Rugül Serbest ile Röportaj

Rugül Serbest Kimdir?

İzmir doğumlu Rugül Serbest, 2012 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Resim bölümünde lisansını tamamladı. Ardından 2019 yılında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Resim Bölümünde yüksek lisansını tamamlayan sanatçı çalışmalarına İstanbul’daki atölyesinde devam etmektedir. Resim ve heykel alanında işler üreten Rugül Serbest ulusal ve uluslararası birçok etkinlikte yer almıştır. Sanatçının on adet ödülü bulunmaktadır, bunlardan bazıları: 2019- “Her Şey Seninle İlgili” Solo Sergi, Atelier Marvy, İzmir; 2018- Turkish Contemporary Art Exhibition, AB Gallery, Seoul, Korea; 2017 – XI. Uluslararası Floransa Bienali – Floransa, İtalya; 2016- “Nuri İyem Resim Ödülü” Evin Sanat Galerisi – İstanbul; 2016 -73.Devlet Resim ve Heykel Yarışması, Resim Başarı Ödülü – Ankara; 2012 – “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Ulusal Resim Yarışması” 1.lik Ödülü – İzmir.

Ümran Zeynep Bakar: Bir sanatçı olarak kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz, sanatçı kimliğiniz ve yarattıklarınız arasında nasıl bir bağlantı kuruyorsunuz?

Rugül Serbest: Ben resimlerimde kendi yüzümü ve bedenimi kullanıyorum. O yüzden yarattıklarım ve ben diye bir şey yok. Sanatım sayesinde veya onun aracılığıyla kendime dışarıdan bir gözle bakabiliyorum. Kendimi bu şekilde gerçekleştirebiliyorum. Sanat yaşam tecrübemi çoğaltıyor.

ÜZB: Kendinizi ne zaman bir sanatçı olarak tanımlamaya başladınız? Sanata karşı ilginiz ve bu süreç sizin için nasıl ilerledi?

RS: Aslına bakarsanız kendimi hala öyle tanımlamıyorum. Ben resim yapıyorum ve her gün yeni şeyler öğreniyorum ya da bunu için çaba sarf ediyorum. Resim yapmak benim için iç zorunluluk gibi bir şey. Hem eksilten hem de havalara uçuran bir şey. Kendimi bildim bileli bu böyle. Başlangıç noktası yok.

ÜZB: Eserlerinizde genelde yumuşak tonlar ve sakinlik hakim, bunun kullandığınız teknikle bir bağlantısı var mı? Kendi tekniğiniz nasıl tanımlıyorsunuz?

RS: Tekniğim zaman içerisinde gelişti. Bilinçle yapılan bir şey değil. Çizginin ön planda olduğu bir tekniğim var. Gitgide renklerim sadeleşti evet. Soft renkleri seviyorum. Aşırı olan her şey beni itiyor. Renklerde aynı şekilde. Bir renk diğer bir rengin önüne geçmemeli bana göre. Duyguyu olabildiğince yalın haliyle hissettirmeye çalışıyorum

ÜZB: Yeni bir esere başlamadan önce zorluklarla karşılaşıyor musunuz? Başlangıç fikirleriniz, çıkış noktanız ve eserin son haline ulaşma aşamalarınızın nasıl ilerlediği hakkında biraz bilgi verebilir misiniz?

RS: Elbette zorluklarla karşılaşıyorum. Bir resme başlamak benim için heyecan verici bir süreç. Her zaman ilk önce zihnimde tasarlıyorum yapacağım bir resmi ancak sonuç bazen çok farklı olabiliyor. Yani yapacağım bir resim bana da sürpriz oluyor. Ama zaten asıl heyecan verici olan da bu. Ne yapacağını bilen biri için resim bence çok sıkıcı olur. Ben her seferinde kendimi yeniden keşfetmeyi seviyorum. O sancılı süreci yaşamadan resim yapılamayacağını biliyorum ve resmin beni yönlendirmesine izin veriyorum.

ÜZB: Eserlerinizde kendiniz ve bedeninizden ilham aldığınız görülüyor, merkeze kendinizi koyarak iletmeye çalıştığınız mesaj nedir?

