Seydi Murat Koç ile Röportaj

Seydi Murat Koç kimdir?

Seydi Murat KOÇ 1981 yılında Akşehir’de doğdu. 1998 yılında girdiği Marmara Üniversitesi Resim Ana Sanat Dalı’ndan, 2002 yılında mezun oldu. 2006 yılında aynı üniversitede yüksek lisans eğitimini tamamladı. Halen Doğuş Üniversitesinde öğretim görevlisi olarak çalışmaktadır. Bugüne kadar 15 kişisel sergi gerçekleştirdi ve 150’nin üzerinde ulusal ve uluslararası sergide yer aldı. RH+sanat Dergisi “2005 Yılı Genç Ressamı”, 2010 yılı 70. Devlet Resim ve Heykel Yarışması Başarı Ödülü gibi ödülleri içeren 18 ödüle layık görüldü. Seydi Murat Koç, çalışmalarını İstanbul-Moda’da bulunan özel atölyesinde sürdürmektedir.

 Ödül Muslu: TEVİTÖL Atölye Gezileri’nin şubat ayı konuğu Seydi Murat Koç ile birlikteyiz. Bizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz.

Seydi Murat Koç: Siz de hoşgeldiniz. Tabii böyle bir projede yer almak çok güzel, bir sanatçı olarak da beni seçtiğiniz için ayrıca teşekkür ederim.

ÖM: Biz teşekkür ederiz. Öncelikle sanata ilginiz ne zaman başladı, sanatsal gelişiminiz üniversiteye geçene kadar nasıl oldu? Akşehirde doğdunuz, küçük bir ilçeden gelip İstanbul gibi büyük bir şehirde sanat yapmak nasıl bir süreçti?

SMK: Benim için kolay bir süreç olmadı tabii ki. Zaten bir şekilde okuldaki eğitim ile beraber temelleri daha yeni oluşturmaya başlamışken bir yandan da çok uzak olduğum bir terminoloji öğreniyordum. Lisede sadece iyi resim yaptığım ile ilgili fikirlerim vardı, onlar da etraftan duyulan düşüncelerdi. Ancak tam olarak bu işe başlamamı İsmet Hocam’a borçluyum. İsmet Hocam Akşehir’de “Seçenek Resim Atölyesi”  isimli bir kurs açmıştı ve ben o atölyede yetiştim. İlk klasik müziği orada dinledim, 1998 senesinde, ilk rönesans sanatçılarıyla, ilk yüksek rönesans eserleriyle orada karşılaştım. Benim için bu küçük şehire karşın büyük bir şanstı İsmet Hoca’nın olması. Akşehir Lisesi mezunuyum ve mezun olurken İsmet Hoca ve Saadet Hoca ile tanıştım. Bir anda bambaşka bir açı ile etrafa bakmaya başladım. Onlardan kazandığım vizyon ile yapacağım tek şey artık sanat ile ilgili bir alanda devam etmekti. Resim bölümünü istiyordum ve Marmara Üniversitesi’ni kazandım. 1998-2002 yılları arasında ilk lisans eğitimimi, 2003-2006 yılları arasında ise yüksek lisans eğitimimi tamamladım. Yüksek lisansımı iki üniversitede tamamladım, Marmara Üniversitesi’nin yanında bir de Mimar Sinan ayağı vardı. Şu anda ise Doğuş Üniversitesinde eğitim görevlisiyim ama bunun yanında profesyonel olarak da sanatla iç içeyim. Onunla yaşamayı, hayatımın önemli bir kısmını, inşallah daha da fazlasını, onunla geçirmeyi diliyorum. Benim İsmet Hoca ile tanışmam tabii ki bir şans. Onun neticesinde de İstanbul’a gelmek daha da büyük bir şans. İstanbul’u seçmemin sebebi tamamen sanatla iç içe olan bu metropolde kendimi gösterebilmekti. Mücadelem 1998’de Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Eğitim Bölümünde başlamış oldu.

ÖM: Hayatınızı sanattan kazanmaya çalışırken nasıl bir yaşam sürdünüz? Profesyonelliğe geçişiniz ne zaman oldu?

