Nisan Ayının Teması: “YARIN”

TEVİTÖL Görsel Sanatlar Kulübü olarak düzenlediğimiz okul içi aylık resim yarışmamızın Nisan 2020 teması “Yarın” oldu.

Yaratıcılık: Bengisu Üstüntaş

Bengisu Üstüntaş, 11. sınıf

Teknik: Bengisu Üstüntaş

Mart Ayının Teması: “BIYIK”

TEVİTÖL Görsel Sanatlar Kulübü olarak düzenlediğimiz okul içi aylık resim yarışmamızın Mart 2020 teması “Bıyık” oldu.

Yaratıcılık: Yağmur Danışoğlu

Yağmur Danışoğlu, 9. sınıf.



Teknik: Bengisu Üstüntaş

Bengisu Üstüntaş, 11. sınıf.


Mansiyon: Eren Akbaş

Eren Akbaş, 10. sınıf.

Yarışmamıza katılan bütün öğrencilerimize teşekkür ediyor, kazananlarımızı tebrik ediyoruz. 

Gizem Çeşmeci ile Röportaj

Gizem Çeşmeci Kimdir?

1989 yılında Bursa’da doğdu. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Resim Bölümünde, Aydın Ayan ve Mustafa Orkun Müftüoğlu atölyesinde çalıştı. 2016 yılında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nden fakülte derecesiyle mezun oldu. 2016 yılında “Sakıp Sabancı Sanat Ödülleri’nde” üçüncülük ödülünü aldı. Sanatçı uluslararası birçok fuarda ve karma sergide yer aldı. Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü Resim Anasanat Dalı’nda yüksek lisans eğitimini tamamladı.

Barış Apaydın: Ressam olmaya ve sanatla uğraşmaya ne zaman ve nasıl karar verdiniz?

Gizem Çeşmeci: Açıkçası doğrudan karar vererek başladığım bir süreç olmadı.
Ortaokuldayken resim öğretmenim “Yeteneği var, güzel sanatlara yönlendirebiliriz.” diyerek ailemi yönlendirdi ve daha sonra kendisi desen eğitimi vermeye başladı. Lisede de desen eğitimi almaya devam ettim. 2008’de Çanakkale 18 Mart Üniversitesi Resim Bölümüne başladım. Ama hayalim Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesinde okumak olduğu için 2010 yılında Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesini bırakıp Mimar Sinan Güzel Sanatlar Fakültesi’nde Resim bölümünü kazanarak, eğitimime devam ettim.

BA: Sanata olan ilginiz ne zaman başladı sanatsal gelişiminiz üniversite geçene kadar nasıl oldu?

GÇ: Güzel sanatlar okumak için mücadele etmiş biriyim. Evet, birileri yönlendirdi ama her ailenin kendi içinde çocuklarının okumasını istediği hukuk, tıp gibi bölümler olabiliyor. Ailem tarafından böyle bir beklenti hep vardı ama küçük yaştan itibaren sanat eğitim almaya başlayınca ben de bu yolu seçtim. Bu yüzden ilk önce güzel sanatlar lisesinde okumaya karar verdim fakat benim dönemimde güzel sanatlar liselerinde yönetmelik değiştikliği olduğu için şanssız bir döneme denk geldim ve normal bir liseye gitmek zorunda kaldım. Gittiğim lisede sözel ve sayısal olarak bölümlere ayrılırken 5 ya da 6 kişi olunduğunda güzel sanatlar sınıfı açılabildiğini öğrenmiştim. Ben de sınıfları dolaşarak benim gibi sanat okumak isteyen öğrencileri bir araya getirdim. Ancak aramızda bazılarıyla fikir farklılıkları bulunduğu için başarısız olduk. Benim için hayal kırıklığıydı. Bu yüzden de sanat eğitimini ancak üniversiteye başladığım zaman alabildim. Benim maceram biraz mücadele ederek ve aileme de bu mücadeleyi yansıtarak başladı diyebilirim.

BA: Sanat okulunda geçirdiğiniz süre içerisinde sanatsal kimliğiniz nasıl gelişti ve değişti?

GÇ: Akademi renk kuramları, sanat tarihi gibi teorik dersler öğrendiğin aynı zamanda uygulamalı eğitim aldığın, düzenli ve dengeli bir kompozisyon kurgulamayı ve sanatın temel yaklaşımlarını gözlemlediğin bir yer. Teknik olanakları fazla olduğu için üretimi destekleyen bir yapısı var. Baskı, gravür ve serigrafi gibi farklı disiplinlerle kırılmalara ve dönüşümlere neden olan bir süreç. Akademik eğitim temel sanat eğitim için gerekli bir ortam ancak bana göre akademik bilgi bir süre sonra sanatçının sanatsal kimliğinin önüne geçmemeli. Sanatçının kırılma yaşayıp farklı yaklaşımlara yönelmesi gerektiğine inanıyorum. Akademi de ağırlıklı olarak figür üzerine eğitim aldım. Mezun olduktan sonra kendi sanatsal yaklaşımım için figürün eserlerimde ne ifade ettiğini sorgulamaya başladım ve anlatmak istediklerimi daha iyi ifade etmesi için figüratif resim anlayışından kopmaya karar verdim. Bu anlamda mezun olduktan sonra kendimi daha iyi ifade ettiğime inanıyorum.

BA: Tekniğiniz hayatınız boyunca nasıl gelişti ve değişti?

GÇ: Yağlıboya ve akrilik üzerine çalıştığım bir tekniğim var. Ancak farklı disiplinleri de denemeyi seviyorum. Bazen bu serigrafi ya da vitray olabiliyor. Bana göre konu ve tekniğin dengede olması gerekiyor. Çünkü teknik ön planda olduğunda konu yetersiz kalabiliyor ya da aksine konu iyi olup, teknik yetersiz kalabiliyor. Bu dengeyi sağlamak gerektiğini düşünüyorum. Şu sıralar “Hiç yer-yok” adlı yeni bir seri üzerine çalışıyorum. Bu seride yağlıboya, desen ve heykel gibi farklı tekniklerde işler yer alıyor. Farklı disiplinleri, farklı arayışları, doğru anlatım tekniklerini sorguladığım ve tekniğimle ilgili yeni keşifler yaptığım bir seri oldu. Eğer covid-19 pandemisi olmasaydı seninle bu konuşmayı galeride yapacaktık sen de bu farklı disiplinleri birarada görüp, deneyimliyor olacaktın.

BA: Sizin için teknik mi daha önceliklidir yoksa fikir mi?

GÇ: Bir önceki sorunun cevabında da belirttiğim gibi aslında ikisinin de dengede olması
gerektiğine inanıyorum. Genelde serileri oluştururken serinin tekniği, renk armonisini, boşluk doluluk oranı gibi kompozisyon ilkelerini ve plastik etkilerini sorguluyorum diyebilirim. Kompozisyonda neyi ön plana çıkarmak istediğime karar verip vurgu noktası yaratmaya çalışıyorum. Malzeme ve konunun birlikteliğinin önemli olduğunu düşünenlerdenim. Kavramsal sanatta olduğu gibi kavram ve nesne uyumu güçlü bir ifade olanağı sağlıyor. Bu durum malzeme ve konunun birbiriyle olan uyumuyla alakalı. Bu yüzden sanatçının belli bir araştırma süreci geçirdikten sonra sanatına yansıtmasını daha doğru buluyorum.

BA: Konunun dışında yazarlardan veya diğer sanatçılardan nasıl esinleniyorsunuz?

GÇ: Sanatın disiplinlerarası bir yapısı olduğuna inanıyorum. Burhan Doğançay bir röportajında “Sanatçı olmak için önce felsefe, sosyoloji, matematik ve fizik gibi farklı disiplinleri bilmek gerekiyor” diyordu. Bende böyle düşünüyorum çünkü farklı disiplinlerin sanatı çoğalttığına inanıyorum. Toplumsal ağırlıklı resimler yapan bir sanatçı olarak ifade etmeye çalıştığım konuları teorik olarakta bilmem gerektiğine inanıyorum. Tektipleşme ve kimliksizleşme üzerine çalışıyorum bu yüzden de David Harvey’i, Henri Lefebvre’yi, Walter Benjamin’i anlamaya çalışmak, çalışmalarımı doğru ifade edebilmem için önemli.