RS: Resimlerimde model olarak kendimi kullanıyorum. Çünkü her birimiz bir bedene sahip olarak yaşadığımız dünyaya geliyoruz ve bedenimiz sayesinde ona ulaşabiliyoruz. Benim de herkes gibi kendi bedenimden başka deneyimleyebileceğim bir şey yok. Bu durum beni hep düşündürmüştür. Bir başkası olmak nasıldır? Bir hayvan veya bir böcek ya da doğa olmak, bir bitki olmak nasıldır? Bu soruların cevaplarını resimlerimde sorguluyorum. Resimlerim sayesinde varlığın köklerine, yaşamın o gizemli kaynağına karışmak istiyorum.

ÜZB: Eserlerinizde nesnelerin azlığı dikkat çekiyor, özellikle birkaç eserinizde kedileri kullandığınız görülüyor, bununla neye dikkat çekmek istiyorsunuz?

RS: Evet az şeyle çok şey ifade etmeye çalışıyorum. Az önce de dediğim gibi sadelikten yanayım. Kompozisyonun bütününü öne çıkarmaya çalışıyorum. Resmin yaratıcılığına katkıda bulunmayan her şeyi resmin dışında tutuyorum

ÜZB: Sizin ilham aldığınız ya da örnek aldığınız sanatçılar oldu mu? Yaratıcı düşünce sürecinizde bunların da bir yeri var mı?

RS: Tabii ki sevdiğim birçok sanatçı var. Tek tek isim vermem çok zor ama sevdiğim bir dönemi rahatlıkla söyleyebilirim. Rönesans dönemini ve o dönemin sanatçılarını çok seviyorum ve sanırım kendimi o döneme yakın hissediyorum. Yine de sevdiğim sanatçılara bir isim vermem gerekirse, Fra Angelico ve Sandro Botticelli diyebilirim.

ÜZB: Yakın zamanda “Göl Kenarı” isimli bir kısa filmde rol almışsınız, bu projenin tuval ve boyadan farklı bir yönde olduğu göz önünde bulundurulacak olursa bu rolün sanatçı kişiliğinize bir katkısı olduğunu düşünüyor musunuz?

RS: Film teklifi geldiğinde çok düşünmeden kabul ettim. Farklı deneyimler her zaman ilgimi çekmiştir. Ben resimlerimde bir başkası olmak nasıldır sorusunu sorarken bunu deneyimleyebileceğim başka bir alan çıkmış oldu karşıma. Resmin dışında bunu yaşamak bir başkasına hayat vermek harika bir deneyim oldu benim için ve resmime kesinlikle katkısı olduğunu düşünüyorum.

ÜZB: Genç sanatçılara iletmek istediğiniz bir mesajınız var mı?

RS: Resim uzun bir yolculuktur. Ve bu yolda herkesin yolu ve yöntemi farklıdır. Bu yolculukta merak ve öğrenme tutkunuz varsa, bir resme başlamadan uykularınız kaçıyorsa, tüm zorluklara rağmen resim yapamamazlık edemiyorsanız, kendinizi ve resminizi hep daha ileriye taşımaya çalışıyorsanız, evet doğru yoldasınız. Benim için bir sanatçıdan beklenen en önemli şeylerden biri samimiyet ve doğallıktır. Bu sanat kargaşasında onun gidişatına ayak uydurmadan, içinizden geldiği gibi, dışarıdan gelen seslere aldırış etmeden, içinizden gelen o sese kulak vererek ve asla umutsuzluğa kapılmadan üretmelisiniz. Bunun için bakmak, gözlemlemek hissetmek yeterlidir. Ve gerçekten sevmek.

Değerli paylaşımları için Rugül Serbest‘ e teşekkür ederiz.

Burak Kutlay ile Röportaj

Burak Kutlay Kimdir?

1985 yılında İzmir’de doğdu. Lise eğitimini İzmir Çınarlı Anadolu Teknik ve Endüstri Meslek Lisesi’nde tamamladı. 2003 yılında Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünü kazandı. 2007 yılında Devrim ERBİL’in yanında asistanlık yaptı ve aynı sene Devabil KARA Resim Atölyesi’nden mezun oldu. 2008 yılında Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Resim Yüksek Lisans programına başladı. 2011 yılında “Cumhuriyetten Günümüze Türk Resminde Kent İmgeleri” adlı tezini tamamlayıp mezun oldu. Yurtiçinde birçok karma sergide ve çalıştayda yer aldı. 2013’te “Gümüş Haz”, 2018’de “IN THE LAND of HUMAN” ve 2020 yılında 3. kişisel sergisi “ANTROPOSENTETİK/ANTHROPOSYNTHETIC” ile Londra ve Atina merkezli bir galeride sanal kişisel sergi yarışmasını kazandı. Burak KUTLAY yaşamına ve sanat çalışmalarına İstanbul’da devam etmektedir.

