler ve kuklalar yapmaya başladı. Kendi kendine yapmaya başladığı çalışmalar ilgi görmeye başlayınca buradan devam etmeye karar verdi. 2014 yılında birkaç figür denemesiyle başlayan bu macera bir işe dönüştü. Akbank’ ın Bababank ve Siemens’ in Piknik isimli reklam filmlerine de çalışmaları ile hayat veren sanatçı, Kadıköy’de evinin küçük bir odasında çalışmalarına devam etmektedir.

Dolunay Taşdemir: Kukla yapımına karşı ilginiz nasıl başladı ve nasıl gelişti?

İrem Nur Terzi: Kukla yapımına merakım üniversitede okuduğum bölümde başladı. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde Sahne Dekor ve Kostüm Tasarımı Bölümünde okudum. Bölümün adında kukla ismi geçmiyor ama ana derslerden biri de kukla sanatıydı. Okulda kukla yapımını ve çeşitlerini öğrendim. Farklı kukla tarzlarının içinden en sevdiğim animasyon kuklası alanına doğru yöneldim. Bu alandan bir çalışma yaparak mezun oldum.

DT: Kukla veya maket yapımı dışında ilgilendiğiniz sanat alanları var mıdır?

İNT: Kukla ve maket yapımı dışında el sanatlarının her türlüsüne ilgim var diyebilirim. Farklı malzemeler öğrenmeyi, yapım videoları izlemeyi seviyorum. Yeni alanlar keşfetmek, denemek bana kendi alanımda çok şey katıyor. 

DT: Kulaklarınızın bazılarına kişilik veriyorsunuz. Bu doğrultuda sanatçıların yaptıkları çalışmalara kişilik unsuru katmaları, çalışmayı hangi ölçülerde etkiler?

İNT: Evet bazen kuklalarıma isim verip onlara hikayeler yazıyorum. Ortaya çıkan bir kuklanın ya da figürün bir hikayesi olmasını seviyorum. Karakterin hikayesini de üzerindeki detaylarda göstermeyi tercih ediyorum. Bu detaylarda kendimden bir şeyler de oluyor tabii. Her kuklada kendimden bir hikaye, bir parça olmasının kendimi anlatmamda iyi bir aracı olduğunu düşünüyorum.

DT: Etsy, Patreon ve diğer sosyal platformlarda içerik üretiyor ve çalışmalarınızı satıyorsunuz. Atölye ve küçük işletme alanına adım atmak isteyen kişilere sunabileceğiniz öneriler nelerdir?

İNT: Sosyal medya ve online satışın iyi değerlendirildiği zaman küçük işletme ve atölye sahiplerine çok iyi yol açacağını düşünüyorum. Ben de farklı kanallar yoluyla hem işimi tanıtıyorum hem de figürlerimi satıyorum. Kaliteli içerik üretmek, iyi olduğunuz bir alanı keşfedip onda sabrederek çalışmak, global sitelere üye olarak ürettiklerinizi paylaşmak işinizi güzel bir yere taşıyacaktır. 

DT: Stop motion veya kukla çalışmalarınızda karakterler için oda veya malzeme hazırlarken nelere özen gösterirsiniz?

İNT: Çalışmalarımda kullandığım malzeme konusunda dikkatli biriyim diyebilirim. Malzemelerimin dayanıklı, sürdürülebilir, kullanımı kolay olması benim için önemli. Figürde ya da makette anlatmak istediğimi en iyi şekilde ortaya çıkaracak malzemeler kullanmaya özen gösteriyorum. İyi olmayan bir malzeme işinizi istediğiniz gibi göstermeyebilir. 

DT: Sizce stop motion animasyonların en göz alıcı kısmı nedir?

İNT: Stop motion işlerin bence en göz alıcı kısmı sadece maket ve kukla olarak gördüğünüz çalışmanın çekim sonrası ekrandaki hareketli hali. Gerçekten sahnenin içine kamera girdikten sonra artık gördüğünüz şey bir maket olmaktan çıkıyor ve bambaşka bir dünya oluyor. 

DT: Dünya çapında pek çok oyuncak müzesini gördünüz. Gittiğiniz oyuncak müzelerinin size kişisel olarak katkıları neler olmuştur? Oyuncak müzeleri sizce tarihi ve kültürel açıdan geçmişe dair ne tür bilgiler verebilir?

İNT: Yurtdışında gittiğim şehirlerde oyuncak müzesi bulunuyorsa mutlaka ziyaret ederim. Oyuncaklara olan ilgim hiç bitmediği için, müzelerde gezerken çocukluğuma dönmüş gibi hissediyorum. Oyuncak müzesi bana ilham veriyor. 

Her ülkenin kültürü farklı olsa da oyuncaklara baktığımız zaman çoğunun ortak bir noktası olduğunu fark ediyorsunuz. Gittiğim müzelerdeki oyuncakların çoğu, çocuk olmanın dünyanın her yerinde aynı olan ortak bir dil olduğunu gösteriyor.

 Değerli paylaşımları için İrem Nur Terzi ‘ye teşekkür ederiz.

Adem Başpınar İle Röportaj

Adem Başpınar Kimdir?

1975 Malatya /Arapgir’de doğdu. 1994 İstanbul Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi’nden, 1999 Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Neşe Erdok – Özdemir Altan Atölyesi’nden mezun oldu. İstanbul Devlet Opera ve Balesi / Realizatör (Sahne Ressamı) olarak görev yapmaktadır. Kişisel ve karma bir çok sergilerde yer almıştır. Prestijli iki ödül sahibi olan sanatçımız, Beyoğlu’ndaki atölyesinde resim çalışmalarına devam etmektedir.

Kerim Önder Uluçay: Sanata olan ilginiz ne zaman ve nasıl başladı? Sizin sanata olan ilginizi ne gibi faktörler etkilemiştir.

Adem Başpınar: Ben elektriği olmayan belki Hitit’lerin yaşam biçimine benzeyen bir köyde dünyaya geldim. Bütün iletişim araçlarından kenarda büyüdüm ama çok ilginçtir okulun ilk günü panodaki resimlere bakıp çok uzak hayaller kuruyordum. Hikaye kitaplarını ödünç alıp içindeki resimleri çizmeye başladım. Etrafımda büyük ilgi oluşuyordu. İşte bu meyil verme, gönül verme belli güdülerimi devinime ediyor, görsellikle ilgili herşey benim dikkatimi diğer herşeylerden daha fazla çekiyordu. Ortaokulu Esenler’de devam ettim, resim derslerinde arkadaşlarımın yardım isteğine cevap verirken o meyil verme işi bende tutkuya dönüştü.

Dirlik

K.U : Güzel sanatlar eğitiminizin lise düzeyinde başlamış olmasının sizin sanatçı kimliğinize ne gibi etkileri olmuştur?

A.B : Dediğim gibi bugün yetenek dediğimiz şeyin aslında yaptığın işin ateşiyle yanmak olduğunu düşünürüm. O közü tutuşturan ilk kıvılcım sevmektir. Ortaokul hocam bu lisenin (İstanbul Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi) varlığını ve sınavla alındığını söyledi ve kesin girmem gerektiğini bana salık verdi. Dört yıl müthiş imkanlarla ve herbiri birbirinden saygın hocalarla yetiştim bu imkanları sağlayan bu liseyi kuran bize binbir türlü emeği geçen hocalarımın önünde hep saygı duyarak anarım. Lise bana resim sanatının insanlığın başlangıcından bugüne gelen büyük mirasını gösterdi. İnsan kemalete erdikçe düşünce biçimi dolasıyla görseli plastik dili değişiyordu bu büyük ummanı sezdiğim de şaşkındım. Merak etmeyi öğretti. Gözümü ve kulağımı eğitti. Neyi görebilirdim neyi duyabilirdim neyi sevebilirdim artık. Lisedeki sanat eğitimi bana bu işin katmanlarını, ufkunu gösterdi. Hala ayrı bir yeri vardır bende…

Girift

K.U : Tarzınızın hangi sanatçıların izlerini taşıdığını düşünmektesiniz?

A.B : Bugün medeniyet dediğimiz ne varsa geçmiş deneyimlerimizin bir sonucu, duygusunu hep içimde taşırım. İnsanı tüm yanlarıyla, kopuk parçalarıyla işler ve onu anlamaya çalışırım. Sanat benim için hala okunmayı bekleyen koca bir külliyattır, her akımın büyük ustaları öncüleri var. Ben tek tek isim veremem ki her akım bir bütünün parçası, sanatçı ise bir zincirin halkası olup gelir o koca külliyata eklenir.

”Uzaktaki Yuva”

K.U : Felsefenin tarzınız üzerinde ne türden etkileri bulunmaktadır? Bir ressamın eserlerinde felsefeden istifade etmesi sizce ne kadar önemlidir?

A.B : Bir ressamın önce dünyayı, insanı ve kendisinin ne anlama geldiğini bilmesi lazım. Bir derdi olsun ki bunu sanatın bir dalıyla icra edebilsin, üretebilsin. Tabii bunun için de sanat ondan bazı şeyler bekler; klişe olmamasını, yenilikçi olmasını, fark edilmeyeni fark etmesini bekler. Bu da sanatçının kendi tavrına, tutumuna göre değişir yeterki ressam, geçmişteki mirası da, insan türünün geliştirdiği o yöntemleri güzelce süzerek, onları öğrenerek sonrasında da özgün şeyler üreterek yoluna devam etsin.Sanat insanı daha yüce bir değerin içinde olduğunu söyler bu da felsefeden geçer. Resmi duvar süsü olmaktan kurtarır.
Resmim; heybesinde bilgelik ve azık taşıyan insanların daha ferah bir nefes bulma özlemidir.

‘Çağ”

K.U : Eserlerinizi adlandırırken neye göre adlandırmaktasınız? Adlandırırken tek kelime kullanmanızın bir sebebi var mıdır?

A.B : Resmim; insanı, her canlıyı ve evreni irdeleyen tanıklığımdır, ki; bu geniş bir zaviyeden gerçekleşir. İnsanlık katmanlarını, maddeyle, mülkiyetle olan imtihanını, sosyal evre ve yaşantısını büyük bir merakla araştırır. Onun destanlarını, sosyolojisini inceler. Ben resim dışında edebiyata, şiire de yatkınım. Yazıyorum da… Bir dertle yapılmış resimler benimkisi.. Konusu var adı da olcak tabii ki… Tek kelime olmasının özel bir nedeni yok.

‘Iraz”

K.U : Sanatsal tarzınızdaki soyutsallık, anlatmak istedikleriniz üzerinde nasıl bir etkiye sahiptir?

A.B : Soyutsalık sanatçının plastik dilidir aynı zamanda tercihine bağlı olarak olay, tasarımın hareket-hareketsizlik, boşluk-doluluk gibi yığınla ilişkiyi irdeler. Figürlerimi genelde hareket halinde abartılı ve anıtsal resmederim. Çalışmalarımda merkezde kompozisyon anlayışının ağırlıklı olduğu, kübik formlu, anatomilerinde belli oranda deformasyona sahip figürleri, birer heykele dönüştüren mekansal etkilerle harmanlarım. geniş bir zamana tanıklık ederim.

”Amade”

K.U : Bazı eserlerinizde insan figürlerinin yanı sıra hayvan figürlerinin de eşlik ettiği görülmektedir. Eserlerinizdeki kompozisyonlarda hayvanlar ne gibi bir önem taşımaktadır?