SMK: Profesyonel resme geçiş aslında çok iddialı ve geniş bir söz ama serüvenimin başlangıcı tabii ki çocukluğumda başlıyor. Ancak üniversite ile başlayan süreçte, ikinci sınıfta benim için artık bir sanatçı olma yolu başlamış oldu. Buradaki serüvende, benim kendime inanmama ve güvenmeme en çok sanat aktiviteleri yardımcı oldu. Bunların en büyük örneklerinden birisi sanat yarışmalarıydı. Sergiler ve bu tür diğer etkinliklere katılma fırsatlarını yarışmalar ile kazandım ben. Üniversite 2. sınıftan itibaren yarışmalara girmeye başladım. Öncelikle öğrenciler arasında yapılan yarışmalara girmeye başladım, bu yarışmalar bana büyük bir azim ve keyif veriyordu çünkü iş üretmek için bahanem vardı. Bu mücadelenin içerisinde kalmak tabii ki kolay değildi. Maddi zorlukları bir kenara bırakıyorum, manevi olarak da bir şekilde resimlerin oluşması ile ilgili büyük bir ‘gaz’ vardı. Yarışmalara katılmamın sebebi ise açıkçası verilen ödüllerdi çünkü geçimimi de sağlıyordum orada. Aynı zamanda çok genç bir sanatçının bir anda bir galeriye kabul edilmesi çok zordu ancak yarışmalar sizin için bir olanak sağlıyordu ve o yarışmalar ile beraber gönüllülüğünüz artmaya başlıyordu. Her yarışma beni heyecanlandırıyordu çünkü yarışmanın bir sergisi olduğunda büyük kitlelere kavuşabiliyor olacaktım. Bütün yaşam kurgumu aslında sanat ile bütünleştirdim. Eğer altında barınacak bir çatım olmasını istiyorsam önce hep bir atölye fikri olarak bu mekanı düşündüm. İkinci planımda yaşam vardı. Yani önce atölyeyi kuruyordum daha sonra içinde nerede yaşayabilirim diye düşünüyordum. Sanatın hayatımda ne kadar yer kapladığı burada da belli oluyor. 

ÖM: Tekniğiniz kariyeriniz boyunca nasıl şekillendi?

SMK: Ben çok araştırmacı bir yapıya sahibim, bugüne kadar 14 farklı konsept üzerinden işler ürettim ve bunların neredeyse yarısı biraz daha teknik ağırlıklı işlerdi. Mesela özgün baskı ile ilk tanıştığımda benim resmimi çok büyük oranda etkilemeye başladı. Hatta resmimdeki grafiksel dil özgün baskı ile varolmuştur. Birçok baskı çeşidini içeren bu süreçte ben bu yöntemlerin çoğunu tuvale müdahale olarak yapmaya başladım. Tekniksel anlamda ilk müdahale ettiğim şey linoldü çünkü çok pratik ve çok kolay bir malzemeydi. Linolü ise kağıda basmak dışında tuvale basmaya başladım, beze basmaya başladım. Hatta bezden önce perdeye basmaya başladım. Stor perdeler benim sanatım için birer yüzey oluşturmaya başlamıştı. Tuval üzerinde ilerledikçe bu baskı serigrafi olarak gelişti ve daha sonrasında da dijital olarak devam etti. O dönemde peinture ile baskıyı birleştirmaye başlamıştım. Ardından bu dil iyice yalınlaşarak illüstratif ögelere yaklaştı. Sıçramalar serisinde tamamen découpe edilmiş realist bir figür vardı ve bu seride illüstrasyonu görebiliyorduk. Arkaplanda tamamen resimsel bir doku, üzerine ise tamamen grafiksel, keskin köşeli, kenarları kesilmiş bir figür vardı ve bunun yanında tuvalde de oynama yapmıştım. Sıçramalar serisi ile tuvalin altını bükmeye başladım. Tuvalin alt kısmı eğiliyordu çünkü o sıçrama etkisini veren faktör bu oluyordu ve aynı zamanda siz 2. boyuttan 3. boyuta geçmiş oluyordunuz. Vertio serisinde ise découpe edilmiş bazı alanlar vardı. Bu tip alanların üzerinde tuvali gerip boyamaya başlamıştım. Bu yüzeylerde ilk olarak mimari dokular ortaya çıkmaya başladı çünkü o katlanmış izler, duvar ve beton aralarındaki sınırlar, köşeler en iyi décupe ile verilebiliyordu. Bir binanın kütlesel varlığını yansıtabilmek için tamamen dış etkenlerden ve formdan kurtarıp découpe etmeye başladım. Bu alanda baskı ile başlayan şey, üç boyutlu tuval yüzeyi ve iyice sterilize edilmiş découpe edilmiş tuval yüzeyi ile devam etti. Serüvenim en son bu durumda.