BA: Yabancılaşma ve tektipleşme gibi konseptleri eserlerinizde nasıl ele alarak karşı tarafa vermektesiniz?

GÇ: Ağırlıklı olarak bu kavramlara Terk Edilenin Pembe Düşü serinde metaforlar olarak yer vermeye başladım. Terkedilenin Pembe Düşü serisi için sosyal deneyimlerim bana yol gösterici oldu. Özellikle metropollerde yaşayan insanların “Hayalleriniz nedir?” sorusuna verdiği cevap benim için biraz ürkütücüydü. Metropollerde yaşayan çoğu birey “bir sahil kasabasında yaşamak” istiyordu. Bu sonuç hayal dünyalarında bile tek tipleşmiş bireyleri işaret ediyordu. Bugün benim gibi toplumsal sorunları ifade eden sanatçılar değişen ve dönüşen kentlerin hem kent hem de birey üzerindeki tek tipleştirici etkisinden bahseder. Ancak benim düşünceme göre bireylerin sadece imaj olarak tek tipleşmelerinden daha tehlikeli olan şey hayal dünyalarının dahi tek tipleşmesidir. Bu bağlamdan yola çıkarak kendi çocukluğumdaki hayal algısıyla hayallerinde bile tek tipleşmiş bireyleri aynı formda ve sistematik biçimde ifade etmeye çalıştım. Bu serideki resimlerde mekanlar farklı ancak pembe bulutlar tüm resimlerde ortak. Bu seri ile izleyicinin tek tipleşmeyi düşünmesini istedim.

BA: Sizce bu tektipleşme sizin hayatınızda var mı? Bununla beraber mi yaşıyorsunuz ya da buna nasıl karşı koyuyorsunuz?

GÇ: Tek tipleşme modern hayatın zorunlu bir sonucu. Benim için özel olarak ise hem eğitim hayatımda hem de yaşadığım şehrin dokusunda var bunun temel nedeni de kentsel dönüşüm. Mezun olduktan sonra İstanbul’dan taşındım. İstanbuldan uzaklaşmam ile kendi kimliğimi sorgulamaya başladığım bir dönemim oldu. Ben kimim? Nereye aitim? Evim neresi? gibi soruların cevabını ararken tüketim kültürüyle birlikte kentlerdeki dönüşüm süreçlerinin birey ve kent üzerindeki tek tipleştirici etkisini fiziksel ve toplumsal yansımalarını farkettim. Eserlerimde bu kavramları ele alırken bireyin kendi kimliğini sorgulayarak özünü farketmesini istiyorum.

BA: Hayatınızın herhangi bir evresinde sizi derinden etkileyen biri oldu mu?

GÇ: Eğitim hayatım boyunca birçok sanatçıyla tanıştım. Genellikle mekan resmi yapan
sanatçılardan etkilendiğimi söyleyebilirim. Edward Hopper, David Hockney, Charles Sheeler gibi… Ama en büyük kırılmayı Rene Magritte’le yaşadım. Eserlerimde metafor kullanmaya ondan etkilenerek başladım diyebilirim. 20. Yüzyıl sanatçısı ve onun resimlerine baktığımda bugün hala tektipleşme ve kimliksizleşmeyi ifade eden bir sanatçının eserlerini izlemek bana keyif veriyor. Ancak aynı zamanda endişe duyuyorum çünkü toplumsal olarak sorunlarımız hala çözüme kavuşmuş değil. Günümüz sanatçılarını takip etmeye çalışıyorum. Belli dönemler kütüphanede, online müzeler ve sanat bloglarında araştırmalar yapıyorum, sergiler gezip sanatçıların eserlerini izleyerek ben nasıl ifade edebilirim sorusunu kendime soruyorum.

BA: Sanatla ilgilenen gençlere ne gibi tavsiyeler verirsiniz?

GÇ: Sanat çok zor bir alan ama sabırlı ve kararlı olmalarını tavsiye ediyorum. Sanatın uzun bir yol olduğunu içselleşmesi için yaşamın içinde yoğrulması gerektiğini bilmek gerekiyor. Sanatçıysanız sanatınız sürekli sizin yanınızda olan durmaksızın etüt ettiğiniz, eskiz defterinizin ayrılmaz bir parçanız olduğu bir yaşam biçimi. Bol bol sergi gezmelerini, başka sanatçıların ele aldıkları konuları ve kendi yaklaşımlarını keşfetmek için bol bol denemelerini öneriyorum. Genç sanatçılar için özellikle bu dönemde Base, Mamut Art gibi çok güzel platformlar ortaya çıktı. Bu platformlar genç sanatçıları da biraz ön plana çıkartmayı amaçlıyor. Böyle yenilikçi, genç sanatçıları bir araya getiren platformları takip etmelerini de tavsiye ederim.

BA: “Sanatçı para kazanamaz.” gibi bir algı var. Sadece para kazanmak için eser yapmanız gerekse yapar mıydınız? Yoksa tam tersine para kazanmasam da olur ben sadece sanatımı paylaşmak istiyorum düşüncesinde misiniz?

GÇ: Evet, yaşamak için tabiki para kazanmamız gerekiyor. Mehmet Güleryüz, “Güldüğüme Bakma” adlı kitabında “Sanat üretebilmek için nerdeyse tüm işlerde çalıştım” der. Sadece sanattan para kazanarak geçiminizi sağlamak çok kolay değil. Bu yüzden ben ve benim gibi bir sürü genç sanatçı kendi kişisel işlerinin dışında geçimlerini sağlamak için başka işler de yapıyorlar. Ben de grafik tasarımı, sinemada sanat yönetmenliği asistanlığı gibi farklı işlerde çalıştım. Sanatın maddi bir beklentiyle yapılmaya başladığında tek tipleştiğini düşünüyorum ki bahsettiğim gibi ben de bu tektipleşmeyi mesele edinmiş biriyim.

BA: Tekrardan bu söyleşi için teşekkür ederiz.

GÇ: Ben teşekkür ederim, çok keyifli bir söyleşi oldu. Biliyorsun normalde bu söyleşiyi seninle Ferda Art Platform’da yapıyor olacaktık. Pandemi nedeni ile sergi açılışı ileri bir tarihe ertelendi. Her şey normale döndüğünde sergi açılışına da beklerim.

IB Visual Arts Exhibition: Zeynep Ak

My ideas started with an image that I visualized while listening to music. It was the duet of a string quartet and a percussionist, playing two different pieces “The Old Istanbul” and “The New Istanbul”. As I heard the harmony of the eastern and western tunes, I started to think about Istanbul’s in-and-between evolution over time. It felt like walking a tightrope over the city, seeing all the historical texture from a birds-eye and experiencing the rope swaying up and down with my heartbeat synchronized with the beats of the Doumbek. This brainstorming made me realize that I usually use the image of a rope to visualize my feelings and emotions. Therefore, I decided to have the common element of rope in my artworks rather than a central theme. I used rope for the metaphoric depictions of some different situations
that I have been into. Like a rope made of many twisted strings, I thought to use each of the ropes in the artworks with a different message and theme symbolizing a section of my life, and in the end, combine all the strings to constitute the rope of my entire life.

The rope in the first painting was symbolizing my past with the hanged traditional carpet and my future with the unknown darkness. As the feet go away from the carpet, it describes to exploring new cultures and experiences. In the second work, the rope represents the undesired responsibilities to adapt to the society that is impossible to get away.  The third work stands for the unfulfilled expectations, like in The Dinner of Trimalchio, moments that start with pleasure end with pain. The rope in the last work symbolizes the obstacles restricting freedom. However, the power of creativity, showed with the shadows, overcomes the obstacles. 

Since each piece had a different message, I used different techniques -such as watercolor, acrylic, and sculpture- that would support the mood and the atmosphere of the artwork the most. 

The exhibition is held at a dark room illuminating the works with colored lights. Hence, I used light as a visual effect to make shadows falling on the pieces, and creating a deeper and more realistic sense on the audience. Moreover, the lights led me to canalize the focus of the audiences on the more illuminated parts and helped me convey the message.

1- Barefoot

Acrylic on canvas

35×50 cm

The hanging carpet on the rope symbolizes my home, and past because of the cultural motifs on the carpet. The background of the forepart of the rope is black and empty, indicating that I am going towards an unknown in the future with barefoot, meaning defenseless; and the rope that I am walking on will be harder since the carpet will no longer be there to soften my steps. In this work, the rope symbolizes my growth over time and it also connects my past and the future.