A.B : Resmim; İnsanı, ona yaraşır bir dünya özlemiyle yeniden ele alır. Bireyin tuhaf yalnızlığını, içsel yolculuğunu önemser. Doğadan yansıyan ilham ona yarendir. İnsan toplumsal bir varlık ki doğayla iç içedir, taşla konuştuğu bile olur. İnsan, insana ve doğaya muhtaçtır, aksi halde benliği parçalanır. Her insan bu canlı doğanın bir üyesidir, diğer canlılar gibi.. ki bu varidatı kendinde toplar.

”Hüseyn-i Kerbela”

K.U : Ressam kimliğinizin yanı sıra realizatör olarak da sanatsal çalışmalarda bulunduğunuz bilinmekte. Sahne dekorasyonu yapmış olmanızın, tuval üzerine yaptığınız çalışmalara herhangi bir getirisi olduğunu düşünmekte misiniz?

A.U : Sahne işte.. Hayat derim. Dekorunda çalıştığım bir oyunu izlerken, onu bütün öğeleriyle içselleştiririm. Bazen sahneye koyulanı kendi resmimle izlediğim olur.

”Nüve”

K.U : Genç sanatçılar başarılı olmak için sizce nasıl bir yol izlemelidir? Bu doğrultuda verebileceğiniz tavsiyeler nelerdir?

A.U : Resim okumak bütün kökleriyle araştırmayı, entellektüel olmayı sanat mirasını, akımları iyi irdelemeyi gerektirir. Felsefi bir duruşu, sabrı derviş edasına bürünmeyi, içselleşmeyi gerektirir. Sanat ateşini hiç söndürmeden, sürekli defter tutmayı, desen çalışmayı lüzumlu kılar. Resim yarışmaları, karma sergiler, çalıştaylar, duvar resimleri takip edilebilir. Umutsuzluğa kapılmadan, belki de bu bir çile yoludur, bu çileyi çekmeye razı olanlar bahtiyar olurlar.

Bu güzel röportaj için Adem Başpınar‘ a teşekkür ederiz.

Bedri Karayağmurlar ile Röportaj

Bedri Karayağmurlar Kimdir?

1951 Yılında Niğde’de doğdu. İlk ve orta okulu İnegöl’de, öğretmen okulunu Çanakkale’de okudu. Afyon Lisesini bitirdi. 1974 Gazi Eğitim Enstitüsü Resim Bölümü. Bir süre hukuk fakültesinde okudu. 1987 D.E.Ü. Buca Eğitim Fakültesi Resim Bölümünde lisans. 1990  D.E.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde resim Eğitimi Anabilim Dalı’nda “ Yaratıcılık ve Eğitim” konulu tezi ile yüksek lisans yaptı. 1993 D.E.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü Resim Anasanat Dalı’nda “ Sanatsal Yaratıcılıkta Soyutlama ve Günümüz Sanatındaki Yeri” konulu tezi ve sanatsal çalışmaları ile Sanatta Yeterlik (Doktora) programını bitirdi. Değişik eğitim kurumlarında resim öğretmeni ve öğretim görevlisi olarak çalıştıktan sonra; 1995  D.E.Ü.  Resim –İş Eğitimi Anabilim Dalı’nda  göreve başladı. 2002 Doçent, 2008’ de Profesör oldu. Bugüne dek 43 kişisel sergi açtı. Yurt içi ve dışında çok sayıda sergiye katıldı. Altı ödül aldı. Resimleri resmi ve özel koleksiyonlarda, İzmir Resim Heykel Müzesi, Gazi Üniversitesi Müzesi, AÜ Çağdaş Sanatlar Müzesi, Bosna Hersek Prijador Müzesi, Bükreş Baskı Müzesi, Türkmenistan Milli Müzesi’nde Bakü, Yunus Emre Enstitüsü’nde ve Ege Üniversitesi Kitap ve Kağıt müzelerinde  bulunmaktadır. DEÜ Buca Eğitim Fakültesi Uluslararası Görsel Sanatlar Buluşmaları’nı (2005 ve 2007) yönetti ve bildirilerini yazdı. Ege Üniversitesi Ege Art etkinliklerinde (2005- 2015) danışman ve seçici kurul  üyesi ve sanatçı olarak çalıştı. Alanı ile ilgili katıldığı çok sayıda bilimsel ve sanatsal etkinlikte, sanatçı ve konuşmacı olarak yer aldı. Sanatçı Uluslararası  Plastik Sanatlar Derneği  ve Birleşmiş  Ressamlar ve Heykeltıraşlar Derneği  ve Dil Derneği üyesidir. Resim çalışmalarıyla birlikte yürüttüğü edebiyat çalışmalarını öykü ve şiir alanlarında sürdürdü. Bunları, Yeni Gün Gazetesi, Yeni Adımlar, Somut, Türkiye Yazıları, Dönemeç Kasaba Sanat, Dilizi, Ünlem, Kurşun Kalem, Kıyı Dili vb. bir çok edebiyat dergisinde yayınladı. 1975 Sabahattin Ali ile 1979 Başkent  Belediyesi Öykü Yarışmalarında başarılı oldu. İlk şiir kitabı “Gün Dökülmesi” nde , 2000 sonrasında yazdığı şiirlerden bir seçkiyi Afrodisyas yayınlarında yayımladı. Sanat kuramları ve eleştiri alanındaki yazılarını sanat dergilerinde yayınlamayı sürdürmektedir. Yayınlanmış yedi kitabı bulunmaktadır. Elazığ Fırat Üniversitesi, İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi, İstanbul Aydın Üniversitesi’nde  görev yaptı.

Sanatçı, İzmir ve Ayvalık’taki atölyelerinde çalışmalarını sürdürüyor.

Ada Özcan : Sanata olan bakış açınızı ele aldığımızda, ilginizi tetikleyen bir olay bulunmakta mıdır?

Bedri Karayağmurlar :  Sanat anlayışımın oluşumu bir çok etkenle biçimlendi. Öğrenciliğimde, Büyük sergilerde izlediklerim çok etkiledi. O dönemde,  Van Gogh ve Paul Gauguin çok etkiledi, ikisinden de çok sayıda kopya yaptım başlangıçta.  Ankara’da GEE Resim Bölümünde öğrenciliğim sırasında Bedri Rahmi Eyüboğlu, Turan Erol ve Mustafa Ayaz etkiledi. Bu sanatçıların biçimlendirme yaklaşımları ve o günün yapısı içinde  sosyal gerçekçi olmaya, bir başka etki içinde   İfadeci olmaya çalıştım. Bu tavrım, DEÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Sanatta Yeterlik ve Doktora tezimde, “Sanatta Yaratıcılık ve Günümüz Sanatındaki Yeri” başlıklı tezimi  çalışırken, sanat anlayışım belirgin biçimde değişti. 

A.Ö : Gençlik yıllarınızda Resim bölümleri dışında bir ara hukuk fakültesinde öğrenim görmüşsünüz. O dönem sizi hukuk fakültesine yönlendirecek bir durum bulunmaktamıydı ve bu tercihin sanata olan bakış açınızda bir etkisi olduğunu düşünüyor musunuz?

B.K : O dönem 12 Eylül Dönemi yaklaşıyordu. Daha sonra 12 Eylül darbesi oldu. Geçinmek ve ayakta kalmak temel sorunlardan biriydi. Avukatlık yaparak sanat alanında daha yoğun çalışacağımı düşündüm. Ancak, YÖK’ün kurulması ile yürürlüğe giren uygulamaların yarattığı sorunlar nedeniyle hukuktan ayrıldım.

A.Ö : Resmin yanı sıra edebiyat çalışmalarında şiir ve öykü olarak eserleriniz de bulunmakta. Bu durum resme olan ilginizi ne derecede etkilemiş durumda?

B.K : Ressamların arasında çok sayıda şair, yazar var. Örneğin Bedri Rahmi Eyüboğlu, Abidin Dino, Victor Hugo, Günter Grass ve daha bir çok sanatçı, yazın çalışmaları ile resim vb. çalışmaları birlikte yürüttüler. 

Ben de İlkokul sonrası bu iki alanda bir şeyler yapmaya başladım. Zaman zaman biri öne çıksa da, hiç vazgeçmedim. Resim bölümü öğrencisi olduğum dönemde Ankara’da Yeni Gün Gazetesi’nde çalıştım ve yazdım. Bu durum benim okuma ve yazma ilgimi beslediği gibi, resim alanında düşünsel bir yaklaşım geliştirmemi sağladığı kanısındayım. Resim yapmak da, yazmak gibi bir düşünme eylemidir bana göre.

A.Ö : Şu ana kadar 43 tane sergi açmış bulunmaktasınız. İçlerinde en çok sevdiğiniz ve sizde bir şeyler değiştirdiğini düşündüğünüz serginiz hangisiydi?

B.K : Aralık 2021 de A Galeri’nde 44. Sergimi açtım. 2009 da İzmir Resim Heykel Müzesi Sanat Galerisi’nde açtığım retrospektif (dünden bugüne) sergim, beni çok mutlu eden sergilerimin başında gelir. Bu sergide, değişik teknik ve anlatım denemelerimi birlikte izlemek ve izletmek güzeldi.  Aynı yıl İstanbul Almelek Galeri’de açtığım “Anlam Katmanları” sergim de bu bağlamda önemliydi.

A.Ö : İnternet sitenizde sanatı ” Bu anlamda benim için sanat, salt anlatım değil, sorun yaratma ve bu sorunları kendine özgü yapısı içinde çözümleme girişimidir.” sözünüzle ifade etmişsiniz. Bu; her resmin bir hikaye, bir soruna cevap olma arzusu barındırdığı anlamına mı geliyor?

B.K : Sanatta hikaye ya da konu, yaratıcı etkinliğin bahanesidir olsa olsa. Bu nedenle ben resimlerimde öykü anlatmam. Alıcının beğenisine seslenen, amacı pratik hedefler olan çalışmalar, yaratıcı bazı ilginç çözümler içerseler de, sanat yapıtları ile yan yana getirildiklerinde farkı kolayca izleyebilirsiniz.

Her dönem kendi değerlerini üretir, her dönemde ortaya çıkan sorunlar, öncekilere benzeseler de değişiktir. Sanatta üslup (biçem) yaratmak, biçim, teknik ve anlam konularında değişik yaklaşımlar geliştirmenize bağlı. Bizde ne yazık sanat, açık anlama ve ortak beğeni içindeki biçimlere ilgi olarak yorumlanıyor. Oysa sanat, önceki beğeninin bugünün ilgilerini karşılamaması nedeniyle, geçmişin değerleri dışında yeni değerler üretmektir. Çünkü dün söylenenler ve biçimlendirilenler bugünü karşılayamaz; hangi alanda olursa olsun yaratıcılık, sorunları algılamak ve özgün çözümler üretmektir 

“Her gün bir yerden göçmek ne iyi/ Her gün bir yere konmak ne güzel/ Bulanmadan, donmadan akmak, ne hoş!/ Dünle beraber gitti cancağızım/ Ne kadar söz varsa düne ait/ Şimdi yeni şeyler söylemek lazım… ” 

 13. Yüz yılda yaşamış Mevlana’nın yaklaşımının, bugün ülkemizde anlaşılmamış olması düşündürücü. Estetiğin temel sorunlarından biridir bu aynı zamanda. Beğeni yargılarının değişmemesi ya da estetik özne oluşum süreçlerinin, eğitim yapımıza bağlı olarak gelişmemesi endişe verici. 