İpek Kasap: Sanata olan ilginiz ne zaman başladı, sanatçı olarak kimliğiniz nasıl bir süreçten geçti?

Burak Kutlay: İlkokulda resim ve müzik ile çok ilgiliydim. Küçük yaşta pek çok ödüller kazandım. Üniversiteye Güzel Sanatlar Fakültesine gitmeye karar verdim. Üniversiteden sonra evrensel bir birey olma, başka kültürleri tanıma, öğrenme ve deneyimleme konusunda kendimi geliştirmeye çalıştım.

İK: Sanatsal tarzınız ve yaratıcı süreciniz üzerinde en çok hangi sanatçıların ve sanat akımlarının etkisi olmuştur?

BK: Empresyonizm ve Amerikan realizmi diyebilirim. Cloude Monet ve Edward Hopper çok etkilendiğim sanatçılar. Modern Sanatın başlangıcı olarak gördüğüm empresyonizm resim sanatı ilkelerine yeni temeller yaratan, insanın gözü ile algıladığı ışık tayfını sorgulayan, resim sanatında forma ve kompozisyona yeni bir bakış açısı kazandıran bilimsel bir akım olarak olarak görüyorum. Öte yandan Amerikan realizmi kurmuş olduğumuz şehirlerde yalnızlaşan insanı tüm çıplaklığı ile gözler önüne koyan, insanın yaşadığı ortamı sorgulatan yapısıyla beni çok etkiledi.

İK: Aldığınız sanat eğitiminden en önemli kazanımınız nedir?

BK: Aklıma gelen her şeyi denemek, denedikçe edindiğim tecrübelerden bilgi birikimi oluşturup onlardan sergi etkinliği düzenlemek ve insanlar ile paylaşmak. Sanat tarihi bana insanoğlunun bugüne kadar özgürlük açısından yazılmış en güzel hayat hikayesi olduğunu öğretti. Marmara Güzel Sanatlar Fakültesi olanakları ile yerli ve yabancı sanatçıları tanımamda, sanat kültürünü öğrenip ayrım yapmadan dünya vatandaşı olmamda büyük katkısı var.

İK: Eserlerinizde sıklıkla kullandığınız içe kapanık kadın figürleri görülmekte, özellikle bu duruşu neden seçtiniz?

BK: Resimlerimde kadın figürlerinin çoğunlukta olması kimlik olarak yaratıcı, doğurgan yapısından kaynaklanıyor.  İnsanoğlunun yarattığı (kurduğu – doğurduğu ) sistemleri anlatması açısından göndermede (metaforda)  bulunuyorum. Çalışmalarıma genel bir çerçeveden baktığımızda insanoğlunun kendi kurduğu sistemlerin içerisinde farkındalıklarını ele aldığım için erkek figürleri de kompozisyona göre kullanmaya özen gösteriyorum.

İK: Bazı resimlerinizde mekan kaotik bir şekilde düzenlenmiştir, bu kompozisyonları oluştururken sizi neler etkiledi?

BK: Maurits Cornelis Escher’in  “We adore chaos because we love to produce order.” “Kaosa bayılıyoruz çünkü düzen üretmeyi seviyoruz.” cümlesini örnek vererek başlayabilirim. İnsan özünde kaosu dengelemeye çalışan, hayatındaki anlamları düzende yaratabilen bir varlık. Sanatçı olarak İstanbul’a ilk geldiğimde devasa bir örüntü, birbiri içerisine karışmış düzen ve düzensizlikleri olan bir metropol  gördüm.   İstanbul’da son 40 senede  belirli bir şehir peyzajı gözetmeksizin bir inşaat durumu söz konusu. Köyden Kente göç etmek zorunda hisseden kitleler ile birlikte düşünülmeden gettolaşmış büyük bir metropolden söz ediyoruz. Bu kaos beni derinden etkiledi. Detaylara önem veren bir ressamım ve aynı zamanda bu detayların kendi içinde genel bir armoni oluşturmasına çaba sarf ediyorum. 

İK: Eserlerinizde mekan olarak şehir öne çıkmaktadır, özellikle insan figürleriyle şehirleri birleştirmenizin sebebi nedir?