ÖM: Sizin için teknik mi daha önceliklidir yoksa fikir mi? İşlerinize önce hangisi ile başlarsınız?

SMK: Fikir tabii ki daha önce gelir. Benim, dediğim gibi, işlerim 14 farklı konsepte ayrılmıştır. Bunlar yaklaşık iki yıllık değişimlere tekabül ediyor. Hep önce fikir geliyor. Aslına benim fikir bulma sürecim tamamı ile biriktirmek ile alakalı bir süreç. Ben fikirleri biriktiriyorum ve gerektiği zaman kendileri bir şekilde bir önceki konsepte dayalı olarak ortaya çıkıyorlar. Yani benim şu anda yapacağım, ileride yapacağım, en 5-6 konseptim belli oluyor ve bu bir sosyo-politik durum, düşünce ve bununla ilgili analitik sentezler ile beraber yaptığım şeyler. Yani fikirsel bir boyutta barınıyor hepsi. Daha sonrasında o fikri gerçekleştirmek için bir önceki seriye paralel bir geçiş -çok yumuşak da olmayabilir bazen sert geçişler de oluyor- ile teknik kısma kafa yoruyorum. Eğer teknik kısım ile ilgili bazı değişkenler varsa bazen konsept değişebiliyor da. Ya da fikir aşamasında oluşmuş bir şeyin teknik ile birleştiği anda verdiği sonuç o anki denemelerimde bir problem ile karşılaşıyorsa, bir anda tekniği de farklılaştırabilirim ya da o eskiz biriktirdiğim konseptlerden bir başkasına ilham vermiş oluyor. Size burada hızlı bir örnek göstereyim. Burada bir sonraki serinin denemeleri var ancak bu seri çıkacak mı çıkmayacak mı ben de bilmiyorum. Bunun nasıl sonuç vereceği ile ilgili bazı fikirler edinmek için o düşündüğüm, biriktirdiğim konulardan birisini hayata geçirdim. Burada beni farklı bir noktaya da çekmeye başladı eser, bir de onu deneyeceğim. Eğer bu ikisi arasındaki geçiş ile ilgili problemleri/sorunları çözersem, birisine karar verip devam edeceğim. Ancak kavram aslında aynı kavram, değişmedi. Fazlasıyla analitik anlatıyorum ama ben zaten aynen bu şekilde bir problemi çözermiş gibi çözüyorum işleri. Belli bir matematik üzerine ilerliyor. Tasarlanmış/kurgulanmış da diyebilirsiniz, evet bir seri gerçekten tasarlanmış ve kurgulanmış ve belirli bir kavram çerçevesinde oluyor. Bu eserleri yerleştireceğim mekanın ve açacağım serginin dahi şimdiden planını yapmış bulunuyorum. Onun için bende tesadüfler çok nadir. Bu bahsettiğim denemelerimde bazı tesadüfler var ve bu tesadüflerin hepsini bulduktan ve harmanladıktan sonra geriye kalanlar tamamen kurgu oluyor. Asıl sancı şu anda çektiğim sancı aslında, bu iki aylık süreçten sonrası en keyifli yeri çünkü teknik açıdan -ya da boyama, peinture, kıracağım, dökeceğim, yapıştıracağım, birleştireceğim- ne yapacaksam o geliyor. Onlar benim için en güzel aşamalar. Şu anda bir doğum sancısındayım aslında.

ÖM: Şimdi Doğuş Üniversitesi’ndesiniz, öğrencileriniz ile olan etkileşiminiz sanatınızı nasıl etkiledi veya etkiliyor?