Bu koşullarda, düz anlam düzeyinde hoş nesneler üretmek, sanatın yapısını anlamamak anlamına da geliyor. Sanat yeni imgeler ve imge düzenleri yaratmaktır. Üslup, bu yaklaşımın sürekliliğinde izlenir. Ve sanatçı ne yaparsa yapsın, ilgili olanlarca kolayca sanatçısını gösterir.   

A.Ö :  Eğer başka biri olsaydınız ve kendinizle tanışsaydınız, yapmış olduğunuz eserler hakkındaki ilk yorumlarınız neler olurdu?

B.K: “İlginç. Bu tavır değişik.” Derdim.

A.Ö:  Eserlerinizde ifade etmeye çalıştığınız sorun, duygu nedir?

B.K : İlgilendiğim sorun, resmimin ya da yazımın, şiirimin yapısıyla ilgili. Onların, toplumsal bireysel sorunları çözme gibi bir önermeleri yok. Ancak her sanatçı toplumu, insanları ve kendisini değişik algılar. Sanatçı, ne sosyolog, ne psikolog ne de politikacıdır. Ama onlardan daha derin izler olanı biteni. Yapıtlarıyla ilgiyi çeker, duyumsatır.  

A.Ö : Yazmış olduğunuz bir şiir ile eşleştirdiğiniz bir tablo var mıdır? Var ise hangileridir?

B.K : Şiiri şiir olarak yazıyorum. Resmi de resim olarak  biçimlendiriyorum. Böyle gösterebileceğim, örnekler yok. Ancak hepsi bir biriyle ilgili bence. 

A.Ö : Sanata dair bakış açınızda size ışık tuttuğunu düşündüğünüz bir sanatçı var mıdır? 

B.K : Bir kişi yok. Sanatçı olmak, yaşantı olarak sanat yapma eylemi içinde olmaktır. Bu yoğunlukta yaşayan ve düşünen herkes beni etkiler. 

A.Ö : Kendinize has bir resim diline, yorumlamaya sahipsiniz. Sizce günümüzde bulunan sanatçılara baktığımızda özgünlük konusunda “keşke” dediğiniz bir sorun bulunmakta mıdır?

B.K : Diğer yanıtlarımda var bunlar ancak Keşke diyeceğim şey çok. Örneğin eğitimimiz, bireyin yapısını tanıyan nitelikler üzerinde oluşsa. Keşke ifade özgürlüğü konusunda hiç endişem olmasa. Keşke sanat izleyicileri, endişesiz, sanata yönelebilse. Ve daha bir çok şey.

Keşke daha çok üretebilsem. Daha çok çalışabilsem. Çünkü her sanat yapıtı  sanatçısıyla gerçekleşir. Sanatçı çalışamaz ya da hayattan ayrılırsa onun yapacakları da yok olur. Keşke, Amedeo  Modigliani daha çok yaşasaydı.

Değerli paylaşımları için Bedri Karayağmurlar’ a teşekkür ederiz.

Süleyman Saim Tekcan ile Röportaj

Süleyman Saim Tekcan Kimdir?

Süleyman Saim Tekcan, Türkiye’de baskı sanatlarının öncülerinden ve sanat eğitimi açısından önemli eğitmenlerimizdendir. Ressamlık, heykeltıraşlık, baskı, grafik, gravür ve oyunculuk gibi birçok sanat dalında izini bırakmıştır. 1940 yılında Trabzon’da doğmuştur, 1958 yılında Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Resim-İş bölümünü kazanmıştır. 1968 ve 1975 yılları arasında İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsü’nde öğretim görevlisi olmuştur. Bu süreç içerisinde 1970 yılında Almanya’da araştırma yapmıştır ve yabancı baskı eğitimini incelemiştir. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Akademisi’nde lisans ve doktorasını tamamladıktan sonra eğitim görevlisi olmuştur. 1985 yılında Profesör olarak Mimar Sinan Güzel Sanatlar Akademisinde “Grafik Sanat Dalı” başkanlığına atanmıştır. Baskı ile ilgili çok sayıda atölye açtı ve sanat fakültelerinin kurulmasına katkı sağladı, Yeditepe ve Işık üniversitelerinde kurucu dekan oldu. Serigrafide “Islak Baskı” tekniğini geliştirdi.

Zeynep Sunay: Sanata olan ilginiz nasıl başladı? Bu ilgiyi nasıl geliştirdiniz?

Süleyman Saim Tekcan: Sanata olan ilgim çocuklukta başladı. Yağmur yağdığı, çukurlara dolduğu ve toprağın yumuşadığı zamanlar vardı. O yumuşayan topraktan elimize çamur alıp heykeller yapardım. Tabii okullarda sanat ve müzik eğitimi vardı, o sıralar okullar bu tür alanlar için çok hassastı ve iyi öğretmenlere sahipti. Böylece okulda da sanata olan ilgim konusunda eğitiliyordum. Sanat tarihi dersleri, felsefe dersleri, mantık dersleri daha çok değer görüyordu. Bütün bunlar beni ve düşünmemi geliştirmişti.  Şimdi o biraz azaldı orta okul, liselerde.

ZS: Aldığınız sanat eğitimi sizi nasıl etkiledi? Bir sanatçı ve eğitmen olarak sizin eğitime katkılarınız neler oldu?

SST: Ortaokulda, lisede sanat ve resim atölyelerimiz vardı ama asıl sanat eğitimimi aldığım yerler Gazi Eğitim Enstitüsü ve Akademi oldu. Buralarda çok iyi öğretmenlerle karşılaştım ve kendimi geliştirdim. Daha sonrasında uluslararası bazı okullara gittim. Yurt dışında güzel sanatlar liselerini, bu okulların eğitim programlarını inceledim ve Türkiye’de güzel sanatlar liselerinin kurulmasına destek oldum. Sanata hizmet ettiğim okulların en başında bu liseler geliyor, birçok üniversitede güzel sanatlar fakülteleri kurdum. Bu fakültelerde benim bir sanatçı olarak eğitime katkılarım arasındadır.

ZS: Sanatın kültürdeki önemi nedir, bir sanatçı kültürden nasıl etkilenir?

SST: Anadolu toprakları çok verimli topraklardır, katman katman uygarlıklar bu topraklarda yaşamıştır. Gelmiş geçmiş medeniyetlere ev sahipliği yapmıştır. Medeniyetler eğer eser bırakırsa tarihte kalır, eser bırakmaz ise unutulup giderler. Anadolu topraklarında ise Hititlerden, Urartulardan, Selçuk’tan, Osmanlı’dan, Yunan ve Roma’dan her türlü eserlerin olduğu derin bir doğa bulunmaktadır. Bu geçmiş kültürler, günümüzdeki kültürü etkiler ve insanlara öğretir. Müzede sergilenen eski eserler insanlarda büyük bir etki yaratır. Örneğin Anadolu Medeniyetleri Müzesi Türkiye için çok önemli bir müzedir, Dünya’da bunun gibi müzelerin sayısı azdır. Ancak birçok müzede Anadolu’dan kaçırılmış örnekler, eserler bulunur. Yurtdışındaki antropoloji müzelerinde de Anadolu’ya ait eserler görülür. 

ZS: Eserlerinizde at figürü öne çıkmaktadır, sizin için bu figürün önemi nedir?

SST: Önemli bir şairimiz olan Nazım Hikmet “Dörtnala gelip Uzak Asya’dan Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket, bizim.” demiştir. Atalarımız buraya Orta Asya’dan at sırtında gelmiş ve bir imparatorluk kurumuştur. İmparatorluğun at olmadan kurulmasına imkan yok, at geçmiş kültürümüzde çok önemlidir. Benim ailemdede atın çok büyük bir önemi vardır, babaannem at binen bir Çerkez kadınıdır. At üzerinde ömrü geçen bir kadındı. Bütün bunlar benim kültürel ve ailemden kaynaklı ata yakın olmamı sağlıyor ama at aslında bütün sanatçılar için çok önemli bir hayvandır. Altın kesim dediğimiz ölçüler, estetik ölçüleri en iyi olan canlılardan bir tanesi at bir diğeri de insandır. Onun için atı seçmemin bir diğer sebebi de estetikliğidir. Benim yedi tane önemli dönemim var, onlardan bir tanesi atlarla ilgili dönemim ama en uzun süren dönemdir.

ZS: Kendi geliştirdiğiniz bir teknik var. Bu tekniği geliştirirken nasıl bir yol izlediniz, bu teknik sanatçıları nasıl geliştirdi?

SST: Kurduğum baskı atölyelerinde bir çok farklı teknik kullanıldı. Gravür tekniğinde ve serigrafi tekniğinde, tekniği kullanırken; sanata nasıl yenilikler katılır, nasıl bir farklılık yapabilirim konularını düşünürdüm. Serigrafide yaş baskı dediğimiz bir tekniği ilk defa ben kullandım. Bununla ilgili de Dünya’nın birçok farklı yerinde sanat eğitimi veren okullarda çalışan hocalar bu tekniği öğrenmek için Türkiye’ye geldiler ve bu tekniği benden öğrendiler. Büyük ve uluslararası, Bienal gibi, sergilere gönderdiğim işler sayesinde bu tekniği gören insanlar, sanatçılar oldu. Duvarda asılı resimlere bakıp bu teknik hakkında meraklanan insanlar bu tekniği öğrenmek için benim atölyeme geldiler ve hatta çalışanlar da oldu. Bu tekniği öğrenip eserler ürettiler, ürettikleri eserlerin bir kısmı müzede bulunmaktadır. 

ZS: Atölyelerinizden birçok büyük sanatçı geçti. Sizin için farklı sanatçılarla tanışmanın ve çalışmanın önemi nedir? Özellikle Çamlıca Sanat Evi’nin önemi nedir?

SST: Çok atölye kurdum, değişik yerlerde atölyeler oluştu. Bu atölyeler arasında Çamlıca Sanat Evi çok önem taşıyor. Bir bina yapıldı, atölyeleri ve bir sanatçı misafirhanesi vardı. O yerde de sanatçılar gelip kalıyor ve çalışıyorlardı. İMOGA’da birçok farklı sanatçıdan eserler bulunmaktadır. Bu sanatçılar zamanında bizim atölyemize gelmiş, çalışıp iş üretmiş yerli ve yabancı sanatçılardır. Atölyede çalışmaları karşılığında para ödemek yerine eserlerini bırakırlar. O bıraktıkları eserleri burada sergiliyoruz, bu müzenin oluşmasında çok önemli bir yere sahipler.  
Müzemizde büyük bir duvarda sanatçıların fotoğraflarını görebilirsiniz. Bu fotoğraflar artık aramızda olmayan ama bizimle çalışmış sanatçıların fotoğraflarıdır. Biz bu fotoğraflara ölümsüzler diyoruz. Sanatçıların en önemli özelliği, öldükten sonra yaşamalarıdır. Arkalarında bıraktıkları eserlerle hatırlanmaya, yaşamaya devam ediyorlar.

ZS: Türkiye’ye baskı sanatını tanıştıran öncülerden oldunuz ve Türkiye’nin ilk baskı sanatı müzesi IMOGA’yı kurdunuz. Sizi, IMOGA’yı kurmaya iten faktörler nelerdi?