2- Ghost

Wood, cloth, rope

6x15x30 cm

Although this work looked like a shroud and created a negative atmosphere at first glance, the main thing I tried to explain was acceptance. Under the white fabric surrounded by rope, it seems as if there is a human figure who wants to get rid of everything on it. Here the rope shows our responsibilities from the moment we were born to be accepted by society. When we remove these responsibilities, a ghost is left with a white fabric. At this point, what I accept is that if we do not want to be a ghost in the society, we can never avoid some of the responsibilities reminding that we are still alive and we are there.

3- Sleepysand

Plaster, epoxy, modeling clay, wooden sticks, shells, acrylic

10x20x25 cm

When the fisher’s anchor gets in the beach’s eye, it awakens the beach. As the beach stretches, the fisherman is drawn deep into the water. The rope used in this work symbolizes the unfulfilled expectations.

4- Silhouette

Watercolor on paper

70×100 cm

A multi-layered image has emerged as the hand, butterfly wings and butterfly body are drawn on different pieces of paper and presented in different planes. The image is deepened by the shadows of the hand falling on the wing of the butterfly. While the rope in the work expresses the restrictions of the freedoms of people and the obstacles encountered, the butterfly figure created with shadow in the background shows that there could always be a solution.

IB Visual Arts Exhibition: Asiye Erdöl

Ever since I was a kid, I was being bombarded with ideas and ideas and beings surrounded with death. Every summer, my home would be infested with mosquitos, which was common in my culture. I witnessed the first deaths of my life whenever my parents killed those mosquitos. Whatever moved only moments ago no longer moved. Its parts were scattered on the surface where they had met their demise. After that, I asked myself:
“What lies beyond death?”
Everyone had their answer. Some would say that a God awaited us after death. Some insisted on a return to nature. Others concluded that everything would be lost forever after death.
While these opinions did not seem to agree on a select answer, listening to them gave me an idea: An artistic take on what lies beyond death.
Death is the cessation of life in an organism. It is the most visible inevitability that every human must experience for others before they themselves go through the same process. The dead body attracts detritivores and saprophytes, creatures that consume dead material to survive. Layers of the body shed and get eaten by these organisms, eventually leaving bones and
fossilized remains. Warzones, severed bodies, decaying remains, all were either before or after we start to look at death as what it is.
However, because of its material inevitabilities, death became a part of every culture. One of the few species to mourn their dead, humans created elaborate ways to experience and express their losses. Over time, religions appeared and gave humans a way out. They believed
that the essence of a human lives on and perseveres in an afterlife, where the dead would be responsible in their previous lives. Some others thought that our lives are endless cycles, and that each person’s actions in their life would determine their next life.
I intended to capture the process of death in a four-step manner: Fatal events, death, decay, and new life. I chose war to depict the first step, as it is one of the most graphic representations of a cause of death. Then, I focused on the rituals surrounding death and what
happens to the body. Surprisingly, I had found more life in death than I expected. Because the physical exhibition was canceled due to the recent pandemic, I and my classmates created a virtual exhibition on the school website.

1- Last Men Standing

Digital photography (print)

30×21 cm

Derived from the term “last man standing,” the work intends to express the violent connection between war and death. The figures are scattered around the surface; the closer a figure is to the candlelight, the more likely that it is standing, therefore alive. The candlelight is to represent the still-persevering life, faintly shining through amid the chaos and death that surrounds it. However, its dim light also points out the apparent absence of life. Thematically, the work represents an event surrounding death.

2- The Rest

Acrylic on canvas

200×140 cm

Influenced by Ancient Turkic funerals, this work depicts a newly dead man lying on the ground. While reading through a history magazine, I found some ancient Central Asian customs interesting and decided to draw some things based on their looks. I used animalistic carvings on the stone nearby to represent animal spirits generally present in shamanist culture. It represents the first apparent consequence of death

3- Putrefaction

Sculpture: Plaster, acrylic

The third step to the journey beyond death, this sculpture represents the graphic aspect of decay. The sculpture is colored black due to its association with death, which contrasts to the alive maggots left white. The holes in the eyes and the maggots convey that the body had been dead for a long time. Its jagged edges further express the advanced state of decay. I deliberately used my hands while applying plaster to give it a rough texture.

4- Reemergence

Digital Animation

This animation depicts a small plant growing inside a hollow skull. The body that housed the skull is long dead, leaving a relic of its existence behind. The rest, completely decomposed into the soil, nurtures the plant’s growth. The animation loops, because this process happens indefinitely; life returns to death, and death returns to life. This is the final piece of what lies beyond death: Life itself, which begins the cycle anew.

IB Visual Arts Exhibition: Barış Aldemir

Dreams are the expressions of our subconscious. We dream not because we want to, but because we have no other choice. However, the concept of “dream” is not limited to what we see while we are asleep. We dream of a better future, in which everyone receives good healthcare or education for free; we dream of having a good job and a big house. When a dream becomes true, it is a truly magical moment. However, we cannot always accomplish our dreams. Sometimes, we fail miserably. What fascinates me about dreams is their uncontrollable nature. Because each person is unique, their dreams are different from each other. Our dreams are shaped by who we are, yet we have no control over them. So, in my exhibition, I decided to reflect on this uncontrollable nature of our dreams, with its sides that are too dark or depressing to be included in a children’s book. Because of the coronavirus pandemic, the exhibition could not be held and the artwork was published on a school website. The digital pieces that were supposed to be printed were included in digital form with their predicted size if printed.

I believe that to understand an idea, one should begin by reflecting on themselves. Therefore, the exhibition starts with a reflection on myself, Leave Me Alone!, as I question what I want, or dream of, in my life, during this period of time. It is a manifestation of my unwillingness to share about myself. I want to be left alone. I dream of peace and quiet. The second and third pieces in the exhibition help develop the story through the idea of reflections. Total Internal Reflectionconnects my unwillingness to share about myself to the lack of communication between people in our society through the buildings we live in. I believe this lack of connection with other people is a result of the urbanization after the Industrial Revolution. The next piece, Reflections, concludes this mini-journey through the idea of reflection by connecting to the theme of the exhibition: dreams. I believe that we are often too busy following our dreams that we do not have enough time to reflect on what we have done. Therefore, we become alienated from the concept of reflection. In Reflections, I try to communicate this idea through the abstractification of reflections on water. In the first three pieces, the medium used gets less reflective progressively as it goes from graphite to ink, and from ink to charcoal.

The fourth piece, the Essence of Life takes us back to our childhood dreams. When you ask a child where they want to live in 30 years, they will probably say: “a castle”. No ordinary family car ever adorned the bedroom wall of a child in the form of a poster, it has always been an exotic one, probably a Ferrari. Therefore, the Essence of Life delves deep into our childhood dreams through the image of a child in the act of eating, and the origins of our attachment to consumption.

The next two pieces highlight the coming of age, when we learn that our dreams probably will not become true and the reasons for that. While Burnt, Chained & Broken expresses this realization on a personal level, the Intergalactic Bedouin explores what prevents us from achieving our dreams as humankind.

The seventh piece in the exhibition, “a blessing and a curse” focuses on those highly privileged people who are “living the dream” of consumption while making others live through hell. The next piece the House of God connects to those who live through hell and what keeps them going on even if they are battered and bruised.

The Girl in the Gallery is the last piece in the exhibition, and it aims to evoke a sense of mystery and curiosity we feel when looking at art in the viewer. However, this time the art is not what is hung on the wall. The focal point now becomes the girl and we try to figure out what she thinks about the artwork she has seen. We will never know what goes through her head, but we can keep dreaming.

1 – Leave Me Alone! (Self-portrait)

Graphite on paper

46×61 cm

With this piece, I have tried to create something that reflects my personality as someone who does not like to share about himself, and my insecurities about having my photos taken. By covering some of my face with my hand, I wanted to express that insecurity, but I have left enough indicators for someone who knows me to understand that this is a self-portrait. This piece was also an exercise in foreshortening as I have drawn the hand that covers my face true to size and adjusted the proportions according to the hand.

2- Total Internal Reflection

Ink on paper

20×25 cm

Total Internal Reflection is defined as the complete reflection of a ray of light within a medium in physics. In the piece, we can see the reflection on the building, but we cannot see what is inside. As our cities developed through time, we became more oblivious to events happening around us and people living near us. The process of urbanization has killed the connection between people and we entered a state of total internal reflection, disconnected from others.