SMK: Ben Doğuş Üniversitesinde Resim Bölümünde araştırma görevlisi olarak işe başladım, şimdi ise öğretim görevlisiyim ve resim bölümünün yanında grafik tasarımda da eğitim veriyorum. Benim üniversite ile ilgili düşüncem üniversitenin bir buluşma ortamı olduğu yönünde. Bu aktif ortamdan hiç ayrılmadan, belki 7/24 atölyemde çalışabilirim. Kendimi inzivaya çekip bir şekilde konsantre olup kendimi aktarabilirdim ama bir kısır döngü olacağını düşünüyorum ve benim aktif bir alana ihtiyacım var. Bu tabii ki sanat piyasası olabilir: aktif bir sanat ortamı, gezilen sergiler, buluşmalar, açılışlar, arkadaşlarımın sergileri… Bana bir şekilde enerji veren, kendimi yenilememi dürtükleyen şey öğrenciler aslında. Buluşma alanı olarak tanımladığım üniversite, benimle seni buluşturan, benimle öğrenciyi buluşturan, hocayla hocayı buluşturan, hocayla dışarıdan insanları da buluşturan, kısacası insanla insanı buluşturan bir alan. Daha doğrusu bunu yapan alanlardan sadece birisi. Eğitim tabanlı olduğu için de tabii ki keyif alıyorsunuz. O buluşma anını ben nasıl kazanıyorum? Bana her yeni öğrencinin bir problem ile gelmesi sayesinde. Yeni bir problem olduğuna her seferinde yepyeni bir şeyi çözmekle uğraşıyorsunuz ve kendinizi ‘upgrade’ etmiş oluyorsunuz. Ben bu ‘upgrade’lerden çok hoşlanıyorum ve her zaman kendimi güncel ve yeni tutuyorum. Tabii ki bu global dünyanın içerisinde edindiğimiz bilgiler var ama sıcağı sıcağına paylaşıp oradaki sinerji ile birleştirip, asıl problemi hemen canlı bir şekilde görüp onunla beraber çözmek benim için üniversitenin tanımı ve ben ders vermeyi de üretmek kadar önemli buluyorum. Zaten akademide benim şu anda bir atölyem var. Burası da benim üretim alanım ve öğrenciler de beni üretirken görüyorlar ve onlar da üretebiliyorlar. Böylesine etkileşimli bir alanda olduğumda benim üretkenliğim de aslında pekiştirilmiş oluyor. Bazılarının “Hem hocasın hem de nasıl resim yapabiliyorsun?” gibi sorularına bu da cevap olmuş oluyor çünkü zaten burada da atölyem var. Her gittiğim yere atölyeyi götürüyorum ve beni de başkalaştırmış oluyor aslında her yerde başladığım resimler farklı. Bu da beni sıcak ve dinamik tutuyor. Herhalde üniversitede olmadan yapamam, en azından bir ucundan temas etmem lazım. Örneğin bir ders vermem lazım çünkü oradaki beslenme kaynaklarımı böyle pekiştirmem lazım diye düşünüyorum. 

ÖM: Sanatla ilgilenen gençlere ne tavsiye verirsiniz?

SMK: Şu anda yetişen nesile çok güveniyorum. Acayip bir beyin var ve acayip bir yetenek var. Bunların arasında Mamut Art ve Base gibi çok önemli etkinlikler var örneğin. Bizim dönemimizde olan yarışmalar şu anda inanılmaz fuar etkinliklerine döndü ve buradaki gençler dünya sanatçıları ile karşılaştırıldığında hiçbir eksiğimiz yok. Gayet müthiş bir genç kitle yetişiyor ve bunun da farkında. Bu beraberlik internet ile beraber ve globalleşen dünya ile beraber herkesin istediği kaynağa ulaşabilmesinden kaynaklı. Tabii ki Türkiye’nin ekonomisi, sosyo-politik durumları ile ilgili, sanata karşı bakışı ve duyarlılığı ve bazı stratejik yanlışlıkları ile ilgili problemlerimiz her zaman vardı, şu anda da var. Çözülemeyecek problemler değil ancak önümüzde biraz yol var. Bu yolda azimle yürüyen genç sanatçılar var ve son derece de iyiler. Ben çok umutluyum. Onlara bir önerim yok, zaten biliyorlar ne yapacaklarını ve kendilerini farkındalar, çalışıyorlar. 

ÖM: Tekrar teşekkürler bizi kabul ettiğiniz için.

SMK: Ben teşekkür ediyorum. İyi ki geldiniz.