SST: Atölyelerden sonra İMOGA kuruldu. Başka müze müdürleri gelip İMOGA’yı gezdiği zaman Dünya’da grafik sanatları müzelerinden en iyiler arasında olduğunu söylüyorlar, bunlar tabii bizi çok mutlu ediyor. Ben orta sınıf bir ailede büyüdüm. Çocukken devlet okulları, parasız okullar olmasaydı bizim okuma şansımız hiç olmayacaktı. Parasız okumak, devlet imkanlarıyla kendimiz geliştirmek ülkemizin bize yaptığı önemli bir destekti. Ülkeme borçlu hissettiğim için İMOGA’yı kurdum, benim için İMOGA devletin bize sağladığı imkanların karşılığını verir. İMOGA insanların gezip gördüğü bir eğitim yuvasıdır. Bu eğitim yuvasında sanatla buluşan insanların önemli bir eğitim aldığına inanıyorum çünkü sanat eğitimi değerlidir. Sanat insanı zor dönemlerden kurtarır. Avrupa’da skolastik dönem yaşanıyor ve Avrupa zor dönemlerden geçiyor. Hıristiyanlar üçe bölünüyor ve otuz yıl savaşları yapıyorlar ki buna benzer şeyler Ortadoğu’da da yaşanmaktadır. Ancak sanatçılar Rönesans’ı yaratıyor. Sanat olmadan Rönesans olmuyor bu nedenle sanatçıların ve sanat eğitiminin önemli bir rolu var. Türkiye’de çağdaş düşünceyi ve yaratma olgusunu ancak genç sanatçılarla tekrar kazanılabilir. Bu nedenle genç sanatçılardan beklediğim tarihe kalabilecek eserler bırakmalarıdır. Bu ülke, genç sanatçıların yaratacakları eserlerle tarihe kalacaktır.

ZS: Baskı sanatları sizin için neden önemlidir, iyi yönleri nelerdir?

SST: Baskı sanatları diğer sanat dalları gibi; heykel, seramik gibi sanatçının kendisini ifade edebileceği yöntemlerden bir tanesidir. Sulu boya yapıyorsanız kendinizi öyle anlatıyorsunuz, baskı yapıyorsanız kendinizi baskı ile ifade ediyorsunuz. Sanatçının kendini anlatabileceği bir teknik olarak ortaya çıkıyor. Öğretimde daha çok baskı eğitimi verdim ve çok sayıda gravür baskı yaptım ama sanatçı olarak çok fazla farklı teknik kullanan bir sanatçıyım. Baskı sanatlarının en iyi taraflarından bir tanesi bir rulo ile Japonya, Amerika, Kanada gibi uzak yerlere rahatça gidebilmesidir. Bu nedenle son yüzyılda orta sınıf ve alt sınıf diyebileceğimiz kesimin sanat eseri olarak alabileceği eserlerden öne çıkan bir alan. Picasso, Salvador Dali gibi ünlü sanatçıların yağlı boya tablolarını alamayan insanlar baskılarını alabilmektedir. Onun için baskı sanatları sanatın yaygınlaşması için çok önemli bir sanat dalıdır. Bir gravür yaptığım zaman otuz tane imzalıyorum, elli tane imzalıyorum; orijinal bir resmi, ellide bir fiyatına yani daha uygun bir fiyata alabiliyorlar. Evlerine bir sanat eserinin girmesinin sebebi oluyor.

ZS: Eğitimde ve sanatta gençlere vereceğiniz tavsiyeler nelerdir?

SST: Türkiye’de, lise eğitimi sonrasında Atatürk için önemli üç tane okul vardır. Bunlardan bir tanesi Gazi Terbiye, bir tanesi Mülkiye bir tanesi Harbiye. Mülkiye’de vali, kaymakam yetiştirerek ülkeyi yöneten insanlar yetiştirmeyi amaçlıyordu ve çok önem verdiği okullardan biriydi. Harbiye’yi ise Türkiye’yi savunabilecek, koruyabilecek komutanlar yetiştirmek için kurmuştur. Terbiye’yi ise eğitimci yetiştirmek ve Türkiye’yi kültürlü bir boyuta taşımak için kurmuştur. Orada eğitim gören öğretmenler Türk halkının kültürel olarak yükselmesini sağlamıştır. Bu üç okul son zamanlarda zor günler yaşıyor, bir kısmı kapatıldı zaten. Türkiye zor bir dönemden geçmekte. Bu durumun düzelmesi için Z kuşak dediğimiz genç kuşak; düşünme ve ülkenin geleceğine emek verme görevini alan kuşakla ülkenin tekrar kalkınacağını düşünüyorum. Zaten Atatürk’ün Nutku’nda “Gençliğe Hitabe” kısmını okuduğunuz zaman ne yapmanız gerektiğini anlayacaksınız. 

ZS: Süleyman Saim Tekcan’a, bizi İMOGA’da ağırladığı ve röportajımız için zaman ayırdığı için teşekkür ederiz. Bizim için keyifli ve değerli bir deneyim oldu.

Rugül Serbest ile Röportaj

Rugül Serbest Kimdir?

İzmir doğumlu Rugül Serbest, 2012 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Resim bölümünde lisansını tamamladı. Ardından 2019 yılında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Resim Bölümünde yüksek lisansını tamamlayan sanatçı çalışmalarına İstanbul’daki atölyesinde devam etmektedir. Resim ve heykel alanında işler üreten Rugül Serbest ulusal ve uluslararası birçok etkinlikte yer almıştır. Sanatçının on adet ödülü bulunmaktadır, bunlardan bazıları: 2019- “Her Şey Seninle İlgili” Solo Sergi, Atelier Marvy, İzmir; 2018- Turkish Contemporary Art Exhibition, AB Gallery, Seoul, Korea; 2017 – XI. Uluslararası Floransa Bienali – Floransa, İtalya; 2016- “Nuri İyem Resim Ödülü” Evin Sanat Galerisi – İstanbul; 2016 -73.Devlet Resim ve Heykel Yarışması, Resim Başarı Ödülü – Ankara; 2012 – “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Ulusal Resim Yarışması” 1.lik Ödülü – İzmir.

Ümran Zeynep Bakar: Bir sanatçı olarak kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz, sanatçı kimliğiniz ve yarattıklarınız arasında nasıl bir bağlantı kuruyorsunuz?

Rugül Serbest: Ben resimlerimde kendi yüzümü ve bedenimi kullanıyorum. O yüzden yarattıklarım ve ben diye bir şey yok. Sanatım sayesinde veya onun aracılığıyla kendime dışarıdan bir gözle bakabiliyorum. Kendimi bu şekilde gerçekleştirebiliyorum. Sanat yaşam tecrübemi çoğaltıyor.

ÜZB: Kendinizi ne zaman bir sanatçı olarak tanımlamaya başladınız? Sanata karşı ilginiz ve bu süreç sizin için nasıl ilerledi?

RS: Aslına bakarsanız kendimi hala öyle tanımlamıyorum. Ben resim yapıyorum ve her gün yeni şeyler öğreniyorum ya da bunu için çaba sarf ediyorum. Resim yapmak benim için iç zorunluluk gibi bir şey. Hem eksilten hem de havalara uçuran bir şey. Kendimi bildim bileli bu böyle. Başlangıç noktası yok.

ÜZB: Eserlerinizde genelde yumuşak tonlar ve sakinlik hakim, bunun kullandığınız teknikle bir bağlantısı var mı? Kendi tekniğiniz nasıl tanımlıyorsunuz?

RS: Tekniğim zaman içerisinde gelişti. Bilinçle yapılan bir şey değil. Çizginin ön planda olduğu bir tekniğim var. Gitgide renklerim sadeleşti evet. Soft renkleri seviyorum. Aşırı olan her şey beni itiyor. Renklerde aynı şekilde. Bir renk diğer bir rengin önüne geçmemeli bana göre. Duyguyu olabildiğince yalın haliyle hissettirmeye çalışıyorum

ÜZB: Yeni bir esere başlamadan önce zorluklarla karşılaşıyor musunuz? Başlangıç fikirleriniz, çıkış noktanız ve eserin son haline ulaşma aşamalarınızın nasıl ilerlediği hakkında biraz bilgi verebilir misiniz?

RS: Elbette zorluklarla karşılaşıyorum. Bir resme başlamak benim için heyecan verici bir süreç. Her zaman ilk önce zihnimde tasarlıyorum yapacağım bir resmi ancak sonuç bazen çok farklı olabiliyor. Yani yapacağım bir resim bana da sürpriz oluyor. Ama zaten asıl heyecan verici olan da bu. Ne yapacağını bilen biri için resim bence çok sıkıcı olur. Ben her seferinde kendimi yeniden keşfetmeyi seviyorum. O sancılı süreci yaşamadan resim yapılamayacağını biliyorum ve resmin beni yönlendirmesine izin veriyorum.

ÜZB: Eserlerinizde kendiniz ve bedeninizden ilham aldığınız görülüyor, merkeze kendinizi koyarak iletmeye çalıştığınız mesaj nedir?

RS: Resimlerimde model olarak kendimi kullanıyorum. Çünkü her birimiz bir bedene sahip olarak yaşadığımız dünyaya geliyoruz ve bedenimiz sayesinde ona ulaşabiliyoruz. Benim de herkes gibi kendi bedenimden başka deneyimleyebileceğim bir şey yok. Bu durum beni hep düşündürmüştür. Bir başkası olmak nasıldır? Bir hayvan veya bir böcek ya da doğa olmak, bir bitki olmak nasıldır? Bu soruların cevaplarını resimlerimde sorguluyorum. Resimlerim sayesinde varlığın köklerine, yaşamın o gizemli kaynağına karışmak istiyorum.

ÜZB: Eserlerinizde nesnelerin azlığı dikkat çekiyor, özellikle birkaç eserinizde kedileri kullandığınız görülüyor, bununla neye dikkat çekmek istiyorsunuz?

RS: Evet az şeyle çok şey ifade etmeye çalışıyorum. Az önce de dediğim gibi sadelikten yanayım. Kompozisyonun bütününü öne çıkarmaya çalışıyorum. Resmin yaratıcılığına katkıda bulunmayan her şeyi resmin dışında tutuyorum

ÜZB: Sizin ilham aldığınız ya da örnek aldığınız sanatçılar oldu mu? Yaratıcı düşünce sürecinizde bunların da bir yeri var mı?

RS: Tabii ki sevdiğim birçok sanatçı var. Tek tek isim vermem çok zor ama sevdiğim bir dönemi rahatlıkla söyleyebilirim. Rönesans dönemini ve o dönemin sanatçılarını çok seviyorum ve sanırım kendimi o döneme yakın hissediyorum. Yine de sevdiğim sanatçılara bir isim vermem gerekirse, Fra Angelico ve Sandro Botticelli diyebilirim.

ÜZB: Yakın zamanda “Göl Kenarı” isimli bir kısa filmde rol almışsınız, bu projenin tuval ve boyadan farklı bir yönde olduğu göz önünde bulundurulacak olursa bu rolün sanatçı kişiliğinize bir katkısı olduğunu düşünüyor musunuz?

RS: Film teklifi geldiğinde çok düşünmeden kabul ettim. Farklı deneyimler her zaman ilgimi çekmiştir. Ben resimlerimde bir başkası olmak nasıldır sorusunu sorarken bunu deneyimleyebileceğim başka bir alan çıkmış oldu karşıma. Resmin dışında bunu yaşamak bir başkasına hayat vermek harika bir deneyim oldu benim için ve resmime kesinlikle katkısı olduğunu düşünüyorum.

ÜZB: Genç sanatçılara iletmek istediğiniz bir mesajınız var mı?