3- Reflections

Charcoal on paper

19×24.5 centimeters

We are too busy following our dreams; we usually do not take the time to reflect on ourselves. The piece tries to communicate this message through the abstractification of reflections on water. The abstractification is achieved by eliminating the midtones and establishing a matte surface area through the use of charcoal. Even though the reflections are “abstractified,” their presence in the piece is established by the balance of negative and positive spaces. Therefore, it is the balance between black and white that establishes this mishmash of abstract shapes as the water surface and gives depth to the piece.

4 – The Essence of Life

Digital (print)

50.4×69.3 cm

This piece is heavily inspired by Barbara Kruger’s work. It focuses on personal origins of consumerism. We define ourselves by what we consume. No child dreams of living in a shed. No child’s bedroom walls were ever adorned by posters of family cars. Everyone dreams of being wealthy, having a big house and a nice car. Our dreams are built upon the concept of consumption. However, we, as individuals, have nothing to do with the fact that our dreams are built upon consumption. The concept is slowly instilled in our brains from the moment we are born. The background is an edited photo of 2-year-old me eating corn on the cob, emphasizing the idea that our connection with consumption starts when we are very young and highlights our desire to consume in a raw, untouched manner, seen through a child’s eyes.

5- Burnt, Chained & Broken

Sculpture: plaster, wire, chain, glass, acrylic, spray paint

27x36x33 cm

This piece represents how the struggles in our life shatters our innocent, childish dreams. I started Burnt, Chained & Broken with the goal of creating a bust of myself. I have then discovered the rough texture I could create with plaster and really liked it. I have decided to embrace the rough texture and build on it as I went forward; I wanted to express the rough patches I went through in my life. I applied two coats of acrylic paint with a painting knife to preserve and emphasize the rough surface as the painting knife did not completely fill the dents in the surface. The first coat was a pink between a skin tone and flesh. The second coat was a dull shade of dark green to create a contrast and establish the base for the burnt look. I have then lightly spray painted the outer coat with black to complete the burnt look. White wire was added to create more contrast with the dark painted head and a brain/cloud-like outer shape represents our innocent dreams and ideas. I shattered a glass pane and added a few shards that I have picked into the wire structure. Finally, the chain around the neck was added to represent the conditions that prevent us from accomplishing our dreams while adding more visual weight to the lower portion of the sculpture and preventing it from becoming too top-heavy.

6- The Intergalactic Bedouin

Acrylic on canvas

70×50 cm

Bedouins are nomadic North African people. The nomadic nature of the Bedouin symbolizes the aspirations of humankind about going to space and exploring beyond the Earth. However, we built more obstacles ourselves because of our attachment to traditions, unwillingness to work together and accept change. We seek progression as we aspire to explore the universe and maybe find a habitable planet, yet we are attached to our values that prevents the progression we want. Instead of trying to create depth in the background through the variation of color, I tried to achieve the same sense of depth by incorporating the lighting while displaying the piece. A real light source interacts with the texture of paint on the canvas to establish the depth in the background.

7 – “a blessing and a curse”

Ink on paper

23×30.5 cm

Oil is a blessing and a curse. It is a huge resource of income that could help build better lives for everyone in oil-rich countries, but that is definitely not the case. Instead, a handful of people control the oil reserves, making millions that fuel their luxurious lifestyles, and are “living the dream”, while the public continues to live in poor conditions. The people who control the oil also tend to control the politics, leading to an endless loop of corruption. The figure in the piece is depicted as a rich Middle Eastern man whose brain has been replaced by an oil pump. As the oil pump works, oil drips out of his mouth to fill a tank. I wanted to represent how the oil-rich people, oblivious to all struggles the other people have, are driven by their lust to earn more through oil.

8 – The House of God

Digital photography (print)

40×30 cm

The concept of religion is an intriguing one, as it exists in some form in every culture in the world. Even if they differ vastly in terms of rituals and obligations depending on the cultural origins, all religions are similar in terms of their social functions. Religion is a comforting concept that tells you that you will be rewarded if you are a good person, gives you a psychological shelter when things are bad and hope that better days will come if you endure the struggles: “Your dreams will come true if you are good enough.” The piece focuses on religion as a shelter that protects people. Written on the sign in front of the First Baptist Church in America, “Mi casa es su casa.” emphasizes this approach that indicates no matter how bad things get, God will protect and comfort you, and you will always be welcome in his house.

9 – The Girl in the Gallery

Digital photography (print)

27x34cm

This piece focuses on the sense of mystery and curiosity we feel when we look at art. Art is not a part of our animalistic nature, but a product of our need to self-express. Therefore, it is not easily recognizable as our animalistic actions. We can easily understand the message a facial expression displays without any other information, but we need more information to process a piece of art, which can be our previous knowledge about a topic. Therefore, everyone can have a different conclusion about what a piece of art expresses. This photograph captures the moment in which someone is trying to process a piece of art. As the secondary audience, we are trying to process not only the piece she is looking at but also her looking at the piece. We do not know who she is, what knowledge she has that connects to the piece, or how her facial expression looks like at that moment. We will never know what goes through her head, but we can keep dreaming.

Gürbüz Doğan Ekşioğlu ile Röportaj

Gürbüz Doğan Ekşioğlu kimdir?

Gürbüz Doğan Ekşioğlu 1954 yılında Mesudiye’de doğdu. Mesleki öğrenimini İstanbul Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksekokulu’nda ( günümüzde Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi ) gördü. 1977 yılından beri karikatür çalışmaları yapan Ekşioğlu, 2006 yılına kadar 23’ü uluslararası olmak üzere, 64 ödül kazandı. Türkiye’de ve yurtdışında pek çok karma serginin yanı sıra, biri New York’ta olmak üzere 9 kişisel sergi açtı. New Yorker dergisinin kapağında üç kez, Forbes dergisinin kapağında ise bir kez çalışmaları yayınlandı. Gürbüz Doğan Ekşioğlu, günümüzde Yeditepe Üniversitesi Grafik Tasarım Bölümü’nde Dr. Öğr. Üyesi olarak ders vermeye devam etmektedir.

Zerda Yaren Kürüm: Ben Tevitöl’den Zerda. Atölye Gezileri’nde bu ay konuğumuz olmayı kabul ettiğiniz için bütün ekibimiz adına teşekkür ederim. 

Gürbüz Doğan Ekşioğlu: Sevgili Zerda, TEVİTÖL öğrencilerini atölyemde ağırlamak isterdim. Maalesef beklenmedik bir salgınla karşılaştık ve her şey değişti. İnternet aracılığıyla da olsa sorularınıza cevap vermeye çalışacağım. İlgi alakanız için çok teşekkür ederim. Ayrı ayrı sevgilerimi, selamlarımı ve başarı dileklerimi iletirim.  Ayrıca bu iletişimi benimle sağlayan değerli hocanız Kamber Bey’e çok teşekkür eder, ona da sevgi ve selamlarımı iletirim. 

ZYK: Sanata olan ilginiz ne zaman başladı, sanatsal gelişiminiz üniversiteye geçene kadar nasıl oldu? 

GDE: Hatırlayabildiğim kadarıyla ilkokula gitmeden önce yaklaşık 6 yaşında olmam gerekir köyde çamurdan formlar, insan kafaları, gövdeleri yapardım. İlkokula gittiğimde ise defter kenarlarına resimler yapmaya başladım. Resim dersinde sınıf içinde güzel resim yaptığım iyice belirgin hale gelmişti. Ortaokul-lise yıllarında resim yapma konusunda çok zaman ve emek harcadım. Örneğin oynamak değil de resim yapmak beni mutlu ediyordu. Bu yüzden zamanımın büyük bir kısmını resim yaparak geçirdim. Bu arada sanatla ilgili elime geçen bütün sanat yazılarını okudum. Sevdiğim resimleri keserek biriktirdim. Bu dediklerimin özeti hangi alana yeteneğimiz, ilgimiz varsa o alana yoğunlaşmanız gerektiğidir. Uğruna zaman harcadığımız her şey bize karşılığını verecektir. 

ZYK: Öğrencilik yıllarınıza göre grafik tasarımı eğitimi nasıl değişiyor? Bu değişim sizi ve eserlerinizi etkiledi mi? Nasıl etkiledi? 