BK: Günümüz dünyasına uzaktan bir baktığımızda insanoğlu, küçük bir zaman aralığında tüm dünyayı saran, kendi tabiatından kopmuş yeni sentetik bir düzen inşa etmiş olarak görüyorum. Popülasyon göze alındığında muazzam bir ivme ile dünya nüfusu hızla artmaya devam ediyor. Yuval Noah Harrari’nin HomoDeus kitabında da belirttiği gibi bir insan en fazla hayatında 150 insan ile duygusal ve yaşamsal bağ kurabilme kapasitesinde iken yarattığımız sistemler ile milyarları kontrol etmeye ve denetlemeye çalışıyoruz. İnsanoğlu bu dünyayı sadece kendisi için yaratılmış gibi görüyor. Kendini var eden faunasını hiçe sayarak kendi kurduğu yerleşim yerleri ile diğer canlıların yaşam alanlarını çok ciddi bir biçimde  istila ediyor. Besinlerimizin ciddi bir bölümünü hayvanlar üzerinden sağlıyoruz fakat şehirlerimizi ve popülasyonu daha da büyütmek adına o hayvanların hayatlarını ve soylarını düşünmeden sadece tüketim ürünü olarak görüyoruz. Kurduğumuz büyük metropollerde diğer canlıları ve hayatlarını sadece bir meta haline dönüştürdük. daha sayılacak o kadar şey var ki, yazmakla bitmeyecek kadar hata barındıran bu sisteme bizler metropoller diyoruz. Ve bunu biz insanoğlu yarattı. Bu yüzden insanı ve kurduğu en büyük düzeni anlatan şehir görüntülerini birleştirerek insanı anlatıyorum.

İK: Sergilerinizde eserlerinizin sunumunda nasıl bir yaklaşım izliyorsunuz? Sergilendiği ortamın eserlerinizi etkilediğini düşünüyor musunuz?

BK: Resimlerimi sergilerken özellikle beton ve çelikten binalarda sergilemeye tercih ediyorum. En sade ve en yalın özelliklerdeki mimari yapılarda sergilenmesini tercih ediyorum.  Özellikle son bir yıldır “Abandoned Series” “Terkedilmiş Serisi” adında bir konsept kurmaya başladım. Bu konsept terk edilmiş yapıyı ve alanları ele alıyor. İnsanı var eden doğaya baktığımızda hiç bir canlının veya objenin değersizliğimden veya önemsizliğinden bahsedemeyiz. Doğa adeta bir varoluş arenası gibidir. Her şey bir şey ile etkileşim ve oluşum içindedir. Her zaman bir denge söz konusudur. Enerji çok limitlidir ve dikkatle değerlendirilmesi gerekir. Bu çerçevede çevreme baktığımda bunun hiç de böyle olmadığını görüyorum. İnşa ettiğimiz yapıların çoğunluğu sürdürülebilirliği hiç düşünülmeden yapılıyor. Yapı inşa ederken pek çok konuya dikkat edilmesi gerekiyor. Dünya ülkelerinin çoğunda barınma, mesken problemi varken çok fazla sayıda terkedilmiş alanların olması bana çok ironik geliyor. Bu yüzden sosyal medyada çalışmalarımı  terk edilmiş alanlarda yerleştirmeler yaparak sergiliyorum.

İK: Genç sanatçıların en sık yaptığı hatanın ne olduğunu düşünüyorsunuz? Bu konuda ne gibi önerilerde bulunabilirsiniz?

BK: Sanat adına daha çok LIKE’ın (beğeninin) daha değerli olduğu zannettiğimiz bu sosyal medya döneminde toplumun çoğunluğunun beğenmesine değil kendilerinin fark ettikleri bir durumu nitelik açısından ele almalarını, hiçbir zaman ben bu konuda çok şey biliyorum demeden hayatlarımızın sonuna kadar daha ne bilebilirim demelerini, akıllarına gelen bir düşünceyi bu kadar hızlı yaşadığımız bir çağda  ertelemeden denemelerini, araştırmaktan ve merak etmekten asla vazgeçmemelerini, sanatın sadece çok büyük insanlar tarafından yapılabileceğini düşünmemelerini, yargılamadan samimi bir şekilde her şeyi eleştirebilmelerini, yeteneğin ve kavramsal düşünmenin birbirinden ayrılmadığını ikisinin de çok değerli olduğunu  önerebilirim.

Bu güzel röportaj için Burak Kutlay‘a teşekkür ederiz.

Ferhat Edizkan ile Röportaj

Ferhat Edizkan Kimdir?