RS: Resim uzun bir yolculuktur. Ve bu yolda herkesin yolu ve yöntemi farklıdır. Bu yolculukta merak ve öğrenme tutkunuz varsa, bir resme başlamadan uykularınız kaçıyorsa, tüm zorluklara rağmen resim yapamamazlık edemiyorsanız, kendinizi ve resminizi hep daha ileriye taşımaya çalışıyorsanız, evet doğru yoldasınız. Benim için bir sanatçıdan beklenen en önemli şeylerden biri samimiyet ve doğallıktır. Bu sanat kargaşasında onun gidişatına ayak uydurmadan, içinizden geldiği gibi, dışarıdan gelen seslere aldırış etmeden, içinizden gelen o sese kulak vererek ve asla umutsuzluğa kapılmadan üretmelisiniz. Bunun için bakmak, gözlemlemek hissetmek yeterlidir. Ve gerçekten sevmek.

Değerli paylaşımları için Rugül Serbest‘ e teşekkür ederiz.

Ferhat Edizkan ile Röportaj

Ferhat Edizkan Kimdir?

3 Ocak 1976 yılında İstanbul’da doğdu. Galatasaray Lisesi’ni bitirdikten sonra Galatasaray Üniversitesi’nde uluslararası ilişkiler okurken ikinci sene okulu bırakıp 1997 yılında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde resim okumaya başladı. Okul devam ederken 2002 yılından itibaren kendi atölyesinde eğitim vermeye başladı. 2017 yılında atöyesini kapattı, şu an kendi projeleri üzerinde çalışmaktadır.

Zeren Ceyda Çalışal: Kendinizi nasıl tanımlarsınız? Ressam, çizer ya da tasarımcı gibi spesifik bir alanınız var mı?

Ferhat Edizkan: Sanırım en uygun tanım, çizer ve eğitmen olur. 

ZCÇ: Sanatla uğraşmaya ne zaman ve nasıl karar verdiniz?

FE: Çocukken çizgi roman okumayı çok severdim. Özellikle Conan, hem hikayesi hem de çizerlerinin kalitesiyle beni çok etkilemiştir. Küçük yaşlardan itibaren, çizgi romanlardan kopya çalışmaları yapmayı ve serbest çizimlerle hayalimdekileri kağıda dökmeyi çok severdim.  Lise biterken aklımda resim okumak yoktu, Galatasaray Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nü kazandım. Ama birinci sınıftan sonra bu alanda mutlu olamayacağımı fark edip resim okumaya karar verdim, ikinci sınıfta Galatasaray’ı bırakıp resim okumak için hazırlanmaya başladım. Karar anım buydu.

ZCÇ: Aldığınız sanat eğitiminden en önemli kazanımınız nedir? Eğitim hayatınızda size yol gösteren sanatçılar oldu mu?

FE: Gerek yetenek sınavlarına hazırlık dönemi, gerek de Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde resim okuduğum seneler için kazanım adına, sadece çok yetenekli arkadaşlar tanıdığımı söyleyebilirim. Eğitim olarak aradığımı bulamadım, kendi kendimi eğittim. Çok yoğun bir şekilde yurt dışı kaynakları takip ettim; kitaplar ve online derslerle kendi ders programımı oluşturdum. Anatomi ve perspektif bilgisini bu programın temeline koyup ilerledim. 

Online derslerini takip ettiğim Glenn Vilppu’nun işine duyduğu saygı, tutku ve samimi paylaşma çabası, benim için en önemli yol göstericilerden olmuştur diyebilirim.

ZCÇ: Tekniğiniz hayatınız boyunca nasıl gelişti ve değişti? Farklı materyallere nasıl geçiş yaptınız? 

FE: Her zaman elimizin altında olan, basit ama çok geniş imkanlar barındıran, resim sanatının başından başlayarak tüm gelişim süreçlerinde kullanılan desen malzemelerine derin bir bağlılığım var;  füzen, özellikle kurşun kalem, tükenmez kalem, mürekkep.  Bunun yanında sürekli yeni malzemeler denemeyi de seviyorum ama sonunda hep kurşun kaleme geri dönüyorum. 

ZCÇ: Eserlerinizde anatomik teknik öne çıkıyor, sizce bunun eserlerinize katkısı ne olmuştur?

FE: Temel bilgiler insanı özgürleştiriyor, anatomi de bunlardan biri. Başlangıçta çok teknik görünen bu bilgide ustalaştıkça, figür çalışırken çizgi giderek daha rahat, akıcı bir hale geliyor. Neredeyse sezgisel bir hale dönüşüp zahmetsiz bir nitelik kazanıyor. 

ZCÇ: Yeni bir esere başlamadan önce nasıl bir düşünce süreciniz oluyor? Fikirlerinizi nasıl ediniyorsunuz?

FE: Çalışmalarımın doğruya en yakın tanımını, desen üzerine denemeler, doğaçlamalar şeklinde yapabilirim. Sürekli bir öğrenme durumundayım; derinleşmeyi, inceleyip bağlantılar kurmayı seviyorum. Eser üretme baskısı yok üzerimde, olabildiğince çok şeyi derinlemesine öğrenip, beynimin bu bilgileri ne şekilde birbirine bağlayacağını görmek için doğaçlama çizimler yapıyorum. Şu ana kadar bu şekilde ilerleyen süreç ileride başka bir biçim alabilir, üzerinde düşünüp uzun uzun çalıştığım bitmiş işler de yapmaya başlayabilirim.

ZCÇ: Hayatınızı sanattan kazanmaya geçişiniz nasıl oldu? Nasıl zorluklarla karşılaştınız?   

 FE: Aslında hayatımı resim satarak ya da ilüstrasyon yaparak kazanmadım hiç, atölyelerin kurslara dönüşmesi konusunda düzenlemeler yapılana kadar atölyemde eğitim verdim. Kurs yapısının resim eğitimine uygun olmadığını düşündüğüm için de o dönem atölyemi kapattım.

Ders vermeye başlamamın hikayesi de;  Mimar Sinan’da okurken, kantinde çizim yapan birini görüp çizimlerine bakmak istememle başlamış oldu. İç mimarlık yüksek lisans öğrencisi Altan Saraçoğulları ile böylece tanıştık, yetenek sınavlarına öğrenci hazırlıyordu benim ise eğitim vermek gibi bir düşüncem hiç olmamıştı. Altan’ın yurt dışında çalışma durumu ortaya çıkınca; o sene sınava girecek öğrencilerine, kalan 3 ay gibi bir dönemde, benim ve iç mimarlıktan arkadaşı Ercin Karsan’ın ders vermesini istedi. Figür konusunda ben, perspektif konusunda da Ercin onlara yardımcı olacaktık. Çok direnmeme rağmen, Altan; Ercin ve benden başkasına güvenemeyeceğini söyleyince sadece o dönem sonuna kadar tamam dedim. Eğitim vermeye bu şekilde başladım ve bir daha da bırakamadım. Henüz okurken eğitim veriyor olmanın sorumluluğu vardı, bu dönem hayatımda hiç olmadığı kadar yoğun çalıştım. Anlatacağım konuları, İngilizce kaynaklardan derinlemesine araştırma yaparak hazırladım. Bu süreç hala devam ediyor, öğrenmeyi hiç bırakmadım.                     

ZCÇ: Sanat hayatınızda eser çıkarmakla beraber öğrencileriniz de oldu. Öğrencilerinizle etkileşiminiz eserlerinizi nasıl etkiledi? Ders vermek sizi geliştirdi mi?

FE: Ders verdiğim yıllar boyunca çok çeşitli amaçlarla gelen öğrencilerim oldu, çizerek anlatmayı sevdiğim için 6 saat süren dersler sırasında 14 öğrencinin kağıtlarına sürekli çizim yapmaktan çoğu zaman yemek yemeye fırsatım olmazdı. Bir de bunun ders öncesi hazırlık süreci var tabii ki.. Bu kadar yoğun bir tempoda bu kadar geniş bir skalada yıllar boyunca eğitim vermek gelişimimdeki en önemli unsur oldu. Bir aşamadan sonra artık her şey sezgisel hale gelmeye başladı. Bir öğrencinin neye ihtiyacı olduğunu sezerek; anlık, o ihtiyaca yönelik çalışma fikirlerinin neredeyse bilinçli bir çaba olmadan zihnimde belirmeye başladığını deneyimledim. 

ZCÇ: Kabak çekirdekleri üzerine yaptığınız resimleriniz var, bu fikri nasıl geliştirdiniz? Özellikle kabak çekirdeği seçmenizin bir nedeni var mı?

FE: Instagram paylaşımlarımda en çok hangi kalemi kullandığım soruluyordu. Çizim yaparken aklıma bu soru geldi, üretirken en iyi malzemeyi kullanmanın düşünüldüğü kadar önemli olmadığını vurgulamak için ne yapabilirim diye düşündüm. Ve ortaya bir şey çıkarmak için elimizin altında o an ne varsa onu kullanabileceğimizi göstermek istedim, masada kabak çekirdeği vardı, ucunu mürekkebe batırarak çizim yaptım. Mürekkebin kabak çekirdeği dokusuna çok yakıştığını fark ettim ve üstüne fırçayla hızlı bir çalışma yaptım. Sonuç hoşuma gitti, kısa bir süre çok sayıda bu şekilde çalışma yaptım ve hevesimi aldım. Kabak çekirdeği üzerine resim yapan çizer gibi bir durum yok, bir dönem keyif verdi ve geride bıraktım. Aynı heyecanı hissedersem belki bir süre tekrar çalışırım bu şekilde. 

ZCÇ: Genç sanatçılara verebileceğiniz bir tavsiye var mı?

FE:

İlk fırsatta İngilizce öğrenin ve ilerlemek istediğiniz alandaki yabancı kaynakları takip edin.

Robert Green “Ustalık” kitabını mutlaka okuyun.

Güne sabah erken başlayıp, yapmanız gereken en önemli işleri dünyanın geri kalanı uyurken bitirmiş olun. 

Bol bol seyahat edin, yaşayın.

Temel bilgilerde ustalaşın; anatomi, perspektif, ışık-gölge, kompozisyon, renk vs..

Beynin nasıl işlediğini öğrenin, böylece yaratıcılık sürecini daha iyi anlayacaksınız. 

Hayata tek açıdan bakmayın, hangi fikirlerin size ait hangilerinin siz farkında olmadan zihninize yerleştirilmiş olduğunu anlamaya çalışın. Sürekli sorgulayın, meraklı olun.

Kısayol aramayın, çok çalışın.

Sanat dışındaki alanlarla da ilgilenin.

Bol bol kitap okuyun.

Zaman yönetimi, proje yönetimi, zihin haritası(mind map), verimlilik, görsel düşünme(visual thinking), tasarım odaklı düşünme (design thinking), organizasyon, vizyon, eleştirel düşünce (critical thinking) gibi konularda bilgi sahibi olun.

Sosyal becerilerinizi geliştirin.

Meditasyon yapın.

Pinterest kullanın.

Bilgiyi, yaptıklarınızı paylaşın. Dünyanın; üreten, ilerleyen kesiminin bir parçası olun. 

Özgür olun.

Tarzını beğendiğiniz eski ustaların yüksek çözünürlüklü çalışmalarını her gün en az 10 dakika boyunca inceleyin. Sadece resmin bütününe bakmayın çok yakınlaşıp çizgilerini, fırça vuruşlarını özümseyin.

Tavsiyeleriniz ve katılımınız için teşekkür ederiz, bizim için değerli bir röportaj oldu.

Ceren İren ile Röportaj

Ceren İren Kimdir?