GDE: Benim hayalim küçüklüğümden beri ressam olmaktı. Güzel Sanatlara girerken Grafik bölümünü tercih etmemi öğütlediler. Grafik bölümüne girdiğimde ressam olup olmayacağımı bilmiyordum. Oysa grafik; herhangi bir düşünce, duygu ve kavramı görsel olarak ifade etmek için kullanılan bir alanmış. Resim değil de resimden de yararlanarak tasarım yapmakmış. Ben resim konusundaki yeteneğimi ve ressam olmak hayalimi grafik bölümünde illüstrasyon dersi ile (resim yaparak bir düşünceyi, kavramı anlatmak) birleştirerek enerjimi bu alana verdim. Bu nedenle çalışmalarım hem resim gibi güzeldir ve bakıldığında bir düşünceyi anlatır, bakan kişiye bir şey söyler, yol gösterir, çözüm önerir. 

ZYK: Sizce görsel sanatların başka bir dalında bu kadar başarılı olabilir miydiniz? Grafik Tasarımını diğer alanlardan ayıran ne idi? 

GDE: Eğer grafik tasarım bölümüne değil de resim bölümüne girseydim yine çok iyi bir ressam olurdum diye düşünüyorum. İlk olarak çalışmayı seviyorum. Çalışmak bence en büyük yetenektir. 39 yıllık üniversitede hocalığımda edindiğim deneyim; çok yetenekli ve tembel öğrencilerimin zaman içinde başarısız, yeteneği sınırlı ama çok çalışkan öğrencilerimin zaman içinde çok başarılı olduklarını gösterdi. İkinci olarak ise yeteneğim olan bir alanda eğitim gördüm, bu alanda seçim yaptım. Grafik bölümünü seçmem güzel tesadüf oldu çünkü yaratıcı ruhumun ve mizah yeteneğimin olması bu alanda uluslararası bir kariyerimin olmasını sağladı .

ZYK: Bir sanatçı olarak ne tür zorluklar yaşadınız? Yurt dışına açılma süreciniz nasıldı?    

GDE: Grafik tasarım sipariş üzerine bir yazının yanında, bir dergi ve kitap kapağında daha çok dekoratif olarak kullanıldığı için ekonomik karşılığı çok azdır. Ayrıca resim sanatı için illüstrasyon 2. veya 3. sınıf bir iştir. Örneğin ressamın tek bir işi 30 bin tl ediyorsa iyi bir illüstratörün bir işi çok daha az para karşılığı değer bulur. Bu nedenle illüstratör çok iş üretmeli, çok çalışmalıdır ki topladığı toplam para onu geçindirebilsin. İllüstrasyonun sanat alanında geride görülmesi ve maddi karşılığının azlığı zor taraflarıdır. Grafik tasarımın iletişim alanlarından biri olan uluslararası karikatür (İllüstrasyonda süslemecilik, renk, perspektif, çizgi gücü gibi elemanlar öndedir; karikatür çok sade ve çizgiyle çok hızlı üretilir ama bir olaydaki çelişkiyi zekice anlatır.) yarışmalarında çok ödül aldım, bu yarışmadaki jüri üyelerinin önerisiyle yurt dışı ilişkilerim başladı ve kabul gördüm.

ZYK: Sizden iş isteyenler sizi bir sanatçı olarak mı yoksa bir iş ortağı olarak mı görüyorlar? 

GDE: Resim galerisinde işlerimi satın alanlar beni sanatçı olarak tercih ederler. Yayın ve reklam alanında tercih edenler de onların bana verdikleri konuyu güzel ve etkili ifade edeceğim için tercih ederler.

ZYK: Tekniğiniz kariyeriniz boyunca nasıl şekillendi? 

GDE: Tekniğimin oluşması Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek okulundaki (şimdiki Marmara Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi) eğitim sırasında ortaya çıkmıştı. Zaman içinde üzerine gittikçe gelişti. Kariyerim işlerimin yaygınlaşmasıyla oluştu. İnternet sayesinde çok yere ulaştım. İnternetin çok etkisi oldu. 

ZYK: Sizin için teknik mi daha önceliklidir yoksa fikir mi?

GDE: Teknik de %100 olmalıdır, fikir de. Yani %200’lük bir sonuç elde etmeliyim ki (gerçek dışı bir izah bu) işim tam olsun.

ZYK: Son olarak Grafik Tasarımı okumak isteyenlere tavsiyeleriniz nelerdir?  

GDE: Sadece grafik tasarım alanı için değil, bütün meslekler için önerim şunlardır ki; öğrenci hangi alana ilgi duyuyor, hangi alanda yeteneği var, kişi önce bunu belirlemelidir. “Bu mesleği seçersem çok para kazanırım” diye düşünmek yerine “Ben bu işi yapmayı seviyorum, bu nedenle sevdiğim alanda eğitim almalıyım” demesi gerekir. Grafik tasarımı da iyi araştırıp bu işi yapmak istiyorum diyen olursa o zaman seçmelidir.

Seydi Murat Koç ile Röportaj

Seydi Murat Koç kimdir?

Seydi Murat KOÇ 1981 yılında Akşehir’de doğdu. 1998 yılında girdiği Marmara Üniversitesi Resim Ana Sanat Dalı’ndan, 2002 yılında mezun oldu. 2006 yılında aynı üniversitede yüksek lisans eğitimini tamamladı. Halen Doğuş Üniversitesinde öğretim görevlisi olarak çalışmaktadır. Bugüne kadar 15 kişisel sergi gerçekleştirdi ve 150’nin üzerinde ulusal ve uluslararası sergide yer aldı. RH+sanat Dergisi “2005 Yılı Genç Ressamı”, 2010 yılı 70. Devlet Resim ve Heykel Yarışması Başarı Ödülü gibi ödülleri içeren 18 ödüle layık görüldü. Seydi Murat Koç, çalışmalarını İstanbul-Moda’da bulunan özel atölyesinde sürdürmektedir.

 Ödül Muslu: TEVİTÖL Atölye Gezileri’nin şubat ayı konuğu Seydi Murat Koç ile birlikteyiz. Bizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz.

Seydi Murat Koç: Siz de hoşgeldiniz. Tabii böyle bir projede yer almak çok güzel, bir sanatçı olarak da beni seçtiğiniz için ayrıca teşekkür ederim.

ÖM: Biz teşekkür ederiz. Öncelikle sanata ilginiz ne zaman başladı, sanatsal gelişiminiz üniversiteye geçene kadar nasıl oldu? Akşehirde doğdunuz, küçük bir ilçeden gelip İstanbul gibi büyük bir şehirde sanat yapmak nasıl bir süreçti?

SMK: Benim için kolay bir süreç olmadı tabii ki. Zaten bir şekilde okuldaki eğitim ile beraber temelleri daha yeni oluşturmaya başlamışken bir yandan da çok uzak olduğum bir terminoloji öğreniyordum. Lisede sadece iyi resim yaptığım ile ilgili fikirlerim vardı, onlar da etraftan duyulan düşüncelerdi. Ancak tam olarak bu işe başlamamı İsmet Hocam’a borçluyum. İsmet Hocam Akşehir’de “Seçenek Resim Atölyesi”  isimli bir kurs açmıştı ve ben o atölyede yetiştim. İlk klasik müziği orada dinledim, 1998 senesinde, ilk rönesans sanatçılarıyla, ilk yüksek rönesans eserleriyle orada karşılaştım. Benim için bu küçük şehire karşın büyük bir şanstı İsmet Hoca’nın olması. Akşehir Lisesi mezunuyum ve mezun olurken İsmet Hoca ve Saadet Hoca ile tanıştım. Bir anda bambaşka bir açı ile etrafa bakmaya başladım. Onlardan kazandığım vizyon ile yapacağım tek şey artık sanat ile ilgili bir alanda devam etmekti. Resim bölümünü istiyordum ve Marmara Üniversitesi’ni kazandım. 1998-2002 yılları arasında ilk lisans eğitimimi, 2003-2006 yılları arasında ise yüksek lisans eğitimimi tamamladım. Yüksek lisansımı iki üniversitede tamamladım, Marmara Üniversitesi’nin yanında bir de Mimar Sinan ayağı vardı. Şu anda ise Doğuş Üniversitesinde eğitim görevlisiyim ama bunun yanında profesyonel olarak da sanatla iç içeyim. Onunla yaşamayı, hayatımın önemli bir kısmını, inşallah daha da fazlasını, onunla geçirmeyi diliyorum. Benim İsmet Hoca ile tanışmam tabii ki bir şans. Onun neticesinde de İstanbul’a gelmek daha da büyük bir şans. İstanbul’u seçmemin sebebi tamamen sanatla iç içe olan bu metropolde kendimi gösterebilmekti. Mücadelem 1998’de Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Eğitim Bölümünde başlamış oldu.

ÖM: Hayatınızı sanattan kazanmaya çalışırken nasıl bir yaşam sürdünüz? Profesyonelliğe geçişiniz ne zaman oldu?

SMK: Profesyonel resme geçiş aslında çok iddialı ve geniş bir söz ama serüvenimin başlangıcı tabii ki çocukluğumda başlıyor. Ancak üniversite ile başlayan süreçte, ikinci sınıfta benim için artık bir sanatçı olma yolu başlamış oldu. Buradaki serüvende, benim kendime inanmama ve güvenmeme en çok sanat aktiviteleri yardımcı oldu. Bunların en büyük örneklerinden birisi sanat yarışmalarıydı. Sergiler ve bu tür diğer etkinliklere katılma fırsatlarını yarışmalar ile kazandım ben. Üniversite 2. sınıftan itibaren yarışmalara girmeye başladım. Öncelikle öğrenciler arasında yapılan yarışmalara girmeye başladım, bu yarışmalar bana büyük bir azim ve keyif veriyordu çünkü iş üretmek için bahanem vardı. Bu mücadelenin içerisinde kalmak tabii ki kolay değildi. Maddi zorlukları bir kenara bırakıyorum, manevi olarak da bir şekilde resimlerin oluşması ile ilgili büyük bir ‘gaz’ vardı. Yarışmalara katılmamın sebebi ise açıkçası verilen ödüllerdi çünkü geçimimi de sağlıyordum orada. Aynı zamanda çok genç bir sanatçının bir anda bir galeriye kabul edilmesi çok zordu ancak yarışmalar sizin için bir olanak sağlıyordu ve o yarışmalar ile beraber gönüllülüğünüz artmaya başlıyordu. Her yarışma beni heyecanlandırıyordu çünkü yarışmanın bir sergisi olduğunda büyük kitlelere kavuşabiliyor olacaktım. Bütün yaşam kurgumu aslında sanat ile bütünleştirdim. Eğer altında barınacak bir çatım olmasını istiyorsam önce hep bir atölye fikri olarak bu mekanı düşündüm. İkinci planımda yaşam vardı. Yani önce atölyeyi kuruyordum daha sonra içinde nerede yaşayabilirim diye düşünüyordum. Sanatın hayatımda ne kadar yer kapladığı burada da belli oluyor. 

ÖM: Tekniğiniz kariyeriniz boyunca nasıl şekillendi?

SMK: Ben çok araştırmacı bir yapıya sahibim, bugüne kadar 14 farklı konsept üzerinden işler ürettim ve bunların neredeyse yarısı biraz daha teknik ağırlıklı işlerdi. Mesela özgün baskı ile ilk tanıştığımda benim resmimi çok büyük oranda etkilemeye başladı. Hatta resmimdeki grafiksel dil özgün baskı ile varolmuştur. Birçok baskı çeşidini içeren bu süreçte ben bu yöntemlerin çoğunu tuvale müdahale olarak yapmaya başladım. Tekniksel anlamda ilk müdahale ettiğim şey linoldü çünkü çok pratik ve çok kolay bir malzemeydi. Linolü ise kağıda basmak dışında tuvale basmaya başladım, beze basmaya başladım. Hatta bezden önce perdeye basmaya başladım. Stor perdeler benim sanatım için birer yüzey oluşturmaya başlamıştı. Tuval üzerinde ilerledikçe bu baskı serigrafi olarak gelişti ve daha sonrasında da dijital olarak devam etti. O dönemde peinture ile baskıyı birleştirmaye başlamıştım. Ardından bu dil iyice yalınlaşarak illüstratif ögelere yaklaştı. Sıçramalar serisinde tamamen découpe edilmiş realist bir figür vardı ve bu seride illüstrasyonu görebiliyorduk. Arkaplanda tamamen resimsel bir doku, üzerine ise tamamen grafiksel, keskin köşeli, kenarları kesilmiş bir figür vardı ve bunun yanında tuvalde de oynama yapmıştım. Sıçramalar serisi ile tuvalin altını bükmeye başladım. Tuvalin alt kısmı eğiliyordu çünkü o sıçrama etkisini veren faktör bu oluyordu ve aynı zamanda siz 2. boyuttan 3. boyuta geçmiş oluyordunuz. Vertio serisinde ise découpe edilmiş bazı alanlar vardı. Bu tip alanların üzerinde tuvali gerip boyamaya başlamıştım. Bu yüzeylerde ilk olarak mimari dokular ortaya çıkmaya başladı çünkü o katlanmış izler, duvar ve beton aralarındaki sınırlar, köşeler en iyi décupe ile verilebiliyordu. Bir binanın kütlesel varlığını yansıtabilmek için tamamen dış etkenlerden ve formdan kurtarıp découpe etmeye başladım. Bu alanda baskı ile başlayan şey, üç boyutlu tuval yüzeyi ve iyice sterilize edilmiş découpe edilmiş tuval yüzeyi ile devam etti. Serüvenim en son bu durumda.

ÖM: Sizin için teknik mi daha önceliklidir yoksa fikir mi? İşlerinize önce hangisi ile başlarsınız?

SMK: Fikir tabii ki daha önce gelir. Benim, dediğim gibi, işlerim 14 farklı konsepte ayrılmıştır. Bunlar yaklaşık iki yıllık değişimlere tekabül ediyor. Hep önce fikir geliyor. Aslına benim fikir bulma sürecim tamamı ile biriktirmek ile alakalı bir süreç. Ben fikirleri biriktiriyorum ve gerektiği zaman kendileri bir şekilde bir önceki konsepte dayalı olarak ortaya çıkıyorlar. Yani benim şu anda yapacağım, ileride yapacağım, en 5-6 konseptim belli oluyor ve bu bir sosyo-politik durum, düşünce ve bununla ilgili analitik sentezler ile beraber yaptığım şeyler. Yani fikirsel bir boyutta barınıyor hepsi. Daha sonrasında o fikri gerçekleştirmek için bir önceki seriye paralel bir geçiş -çok yumuşak da olmayabilir bazen sert geçişler de oluyor- ile teknik kısma kafa yoruyorum. Eğer teknik kısım ile ilgili bazı değişkenler varsa bazen konsept değişebiliyor da. Ya da fikir aşamasında oluşmuş bir şeyin teknik ile birleştiği anda verdiği sonuç o anki denemelerimde bir problem ile karşılaşıyorsa, bir anda tekniği de farklılaştırabilirim ya da o eskiz biriktirdiğim konseptlerden bir başkasına ilham vermiş oluyor. Size burada hızlı bir örnek göstereyim. Burada bir sonraki serinin denemeleri var ancak bu seri çıkacak mı çıkmayacak mı ben de bilmiyorum. Bunun nasıl sonuç vereceği ile ilgili bazı fikirler edinmek için o düşündüğüm, biriktirdiğim konulardan birisini hayata geçirdim. Burada beni farklı bir noktaya da çekmeye başladı eser, bir de onu deneyeceğim. Eğer bu ikisi arasındaki geçiş ile ilgili problemleri/sorunları çözersem, birisine karar verip devam edeceğim. Ancak kavram aslında aynı kavram, değişmedi. Fazlasıyla analitik anlatıyorum ama ben zaten aynen bu şekilde bir problemi çözermiş gibi çözüyorum işleri. Belli bir matematik üzerine ilerliyor. Tasarlanmış/kurgulanmış da diyebilirsiniz, evet bir seri gerçekten tasarlanmış ve kurgulanmış ve belirli bir kavram çerçevesinde oluyor. Bu eserleri yerleştireceğim mekanın ve açacağım serginin dahi şimdiden planını yapmış bulunuyorum. Onun için bende tesadüfler çok nadir. Bu bahsettiğim denemelerimde bazı tesadüfler var ve bu tesadüflerin hepsini bulduktan ve harmanladıktan sonra geriye kalanlar tamamen kurgu oluyor. Asıl sancı şu anda çektiğim sancı aslında, bu iki aylık süreçten sonrası en keyifli yeri çünkü teknik açıdan -ya da boyama, peinture, kıracağım, dökeceğim, yapıştıracağım, birleştireceğim- ne yapacaksam o geliyor. Onlar benim için en güzel aşamalar. Şu anda bir doğum sancısındayım aslında.