Ceren İren (1991-Şişli), 2009 yılında Trakya Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünde başladığı eğitimine 2011 yılında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Resim Bölümünde devam etti. 2014 yılında aynı üniversitenin Temel Eğitim Bölümü, Temel Sanat ve Tasarım Yüksek Lisans Programına başladı ve “20. Yüzyıldan Günümüze Sanatta Böcek Formu” başlıklı teziyle 2017 yılında mezun oldu. 2018 yılında aynı okul ve bölümde başladığı sanatta yeterlik programına “Arı ve Kovan Formları ile Arıların Davranışsal Özelliklerinin Sanata Etkileri” başlıklı çalışmasıyla  devam etmektedir.

Gülmira Yertürk: Sanata olan ilginiz ne zaman başladı sanatsal kimliğiniz süreç içerisinde nasıl gelişti ve değişti? Bu süreçte sizi etkileyen bir faktör oldu mu?

Ceren İren: Aslında pek çokları gibi benimkisi de çocukluktan gelen bir ilgi. Sonrasında Edirne Anadolu Güzel Sanatlar Lisesinde aldığım eğitimle sanat algım şekillenmeye başladı. Burada, resmin yanında baskıresme de temas ettim ve böcek resimleri yapmaya da o yıllarda başladım. Lisans düzeyinde Trakya ve Mimar Sinan Üniversitelerinin resim bölümlerinde eğitim görerek, farklı okulların ve atölyelerin resim, desen ve gravür anlayışlarını görme ve karşılaştırma fırsatım oldu.  Ardından MSGSÜ Temel Eğitim Bölümünde yüksek lisansa başladım ve şu anda da sanatta yeterlik öğrencisiyim. Bu bölümün çalışmalarıma olan etkilerinin özellikle son iki yılda gözle görür hale geldiğini söyleyebilirim.

GY: Kariyeriniz boyunca farklı teknik ve renklerle çalışmalar yaptınız. Bu noktada tekniğinizin kariyeriniz boyunca nasıl şekillendiğinden biraz bahsedebilir misiniz?

Cİ: Esasında pentüre dayalı bir resim anlayışım var. Bunu desteleyecek şekilde rapido ya da tarama uçları ile çeşitli eskiz/desen çalışmalarımı sürdürüyorum. Boyanın dışında, son iki yıldır rapido kalemlerle çizdiğim desenleri farklı malzemelerle birleştirerek işler üretmeye başladım. Toplu iğneler, pvc kaplanmış desenler ve renkli fon kartonlarından çıkarılmış geometrik formlardan yararlanıyorum. Son zamanlarda daha özgün anlatım biçimleri keşfetme çabası içindeyim.

GY: Sizin için teknik mi daha önceliklidir yoksa fikir mi?

Cİ: Sanat üretiminde fikir ve biçimi birbirinden ayırmak mümkün değil. Dolayısıyla teknik fikirden, fikir de teknikten öncelikli olamaz. Fikri daha iyi anlatmamızı sağlayacak farklı bir teknik de olabilir, tekniğin can alıcı özelliklerinin ortaya çıkmasını sağlayacak bir fikir de. Burada önemli olan çalışmayı daha anlamlı kılacak uyumlu bir birliktelik sağlamak. Hatta bu durum amaca göre uyumsuz da olabilir. Benim için ikisi arasında eşitlenmesi gereken gerilimli bir ön-arka ilişkisi var.

GY: Resimlerinizin kompozisyonunu, fikir yapısını nasıl belirliyorsunuz?

Cİ: Fikirler doğa-insan-böcek ilişkisi üzerinden şekilleniyor. Kompozisyonlarım da fikre göre değişiklik gösteriyor. Eskiz defterlerimdeki denemeler, kompozisyona dair yeni fikirler veriyor. Doğa ve insan arasındaki gerilimli ilişkiyi dinamik kompozisyonlar üzerinden aktarmaya çalışıyorum. Çizginin sağladığı titreşimle de bu gerilim daha da belirginleşiyor. Fakat “İğnelenmiş Böcekler” isimli seride olduğu gibi daha sistematik kompozisyonlar üzerinde de çalışıyorum.

GY: Eserlerinizle ne gibi kitlelere ulaşmak istiyorsunuz? Her sergi veya eserinizle bu değişiyor mu?

Cİ: Belli bir hedef kitlem yok, sanata ilgi duyan herkesin görmesini isterim yaptıklarımı. Fakat sanatla ilgilenmeyen böcek/doğa meraklılarıyla da çalışmalarım aracılığıyla temas etmek beni mutlu ediyor.

GY: İnsanın günlük hayatı içerisinde görünmez diyebileceğimiz bir konuma sahip olan böcekler eserlerinizde odak noktası olarak karşımıza çıkıyor. Bu figürler nereden geldi, bununla ulaşmak istediğiniz bir mesaj var mı?

Cİ: Böceği olduğu gibi değil de insanlaştırarak, melez bir varlık olarak aktarmak anlatımı güçlendiriyor ve biçimsel olarak da farklı olanaklar sunuyor. İnsanlaşmış bir böcek, böcekleşmiş bir insan… İnsan ve hayvan formlarının bir araya getirildiği melez varlıklar; mitolojide, fantastik edebiyat ve sinemada da sıklıkla karşımıza çıkar. Onların da resimlerimde çok etkisi olduğunu söylemeliyim.

GY: Sanatsal tarzınız ve/veya yaratıcı süreciniz üzerinde en çok hangi sanatçıların ve sanat akımlarının etkisi olmuştur? Örneğin yüksek lisans tezinizde farklı sanatçıların eserlerinde böcek formu üzerine bir çalışma yapmıştınız. Bu bulgular sizin temanızın oluşturulmasında/gelişmesinde bir rol oynadı mı?

Cİ: Açıkçası böcek resimleri yaparken bu kadar çok sanatçıyla aynı konuda çalıştığımın farkında değildim. Bu yüzden eser metnimi yazma sürecim oldukça keyifli ve eğitici oldu. Farklı sanatçıların böceklere yaklaşımlarını ve onları plastik açıdan ele alış biçimlerini keşfetme olanağım oldu.

GY: İğnelenmiş Böcekler çalışmanızdan biraz bahsedebilir misiniz? Genel olarak böcek koleksiyonu oluşturma süreci nasıl işliyor, ilk olarak ilginiz nasıl oluştu?

Cİ: Çocukluğumdan beri böcek biriktiriyorum. Başlarda tesadüfen bulduğum böcekleri topluyordum sonraları düzenli olarak böcek toplamaya başladım. Bunun için uzun mesafelerde bisiklet sürüyorum. Bulduğum böcekleri bazen olduğu gibi saklıyor, bazen de yeniden şekillendiriyorum.  Yeniden şekil vermek için öncelikle nemlendirmem gerekiyor; eklemleri ve kanatları hareket edebilecek kadar nemlenen böceği, strafor üzerine aydınger ve toplu iğne ile sabitleyerek kurumaya bırakıyorum. İyice kuruduktan sonra da cam kapaklı kutular içinde saklıyorum.

İğnelenmiş Böcekler isimli seri de bu koleksiyon oluşturma sürecimin bir uzantısı. 8 parçadan oluşan işte, toplam 144 böcek deseni bulunuyor. Amacım sahip olmadığım böcekleri çizerek, onlardan yeni bir koleksiyon oluşturmaktı. Bunu yaparken de böcek şekillendirmede kullanılan toplu iğne, aydınger ve foto-blok gibi malzemelerden faydalandım ve her bir böcek desenini tıpkı bir böcek koleksiyonunda olduğu gibi foto-blok üzerine iğneleyerek sabitledim.

GY: Karantina dönemi çalışmalarınızı nasıl etkiledi? Sizce bu koşullar doğrultusunda sanatçıların eser algılarında değişiklikler söz konusu olacak mıdır?

Cİ: İlk başlarda çoğunluğun kapıldığı “sürekli üretme” heyecanına ben de kapıldım fakat sonrasında bu kapalı kalma hali bir şeyler yapma isteğimi yok etti. Doğayla temas etmekten beslenen biri olarak bu süreç beni biraz boşluğa düşürdü diyebilirim. Bir süre miskinlik ettikten sonra yavaş yavaş kendimi toparlamaya başladım.

Herkes bu süreçten farklı etkilendi. Bu etkileri biraz zaman geçtikten sonra göreceğiz diye düşünüyorum.

GY: Sanatla ilgilenen gençlere ne gibi önerilerde bulunursunuz?

Cİ: Diğer alanlarda oluğu gibi sanatta önemli olan şey merak duygusunu yitirmemek.

Gerçekten merak ederek sergileri takip etmenizi ve gördüğünüz eserleri ve sanatçıları araştırıp takip etmenizi önerebilirim. Bu hem güncelden haberdar olmanızı hem de sanat tarihiyle ilişkilendirebileceğiniz veriler elde etmenizi sağlar.

Bu güzel röportaj için Ceren İren‘e teşekkür ederiz.

Can Aytekin ile Röportaj

Can Aytekin Kimdir?

1970 yılında İstanbul’da doğdu. 1997 yılında Mimar Sinan Üniversitesi Resim bölümünü bitirdi. Aynı kurumda Yüksek Lisans ve Sanatta Yeterlik yaptı. 2006 yılından bu yana MSGSÜ Resim Bölümü Gravür atölyesinde görev yapmaktadır.

2005 yılında ‘Tapınak Resimleri’ adlı ilk solo sergisi Pi Artworks’te açıldı. Günümüze kadar 7 solo serginin yanında çok sayıda grup sergisine katıldı. Çalışmalarına İstanbul’daki atölyesinde devam ediyor.

Fotoğraf : Işık Kaya

İlke Yağmur Çavdar: Karantina dönemi çalışmalarınızı nasıl etkiledi? Sizce bu koşullar doğrultusunda sanatçıların eser algılarında değişiklikler söz konusu olacak mıdır?

Can Aytekin: Bu dönem hiç şüphesiz eve kapandık. Atölyeye daha az gidebildim. Hedefinizde bir sergi programı olmayınca bilinen ebatlarda üretimler azaldı. Bunun yerine bu farklı dönemin kazanımları da oldu. Biraz sakinleşmek, yaptığımız işleri yeniden değerlendirmek ve mümkün olabilen üretim biçimlerini aramak gibi. Kısıtlamalardan bazen çok olumlu yaratıcı fikirler çıkacağını düşünüyorum. Dijital ortam günlük hayatın bir parçası oldu. Bu kolaylıkların enformasyon ve arşiv için çok değerli olduğunu kabul ediyorum ama ben hala kâğıtla kalemle çalışmayı seviyorum. Yemek yapmak ya da dikiş dikmek gibi manuel üretimden kopmam mümkün değil.

İYÇ: Bir eseri yaratırken sizce geliştirme süreci mi daha önemlidir, sonuçta ortaya çıkan çalışma mı?

CA: Bir eser yaratmadan ziyade bir fikrin, duygunun, imgenin, etkinin vs. görselleşmesi sürecini takip ediyorum. Bu sürece tamamen hâkim olmak söz konusu değil. Sizin de katıldığınız, aslında sizi de şaşırtan bir üretim söz konusu.  Tek yapıttan ziyade seriler oluşturmayı seviyorum. Onların aralarında konuşması hiç bitmiyor. Her yeni seri daha öncekilerin anlamını da değiştiriyor.

İYÇ: Eserlerinizi birkaç kelime ile nasıl tanımlarsınız? Resimlerinizin kişiliğinizi yansıttığını düşünüyor musunuz?

CA: Resimler yapıyorum. Resimdeki mekân ve mekân içindeki resim meselesi üzerinde duruyorum. Bunları bazen maketlerden yola çıkarak oluşturuyorum. Maketleri büyüterek 3 boyutlu işler olarak resimlerle birlikte sergilemeyi seviyorum. Resimlerin otobiyografik etkiler taşıdığı söylenebilir ama kişilik, üslup, imza gibi katılaşmış tavırlara inanmıyorum. Hareket etmek, farklı açılardan bakmak gerekli. Resimler kişiliğin dışavurumu değil, bir bakış açısı, bir yorum sadece. Gösterdikleriniz kadar sakladığınız da birçok şey var.

İYÇ: Sanatsal bir tarzınız olduğunu düşünüyor musunuz? Sanatçının bir tarza sahip olması sizce önemli midir?

CA: Eğer bir kariyer peşindeyseniz, çalışmalarınızda bir tarz yaratmak ve ısrar etmek zorundasınız. Bir şekilde dikkat çekmek, akılda kalmak, beğenilmek, geri bildirimleri dikkate almak vs. tarz kendini taklit etmeyi de dayatıyor. Ben sanatı bir özgürleşme alanı olarak düşünüyorum. Kendinizden çıkabildiğiniz bir ara bölgeye geçmek gibi. Bir film izlerken kendimizi kaptırıp filmin içine dalmak gibi bir şey. “Tarzdan ziyade bu nasıl yapılabilir?” sorusunun peşinde koşan bir teknik arayışının önemli olduğunu düşünüyorum. Orada çok önemsiz de olsa bir icat peşine düşüyorsunuz. Buraya kadar söylediklerime ters bir şey söyleyeyim: Zaten siz fark etmeseniz de insanlar işlerinizdeki benzer şeyleri yine de fark ederler.

İYÇ: Sanatsal tarzınız ve/veya yaratıcı süreciniz üzerinde en çok hangi sanatçıların ve sanat akımlarının etkisi olmuştur?

CA: Resim okumadan önce interrail kartı alıp bir ay Avrupa şehirlerini dolaştım. Müzelerde gördüğüm resimlerden o kadar etkilendim ki Akademiye girip resim eğitimi almaya karar verdim. Orijinal resimleri görmenin, o mekânda bulunarak algılamanın imajları kitaptan ya da ekrandan görmekten farklı olduğunu düşünüyorum. Özellikle belli bir mekân için üretilmiş resimler ilgimi çekiyor. Michelangelo’nun Sistine Şapeli tavanındaki freskler gibi. Giotto’nun Arena şapeli ya da Lissittsy’nin Proun odası gibi aralarında beş yüz yıl olmasına karşın bugün üretilmiş gibi yeni çalışmalar bence. Aynı şekilde Edirne Eski Camii’ndeki hüsn-i hat örnekleri (Ara Güler’in fotoğrafını hatırlarsınız), Rüstempaşa Camii’ndeki çiniler, Nusretiye Camii’nde yer alan Rakım’ın kuşak yazıları da beni müthiş etkileyen şeyler.

İYÇ: Eserlerinizin imgesel bir geometrisi var. Eserlerinize “minimalist” denilmesi sizce doğru mudur?

CA: Doğru bir tespit. Geometri resmin temel problemlerinden biri. Genelde bir sadeleştirme ve resmi gereksiz süslemeden arındırma niyetini ben de farkediyorum. Minimalist bir yaklaşım bazı sergilerde daha öne çıkıyor. Mies van der Rohe’nun  “Az çoktur” (Less is More) mottosu aklımda. Günlük hayatımızdaki tüketim çılgınlığı, nesne ve imaj bombardımanı karşısında sığındığımız bir söz. Yalnız şunu söyleyebirim; minimalistlerin eserlerindeki mükemmeliyetçi yaklaşım bana uzak. İster istemez oluşan hatalar da işlerin bir parçası bence. Hatta ne türlü hatalar yapılabileceği sorusu bence peşine düşülmesi gereken bir süreci başlatıyor.

İYÇ: Eserlerinizle ne gibi kitlelere ulaşmak istiyorsunuz? Her sergi veya eserinizle bu değişiyor mu?

CA: Kitleler de tek tek insanlardan oluşuyor. Bahsettiğiniz öngörü ideolojik bir yaklaşım. Siyasetin ve reklamcılığın ilgi alanına giriyor. Benim kafamda böyle bir bütünlük fikri yok.

İYÇ: Sergilerinizde eserlerinizin sunumunda nasıl bir yaklaşım izliyorsunuz? Sergilendiği ortamın eserlerinizi etkilediğini düşünüyor musunuz?

CA: Hiç şüphesiz etkiliyor. Resimler aslında hiç baştan düşünülmese bile yer aldıkları mekânı değiştirirler. Bazen kendilerini dayatırlar ve mekâna sığmazlar. Oluşan bu gerilimi görürsünüz. Bazen de mekânla uzlaşan, ilişki kuran resimler olabilir. Ben sergi mekânlarını mümkünse görmek ve onları benimseyerek zaman zaman değiştirerek çalışmayı tercih ediyorum. Birlikte oluşuyorlar. Ayrıca buna izleyiciyi de katalım. Onun bakışıyla da bu ilişkiler ortaya çıkıyor.

İYÇ: Aldığınız sanat eğitiminden en önemli kazanımınız nedir?

CA: Hocalarımızın yaptığı işi çok önemsemesi adeta dünyanın en önemli işini yapıyormuşuz hissi nasıl olduysa bana da geçti. (Gülerek) Çok çalışmak, araştırmak ve eleştirel açıdan bakabilmek. Harika insanlarla tanışmak, arkadaşlık etmek. Onların düşüncelerini ve üretimlerini takip etmek beni müthiş geliştirdi. Ve karşılık bulsa da bulmasa da üretmeye devam etmek. Okul bu terbiyeyi kazandırdı sanıyorum.

İYÇ: Genç sanatçıların en sık yaptığı hatanın ne olduğunu düşünüyorsunuz? Bu konuda ne gibi önerilerde bulunabilirsiniz?

CA: Keşke her zaman genç olsak ve hep hata yapsak. Hatalar hep olacak. Telafi etmeyi, gerektiğinde özür dilemeyi öğrenmek lazım. Gençken nasihat dinlemeyi hiç sevmezdim ben. Ne isterlerse onu yapsınlar ama sonuçlarına da kendilerini hazırlasınlar.

Bu güzel röportaj için Can Aytekin’e teşekkür ederiz.

Seydi Murat Koç ile Röportaj

Seydi Murat Koç kimdir?

Seydi Murat KOÇ 1981 yılında Akşehir’de doğdu. 1998 yılında girdiği Marmara Üniversitesi Resim Ana Sanat Dalı’ndan, 2002 yılında mezun oldu. 2006 yılında aynı üniversitede yüksek lisans eğitimini tamamladı. Halen Doğuş Üniversitesinde öğretim görevlisi olarak çalışmaktadır. Bugüne kadar 15 kişisel sergi gerçekleştirdi ve 150’nin üzerinde ulusal ve uluslararası sergide yer aldı. RH+sanat Dergisi “2005 Yılı Genç Ressamı”, 2010 yılı 70. Devlet Resim ve Heykel Yarışması Başarı Ödülü gibi ödülleri içeren 18 ödüle layık görüldü. Seydi Murat Koç, çalışmalarını İstanbul-Moda’da bulunan özel atölyesinde sürdürmektedir.

 Ödül Muslu: TEVİTÖL Atölye Gezileri’nin şubat ayı konuğu Seydi Murat Koç ile birlikteyiz. Bizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz.

Seydi Murat Koç: Siz de hoşgeldiniz. Tabii böyle bir projede yer almak çok güzel, bir sanatçı olarak da beni seçtiğiniz için ayrıca teşekkür ederim.

ÖM: Biz teşekkür ederiz. Öncelikle sanata ilginiz ne zaman başladı, sanatsal gelişiminiz üniversiteye geçene kadar nasıl oldu? Akşehirde doğdunuz, küçük bir ilçeden gelip İstanbul gibi büyük bir şehirde sanat yapmak nasıl bir süreçti?

SMK: Benim için kolay bir süreç olmadı tabii ki. Zaten bir şekilde okuldaki eğitim ile beraber temelleri daha yeni oluşturmaya başlamışken bir yandan da çok uzak olduğum bir terminoloji öğreniyordum. Lisede sadece iyi resim yaptığım ile ilgili fikirlerim vardı, onlar da etraftan duyulan düşüncelerdi. Ancak tam olarak bu işe başlamamı İsmet Hocam’a borçluyum. İsmet Hocam Akşehir’de “Seçenek Resim Atölyesi”  isimli bir kurs açmıştı ve ben o atölyede yetiştim. İlk klasik müziği orada dinledim, 1998 senesinde, ilk rönesans sanatçılarıyla, ilk yüksek rönesans eserleriyle orada karşılaştım. Benim için bu küçük şehire karşın büyük bir şanstı İsmet Hoca’nın olması. Akşehir Lisesi mezunuyum ve mezun olurken İsmet Hoca ve Saadet Hoca ile tanıştım. Bir anda bambaşka bir açı ile etrafa bakmaya başladım. Onlardan kazandığım vizyon ile yapacağım tek şey artık sanat ile ilgili bir alanda devam etmekti. Resim bölümünü istiyordum ve Marmara Üniversitesi’ni kazandım. 1998-2002 yılları arasında ilk lisans eğitimimi, 2003-2006 yılları arasında ise yüksek lisans eğitimimi tamamladım. Yüksek lisansımı iki üniversitede tamamladım, Marmara Üniversitesi’nin yanında bir de Mimar Sinan ayağı vardı. Şu anda ise Doğuş Üniversitesinde eğitim görevlisiyim ama bunun yanında profesyonel olarak da sanatla iç içeyim. Onunla yaşamayı, hayatımın önemli bir kısmını, inşallah daha da fazlasını, onunla geçirmeyi diliyorum. Benim İsmet Hoca ile tanışmam tabii ki bir şans. Onun neticesinde de İstanbul’a gelmek daha da büyük bir şans. İstanbul’u seçmemin sebebi tamamen sanatla iç içe olan bu metropolde kendimi gösterebilmekti. Mücadelem 1998’de Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Eğitim Bölümünde başlamış oldu.

ÖM: Hayatınızı sanattan kazanmaya çalışırken nasıl bir yaşam sürdünüz? Profesyonelliğe geçişiniz ne zaman oldu?

SMK: Profesyonel resme geçiş aslında çok iddialı ve geniş bir söz ama serüvenimin başlangıcı tabii ki çocukluğumda başlıyor. Ancak üniversite ile başlayan süreçte, ikinci sınıfta benim için artık bir sanatçı olma yolu başlamış oldu. Buradaki serüvende, benim kendime inanmama ve güvenmeme en çok sanat aktiviteleri yardımcı oldu. Bunların en büyük örneklerinden birisi sanat yarışmalarıydı. Sergiler ve bu tür diğer etkinliklere katılma fırsatlarını yarışmalar ile kazandım ben. Üniversite 2. sınıftan itibaren yarışmalara girmeye başladım. Öncelikle öğrenciler arasında yapılan yarışmalara girmeye başladım, bu yarışmalar bana büyük bir azim ve keyif veriyordu çünkü iş üretmek için bahanem vardı. Bu mücadelenin içerisinde kalmak tabii ki kolay değildi. Maddi zorlukları bir kenara bırakıyorum, manevi olarak da bir şekilde resimlerin oluşması ile ilgili büyük bir ‘gaz’ vardı. Yarışmalara katılmamın sebebi ise açıkçası verilen ödüllerdi çünkü geçimimi de sağlıyordum orada. Aynı zamanda çok genç bir sanatçının bir anda bir galeriye kabul edilmesi çok zordu ancak yarışmalar sizin için bir olanak sağlıyordu ve o yarışmalar ile beraber gönüllülüğünüz artmaya başlıyordu. Her yarışma beni heyecanlandırıyordu çünkü yarışmanın bir sergisi olduğunda büyük kitlelere kavuşabiliyor olacaktım. Bütün yaşam kurgumu aslında sanat ile bütünleştirdim. Eğer altında barınacak bir çatım olmasını istiyorsam önce hep bir atölye fikri olarak bu mekanı düşündüm. İkinci planımda yaşam vardı. Yani önce atölyeyi kuruyordum daha sonra içinde nerede yaşayabilirim diye düşünüyordum. Sanatın hayatımda ne kadar yer kapladığı burada da belli oluyor. 