ÖM: Şimdi Doğuş Üniversitesi’ndesiniz, öğrencileriniz ile olan etkileşiminiz sanatınızı nasıl etkiledi veya etkiliyor?

SMK: Ben Doğuş Üniversitesinde Resim Bölümünde araştırma görevlisi olarak işe başladım, şimdi ise öğretim görevlisiyim ve resim bölümünün yanında grafik tasarımda da eğitim veriyorum. Benim üniversite ile ilgili düşüncem üniversitenin bir buluşma ortamı olduğu yönünde. Bu aktif ortamdan hiç ayrılmadan, belki 7/24 atölyemde çalışabilirim. Kendimi inzivaya çekip bir şekilde konsantre olup kendimi aktarabilirdim ama bir kısır döngü olacağını düşünüyorum ve benim aktif bir alana ihtiyacım var. Bu tabii ki sanat piyasası olabilir: aktif bir sanat ortamı, gezilen sergiler, buluşmalar, açılışlar, arkadaşlarımın sergileri… Bana bir şekilde enerji veren, kendimi yenilememi dürtükleyen şey öğrenciler aslında. Buluşma alanı olarak tanımladığım üniversite, benimle seni buluşturan, benimle öğrenciyi buluşturan, hocayla hocayı buluşturan, hocayla dışarıdan insanları da buluşturan, kısacası insanla insanı buluşturan bir alan. Daha doğrusu bunu yapan alanlardan sadece birisi. Eğitim tabanlı olduğu için de tabii ki keyif alıyorsunuz. O buluşma anını ben nasıl kazanıyorum? Bana her yeni öğrencinin bir problem ile gelmesi sayesinde. Yeni bir problem olduğuna her seferinde yepyeni bir şeyi çözmekle uğraşıyorsunuz ve kendinizi ‘upgrade’ etmiş oluyorsunuz. Ben bu ‘upgrade’lerden çok hoşlanıyorum ve her zaman kendimi güncel ve yeni tutuyorum. Tabii ki bu global dünyanın içerisinde edindiğimiz bilgiler var ama sıcağı sıcağına paylaşıp oradaki sinerji ile birleştirip, asıl problemi hemen canlı bir şekilde görüp onunla beraber çözmek benim için üniversitenin tanımı ve ben ders vermeyi de üretmek kadar önemli buluyorum. Zaten akademide benim şu anda bir atölyem var. Burası da benim üretim alanım ve öğrenciler de beni üretirken görüyorlar ve onlar da üretebiliyorlar. Böylesine etkileşimli bir alanda olduğumda benim üretkenliğim de aslında pekiştirilmiş oluyor. Bazılarının “Hem hocasın hem de nasıl resim yapabiliyorsun?” gibi sorularına bu da cevap olmuş oluyor çünkü zaten burada da atölyem var. Her gittiğim yere atölyeyi götürüyorum ve beni de başkalaştırmış oluyor aslında her yerde başladığım resimler farklı. Bu da beni sıcak ve dinamik tutuyor. Herhalde üniversitede olmadan yapamam, en azından bir ucundan temas etmem lazım. Örneğin bir ders vermem lazım çünkü oradaki beslenme kaynaklarımı böyle pekiştirmem lazım diye düşünüyorum. 

ÖM: Sanatla ilgilenen gençlere ne tavsiye verirsiniz?

SMK: Şu anda yetişen nesile çok güveniyorum. Acayip bir beyin var ve acayip bir yetenek var. Bunların arasında Mamut Art ve Base gibi çok önemli etkinlikler var örneğin. Bizim dönemimizde olan yarışmalar şu anda inanılmaz fuar etkinliklerine döndü ve buradaki gençler dünya sanatçıları ile karşılaştırıldığında hiçbir eksiğimiz yok. Gayet müthiş bir genç kitle yetişiyor ve bunun da farkında. Bu beraberlik internet ile beraber ve globalleşen dünya ile beraber herkesin istediği kaynağa ulaşabilmesinden kaynaklı. Tabii ki Türkiye’nin ekonomisi, sosyo-politik durumları ile ilgili, sanata karşı bakışı ve duyarlılığı ve bazı stratejik yanlışlıkları ile ilgili problemlerimiz her zaman vardı, şu anda da var. Çözülemeyecek problemler değil ancak önümüzde biraz yol var. Bu yolda azimle yürüyen genç sanatçılar var ve son derece de iyiler. Ben çok umutluyum. Onlara bir önerim yok, zaten biliyorlar ne yapacaklarını ve kendilerini farkındalar, çalışıyorlar. 

ÖM: Tekrar teşekkürler bizi kabul ettiğiniz için.

SMK: Ben teşekkür ediyorum. İyi ki geldiniz. 

Ocak ve Şubat Aylarının Teması “UYKU”

TEVİTÖL Görsel Sanatlar Kulübü olarak düzenlemeye başladığımız okul içi aylık resim yarışmamızın Ocak ve Şubat 2020 teması “Uyku” oldu. “Yaratıcılık”, “Teknik”, “Mansiyon” ve “Sergileme” ödüllerimizi cuma töreninde dağıttık.

Ödül alan öğrencilerimiz.

Yaratıcılık: Zeynep Sunay

Zeynep Sunay, 10.sınıf

Teknik: Bengisu Üstüntaş

Bengisu Üstüntaş, 11. sınıf

Mansiyon Ödülü: Dolunay Taşdemir

Dolunay Taşdemir, 9. sınıf

Sergileme: Eren Akbaş

Eren Akbaş, 10. sınıf

Yarışmamıza katılan bütün öğrencilerimize teşekkür ediyor, kazananlarımızı tebrik ediyoruz. Mart 2020 yarışmamıza “BIYIK” temalı eserlerinizi bekliyoruz.

Selahattin Yıldırım ile Röportaj

Selahattin Yıldırım kimdir?

1960 yılında Sivas’ta doğdu. 1984’te Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Resim Bölümü’nden mezun oldu. Aynı yıl İstanbul’da atölyesini kurarak çalışmalara başladı.1989-1999 yılları arasında Almanya, Hollanda, Belçika, İngiltere ve İtalya’da çeşitli müze, galeri ve fuarlarda görsel araştırma-inceleme gezileri yaparak, resim çalışmalarında bulundu. Sanatçı, halen profesyonel olarak çalışmalarını İstanbul Kalamış’taki atölyesinde sürdürmektedir.

Dilara Lâl Altaylar: TEVİTÖL Atölye Gezileri’nin ocak ayı konuğu Selahattin Yıldırım ile beraberiz. Davetimizi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederiz.

Selahattin Yıldırım: Ben teşekkür ederim bana bu değeri verip böyle bir söyleşiyi gerçekleştirdiğiniz için. Hoşgeldiniz!

DLA: Sanata ilginiz ne zaman başladı ve üniversiteye gidene kadar nasıl gelişti?

SY: Şöyle ki, sanat doğal olarak her insanın çocukluğundan itibaren ilgi duyduğu bir alan ama bu “sanatla uğraşma ya da sanat yapma” süreci çok farklı gelişen bir süreç. Ben de her çocuk gibi çocukluğumda, ilkokul-ortaokul sıralarında, resim yapıyordum fakat beni motive eden şey daha çok ağabeyim idi. O amatör olarak yoğun bir şekilde resim yapıyordu. Biraz da ona özenerek başladım resim yapmaya. Ortaokuldaki resim öğretmenimin de yönlendirmesi ile daha da ilgim artmaya başladı ve lise bittikten sonra bir seçim yaptım, resim okumayı tercih ettim. O günden bu güne de profesyonel olarak, ressamlığımı sürdürüyorum. 

DLA: Eğitim fakültesi mezunu olmanızın sanatsal gelişiminize olumlu ve olumsuz etkileri nelerdir?

SY: Eğitim fakültesi aslında öğretmen yetiştiren bir okul dolayısıyla daha çok meselenin teknik yanını, eğitim yanını öne çıkartan bir yapısı var ama sonuçta bütün temel sanat eğitimini, diğer okullar ve güzel sanat fakültelerinde de almak durumundasınız. Eğitim fakültesinin, öğretmen de yetiştirdiği için daha çok el becerisini geliştiren, teknik olarak bir çok meseleyi çözmenize yardım eden bir eğitim sistemi var. Çok basit bir şey söyleyeyim, bugün güzel sanatlar fakültelerinden mezun olan birçok insan kağıt kesmeyi bile doğru düzgün beceremez ya da bilmez. Bir tuval yapmayı, astar atmayı vs. Eğitim fakültesinin avantajı bu oldu benim için, o el becerisini geliştiren, pratik çözümleri geliştiren bir eğitim sistemi var. Onun bir faydası oldu diyebilirim. Onun dışında eğitim olarak diğer yerlerden çok farklı bir sanat eğitim sistemi yok.

DLA: Eğitim fakültesinden mezun olduktan sonra hayatınızı sanattan kazanmaya çalışırken nasıl bir yaşam sürdürdünüz?

SY: Bütün sanat dalları için geçerli olan zorluklar var. Ben mezun olduktan sonra başka da bir iş yapmadan, direkt atölyemi kurdum ve profesyonel olarak çalışmaya başladım. Tabii bunun getirdiği farklı zorluklar var. Direkt olarak buradan para kazanmak, hayatımı sürdürmek çok kolay bir şey değil, yeni mezun sonuçta kimsenin tanımadığı, bilmediği bir insansınız. Kiranızı ödeyeceksiniz, hayatınızı sürdüreceksiniz. Bu açıdan zor tabii ki, profesyonel olarak sürdürmek çok zor. Bütün sanat yapan insanların karşılaştığı zorlukları ben de yaşadım tabii. Sıkıntılar yaşandı ama sanat yapmak da biraz böyle bir şey, o bedelleri göze almak demek. O bedelleri göze almadan zaten bir şey yapamazsınız, o bedeli ödemek zorundasınız. “Ben önce bir şeyler yapayım paramı kazanayım, ondan sonra da sanat yaparım.” gibi bir şans yok. O bedeli, sıkıntıları yaşayacaksınız, öyle de sürdüreceksiniz. Başka da bir seçenek yok.

DLA: Tekniğiniz hayatınız boyunca nasıl değişti? 

SY: Resim sadece okulda öğrenilen bir şey değil; çalışarak, yaparak yaşadığınız sürecin tümünde öğrendiğiniz bir şey. Seksen yaşına da gelseniz hâlâ öğreniyorsunuz, dolayısıyla bütün gündemi takip etmek, dünya sanatını takip etmek, gelişmeleri takip etmek, değişimleri takip etmek ve buna göre bir konum almak gerekiyor. “Bir tekniğim var, bir tavrım var ve bunu ölene kadar sürdüreceğim” diye bir şey yok. Her an yeni bir şey öğreniyorsunuz, her an bir şeyler değişiyor; teknikler değişiyor, malzemeler değişiyor, bakış açısı değişiyor… Elbette ki bizim sonuçta sanatçı olarak bir perspektifimiz var, dünyaya bakışımız, algılayış biçimimiz, kavrama biçimimiz var. Bunu bazen sanat dünyasındaki gelişmeler, değişmeler etkileyebiliyor. Hem sizi geliştiriyor hem değiştiriyor. Yani bu sürekli öğrenilen bir şey, bir noktada kalmıyor. O yüzden de ben her seferinde şunu söylerim: “Üslup denilen şey sanatçı için bir dayatmadır. Çok da gerekli olan bir şey değildir. Üslup size dayatılan, sizi bir kalıbın içerisine sokan, ‘Evet sen busun, böyle şeyler yapmalısın.’ diyen bir şeydir. O yüzden ben bu üslup lafına hep karşı çıkmışımdır. Çok özel, önemli bir şeymiş gibi algılanır ya da lanse edilir. “Baktığımda 100 metreden senin resmini tanırım.” sözüne karşıt yarın ben bambaşka bir şey yapabilirim. Dönüştürebilirim, geliştirebilirim. Sonuçta ben sadece piyasaya resim yapmıyorum, kendime ait bir şey yapıyorum. Bu yüzden hiç umrumda değil üslup, her an daha değişik, daha farklı bir şey yapabilirim. İşin doğrusu beni çok fazla ilgilendiren bir şey değil teknik, tavır vb. Ayrıca yapmak istediğiniz şey sizi başka bir şeye yönlendirebiliyor. Bir resim yapıyorsunuz, o kendisi başka bir teknik veya malzeme isteyebiliyor. Bazen sizi yaptığınız iş veya tuval yönlendirebilir. Yani başladığınız o noktadan, çok başka bir noktaya gelebilirsiniz.

DLA: Sanata yaklaşımınızı etkileyen bir sanatçı veya sanat eseri oldu mu?

SY: Elbette öğrenciliğimizden itibaren yüzlerce, binlerce sanatçı ve onların işleriyle karşılaşıyoruz, onları inceliyoruz ki eğitim sistemimizde bu böyle devam ediyor. Etkilendiğimiz sanatçıları takip ediyoruz, etkilenmeye devam ediyoruz. Olgunlaşma süreci zaten böyle bir şey, öğrenerek gidiyorsunuz. Öğrendikçe de ilgi alanlarınız ve yapmak istediğiniz şeyler olgunlaşıyor, gelişiyor. Bu açıdan elbette ki onlarca etkilendiğim ressam var. Onlardan birçok şey almışımdır, öğrenmişimdir. Ancak en çok etkileyen derseniz, belki de benim hayatımda dönüm noktası olabilecek ressam George Baselitz diyebilirim. O kuşağın özellikle Alman ekspresyonistlerinden çok etkilendim, öğrenciliğimden bu yana ekspresyonist resim ilgimi çekmiştir. Resimlerim de biraz o yöne doğru evrilerek gitti. Bu da böyle devam ediyor.

DLA: Sanat ile ilgilenen gençlere ne tür tavsiyeler verirsiniz?

SY: Pek tavsiye vermiyorum ancak şöyle söyleyeyim, sanat bedeli olan bir şey. Sanat üretmek ve sanatla yaşamanın elbet bir bedeli vardır. Hiçbir şey güllük gülistanlık değil, belki birçok alanda böyledir ama, özellikle sanat alanında, resim alanında bir bedel ödemeden bir yere gelmek çok zor bir şey. Nedir bu bedel? Sıkıntıları da yaşayacaksınız, yoklukta da yaşayacaksınız. Belki şansınız çok yaver gider ama genelde böyledir. Çünkü ressam olma süreci, sanatçı olma süreci, çok kısa bir süreç değil. Sonuçta dışa dönük bir şey yapıyorsunuz, başkalarının izleyeceği, göreceği, bakacağı şeyler yapıyorsunuz. Bu bir süreç gerektiriyor; tanınmanız, olgunlaşmanız, bir imza sahibi olmanız… Uzunca bir süreç alıyor bunlar ve daha sonrasında ‘belki’ para kazanıyorsunuz. Bu yüzden de büyük hayallerle yola çıkmak çok doğru değil çünkü sonuçta ne olacağı belirsiz bir alan. Benim üniversitede bir hocam şöyle bir şey söylemişti bir sohbet sırasında: “Seksen yaşına gelip, geriye baktığında belki de hiçbir şey yapmamış olduğunu fark etmektir ressam olmak.” Çok düşünmüştüm bu ne demek diye. Sonrasında anlıyorsunuz ki sonu belli olan bir iş değil, bu söylenmeye çalışılıyor. Bir ömrü boşa da harcamış olabilirsiniz ressam olabilmek için ya da çok iyi şeyler da yapabilirsiniz. Ancak temel olan bir şey var, o da çalışmak. İnatla, sabırla, çok büyük beklentilere girmeden çalışmak çünkü kendinize ait bir şey yapıyorsunuz. İnançla kendine ait bir şeyler yaratma eylemi sanat aslında. Kendiniz için yaparken de olsa bir şeyler üretebiliyorsanız, bu kadardır sanat.

DLA: Tekrardan bizleri kabul ettiğiniz, bu güzel röportaj için çok teşekkür ederiz.

SY: Ben teşekkür ederim, ayağınıza sağlık. Sitenizi de inceledim, ciddi profesyonel işler yapıyorsunuz, ellerinize sağlık. Tekrar ben de geldiğiniz için teşekkür ederim.