ÖM: Tekniğiniz kariyeriniz boyunca nasıl şekillendi?

SMK: Ben çok araştırmacı bir yapıya sahibim, bugüne kadar 14 farklı konsept üzerinden işler ürettim ve bunların neredeyse yarısı biraz daha teknik ağırlıklı işlerdi. Mesela özgün baskı ile ilk tanıştığımda benim resmimi çok büyük oranda etkilemeye başladı. Hatta resmimdeki grafiksel dil özgün baskı ile varolmuştur. Birçok baskı çeşidini içeren bu süreçte ben bu yöntemlerin çoğunu tuvale müdahale olarak yapmaya başladım. Tekniksel anlamda ilk müdahale ettiğim şey linoldü çünkü çok pratik ve çok kolay bir malzemeydi. Linolü ise kağıda basmak dışında tuvale basmaya başladım, beze basmaya başladım. Hatta bezden önce perdeye basmaya başladım. Stor perdeler benim sanatım için birer yüzey oluşturmaya başlamıştı. Tuval üzerinde ilerledikçe bu baskı serigrafi olarak gelişti ve daha sonrasında da dijital olarak devam etti. O dönemde peinture ile baskıyı birleştirmaye başlamıştım. Ardından bu dil iyice yalınlaşarak illüstratif ögelere yaklaştı. Sıçramalar serisinde tamamen découpe edilmiş realist bir figür vardı ve bu seride illüstrasyonu görebiliyorduk. Arkaplanda tamamen resimsel bir doku, üzerine ise tamamen grafiksel, keskin köşeli, kenarları kesilmiş bir figür vardı ve bunun yanında tuvalde de oynama yapmıştım. Sıçramalar serisi ile tuvalin altını bükmeye başladım. Tuvalin alt kısmı eğiliyordu çünkü o sıçrama etkisini veren faktör bu oluyordu ve aynı zamanda siz 2. boyuttan 3. boyuta geçmiş oluyordunuz. Vertio serisinde ise découpe edilmiş bazı alanlar vardı. Bu tip alanların üzerinde tuvali gerip boyamaya başlamıştım. Bu yüzeylerde ilk olarak mimari dokular ortaya çıkmaya başladı çünkü o katlanmış izler, duvar ve beton aralarındaki sınırlar, köşeler en iyi décupe ile verilebiliyordu. Bir binanın kütlesel varlığını yansıtabilmek için tamamen dış etkenlerden ve formdan kurtarıp découpe etmeye başladım. Bu alanda baskı ile başlayan şey, üç boyutlu tuval yüzeyi ve iyice sterilize edilmiş découpe edilmiş tuval yüzeyi ile devam etti. Serüvenim en son bu durumda.

ÖM: Sizin için teknik mi daha önceliklidir yoksa fikir mi? İşlerinize önce hangisi ile başlarsınız?

SMK: Fikir tabii ki daha önce gelir. Benim, dediğim gibi, işlerim 14 farklı konsepte ayrılmıştır. Bunlar yaklaşık iki yıllık değişimlere tekabül ediyor. Hep önce fikir geliyor. Aslına benim fikir bulma sürecim tamamı ile biriktirmek ile alakalı bir süreç. Ben fikirleri biriktiriyorum ve gerektiği zaman kendileri bir şekilde bir önceki konsepte dayalı olarak ortaya çıkıyorlar. Yani benim şu anda yapacağım, ileride yapacağım, en 5-6 konseptim belli oluyor ve bu bir sosyo-politik durum, düşünce ve bununla ilgili analitik sentezler ile beraber yaptığım şeyler. Yani fikirsel bir boyutta barınıyor hepsi. Daha sonrasında o fikri gerçekleştirmek için bir önceki seriye paralel bir geçiş -çok yumuşak da olmayabilir bazen sert geçişler de oluyor- ile teknik kısma kafa yoruyorum. Eğer teknik kısım ile ilgili bazı değişkenler varsa bazen konsept değişebiliyor da. Ya da fikir aşamasında oluşmuş bir şeyin teknik ile birleştiği anda verdiği sonuç o anki denemelerimde bir problem ile karşılaşıyorsa, bir anda tekniği de farklılaştırabilirim ya da o eskiz biriktirdiğim konseptlerden bir başkasına ilham vermiş oluyor. Size burada hızlı bir örnek göstereyim. Burada bir sonraki serinin denemeleri var ancak bu seri çıkacak mı çıkmayacak mı ben de bilmiyorum. Bunun nasıl sonuç vereceği ile ilgili bazı fikirler edinmek için o düşündüğüm, biriktirdiğim konulardan birisini hayata geçirdim. Burada beni farklı bir noktaya da çekmeye başladı eser, bir de onu deneyeceğim. Eğer bu ikisi arasındaki geçiş ile ilgili problemleri/sorunları çözersem, birisine karar verip devam edeceğim. Ancak kavram aslında aynı kavram, değişmedi. Fazlasıyla analitik anlatıyorum ama ben zaten aynen bu şekilde bir problemi çözermiş gibi çözüyorum işleri. Belli bir matematik üzerine ilerliyor. Tasarlanmış/kurgulanmış da diyebilirsiniz, evet bir seri gerçekten tasarlanmış ve kurgulanmış ve belirli bir kavram çerçevesinde oluyor. Bu eserleri yerleştireceğim mekanın ve açacağım serginin dahi şimdiden planını yapmış bulunuyorum. Onun için bende tesadüfler çok nadir. Bu bahsettiğim denemelerimde bazı tesadüfler var ve bu tesadüflerin hepsini bulduktan ve harmanladıktan sonra geriye kalanlar tamamen kurgu oluyor. Asıl sancı şu anda çektiğim sancı aslında, bu iki aylık süreçten sonrası en keyifli yeri çünkü teknik açıdan -ya da boyama, peinture, kıracağım, dökeceğim, yapıştıracağım, birleştireceğim- ne yapacaksam o geliyor. Onlar benim için en güzel aşamalar. Şu anda bir doğum sancısındayım aslında.

ÖM: Şimdi Doğuş Üniversitesi’ndesiniz, öğrencileriniz ile olan etkileşiminiz sanatınızı nasıl etkiledi veya etkiliyor?

SMK: Ben Doğuş Üniversitesinde Resim Bölümünde araştırma görevlisi olarak işe başladım, şimdi ise öğretim görevlisiyim ve resim bölümünün yanında grafik tasarımda da eğitim veriyorum. Benim üniversite ile ilgili düşüncem üniversitenin bir buluşma ortamı olduğu yönünde. Bu aktif ortamdan hiç ayrılmadan, belki 7/24 atölyemde çalışabilirim. Kendimi inzivaya çekip bir şekilde konsantre olup kendimi aktarabilirdim ama bir kısır döngü olacağını düşünüyorum ve benim aktif bir alana ihtiyacım var. Bu tabii ki sanat piyasası olabilir: aktif bir sanat ortamı, gezilen sergiler, buluşmalar, açılışlar, arkadaşlarımın sergileri… Bana bir şekilde enerji veren, kendimi yenilememi dürtükleyen şey öğrenciler aslında. Buluşma alanı olarak tanımladığım üniversite, benimle seni buluşturan, benimle öğrenciyi buluşturan, hocayla hocayı buluşturan, hocayla dışarıdan insanları da buluşturan, kısacası insanla insanı buluşturan bir alan. Daha doğrusu bunu yapan alanlardan sadece birisi. Eğitim tabanlı olduğu için de tabii ki keyif alıyorsunuz. O buluşma anını ben nasıl kazanıyorum? Bana her yeni öğrencinin bir problem ile gelmesi sayesinde. Yeni bir problem olduğuna her seferinde yepyeni bir şeyi çözmekle uğraşıyorsunuz ve kendinizi ‘upgrade’ etmiş oluyorsunuz. Ben bu ‘upgrade’lerden çok hoşlanıyorum ve her zaman kendimi güncel ve yeni tutuyorum. Tabii ki bu global dünyanın içerisinde edindiğimiz bilgiler var ama sıcağı sıcağına paylaşıp oradaki sinerji ile birleştirip, asıl problemi hemen canlı bir şekilde görüp onunla beraber çözmek benim için üniversitenin tanımı ve ben ders vermeyi de üretmek kadar önemli buluyorum. Zaten akademide benim şu anda bir atölyem var. Burası da benim üretim alanım ve öğrenciler de beni üretirken görüyorlar ve onlar da üretebiliyorlar. Böylesine etkileşimli bir alanda olduğumda benim üretkenliğim de aslında pekiştirilmiş oluyor. Bazılarının “Hem hocasın hem de nasıl resim yapabiliyorsun?” gibi sorularına bu da cevap olmuş oluyor çünkü zaten burada da atölyem var. Her gittiğim yere atölyeyi götürüyorum ve beni de başkalaştırmış oluyor aslında her yerde başladığım resimler farklı. Bu da beni sıcak ve dinamik tutuyor. Herhalde üniversitede olmadan yapamam, en azından bir ucundan temas etmem lazım. Örneğin bir ders vermem lazım çünkü oradaki beslenme kaynaklarımı böyle pekiştirmem lazım diye düşünüyorum. 

ÖM: Sanatla ilgilenen gençlere ne tavsiye verirsiniz?

SMK: Şu anda yetişen nesile çok güveniyorum. Acayip bir beyin var ve acayip bir yetenek var. Bunların arasında Mamut Art ve Base gibi çok önemli etkinlikler var örneğin. Bizim dönemimizde olan yarışmalar şu anda inanılmaz fuar etkinliklerine döndü ve buradaki gençler dünya sanatçıları ile karşılaştırıldığında hiçbir eksiğimiz yok. Gayet müthiş bir genç kitle yetişiyor ve bunun da farkında. Bu beraberlik internet ile beraber ve globalleşen dünya ile beraber herkesin istediği kaynağa ulaşabilmesinden kaynaklı. Tabii ki Türkiye’nin ekonomisi, sosyo-politik durumları ile ilgili, sanata karşı bakışı ve duyarlılığı ve bazı stratejik yanlışlıkları ile ilgili problemlerimiz her zaman vardı, şu anda da var. Çözülemeyecek problemler değil ancak önümüzde biraz yol var. Bu yolda azimle yürüyen genç sanatçılar var ve son derece de iyiler. Ben çok umutluyum. Onlara bir önerim yok, zaten biliyorlar ne yapacaklarını ve kendilerini farkındalar, çalışıyorlar. 

ÖM: Tekrar teşekkürler bizi kabul ettiğiniz için.

SMK: Ben teşekkür ediyorum. İyi ki geldiniz.