3 Ocak 1976 yılında İstanbul’da doğdu. Galatasaray Lisesi’ni bitirdikten sonra Galatasaray Üniversitesi’nde uluslararası ilişkiler okurken ikinci sene okulu bırakıp 1997 yılında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde resim okumaya başladı. Okul devam ederken 2002 yılından itibaren kendi atölyesinde eğitim vermeye başladı. 2017 yılında atöyesini kapattı, şu an kendi projeleri üzerinde çalışmaktadır.

Zeren Ceyda Çalışal: Kendinizi nasıl tanımlarsınız? Ressam, çizer ya da tasarımcı gibi spesifik bir alanınız var mı?

Ferhat Edizkan: Sanırım en uygun tanım, çizer ve eğitmen olur. 

ZCÇ: Sanatla uğraşmaya ne zaman ve nasıl karar verdiniz?

FE: Çocukken çizgi roman okumayı çok severdim. Özellikle Conan, hem hikayesi hem de çizerlerinin kalitesiyle beni çok etkilemiştir. Küçük yaşlardan itibaren, çizgi romanlardan kopya çalışmaları yapmayı ve serbest çizimlerle hayalimdekileri kağıda dökmeyi çok severdim.  Lise biterken aklımda resim okumak yoktu, Galatasaray Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nü kazandım. Ama birinci sınıftan sonra bu alanda mutlu olamayacağımı fark edip resim okumaya karar verdim, ikinci sınıfta Galatasaray’ı bırakıp resim okumak için hazırlanmaya başladım. Karar anım buydu.

ZCÇ: Aldığınız sanat eğitiminden en önemli kazanımınız nedir? Eğitim hayatınızda size yol gösteren sanatçılar oldu mu?

FE: Gerek yetenek sınavlarına hazırlık dönemi, gerek de Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde resim okuduğum seneler için kazanım adına, sadece çok yetenekli arkadaşlar tanıdığımı söyleyebilirim. Eğitim olarak aradığımı bulamadım, kendi kendimi eğittim. Çok yoğun bir şekilde yurt dışı kaynakları takip ettim; kitaplar ve online derslerle kendi ders programımı oluşturdum. Anatomi ve perspektif bilgisini bu programın temeline koyup ilerledim. 

Online derslerini takip ettiğim Glenn Vilppu’nun işine duyduğu saygı, tutku ve samimi paylaşma çabası, benim için en önemli yol göstericilerden olmuştur diyebilirim.

ZCÇ: Tekniğiniz hayatınız boyunca nasıl gelişti ve değişti? Farklı materyallere nasıl geçiş yaptınız? 

FE: Her zaman elimizin altında olan, basit ama çok geniş imkanlar barındıran, resim sanatının başından başlayarak tüm gelişim süreçlerinde kullanılan desen malzemelerine derin bir bağlılığım var;  füzen, özellikle kurşun kalem, tükenmez kalem, mürekkep.  Bunun yanında sürekli yeni malzemeler denemeyi de seviyorum ama sonunda hep kurşun kaleme geri dönüyorum. 

ZCÇ: Eserlerinizde anatomik teknik öne çıkıyor, sizce bunun eserlerinize katkısı ne olmuştur?

FE: Temel bilgiler insanı özgürleştiriyor, anatomi de bunlardan biri. Başlangıçta çok teknik görünen bu bilgide ustalaştıkça, figür çalışırken çizgi giderek daha rahat, akıcı bir hale geliyor. Neredeyse sezgisel bir hale dönüşüp zahmetsiz bir nitelik kazanıyor. 

ZCÇ: Yeni bir esere başlamadan önce nasıl bir düşünce süreciniz oluyor? Fikirlerinizi nasıl ediniyorsunuz?

FE: Çalışmalarımın doğruya en yakın tanımını, desen üzerine denemeler, doğaçlamalar şeklinde yapabilirim. Sürekli bir öğrenme durumundayım; derinleşmeyi, inceleyip bağlantılar kurmayı seviyorum. Eser üretme baskısı yok üzerimde, olabildiğince çok şeyi derinlemesine öğrenip, beynimin bu bilgileri ne şekilde birbirine bağlayacağını görmek için doğaçlama çizimler yapıyorum. Şu ana kadar bu şekilde ilerleyen süreç ileride başka bir biçim alabilir, üzerinde düşünüp uzun uzun çalıştığım bitmiş işler de yapmaya başlayabilirim.

ZCÇ: Hayatınızı sanattan kazanmaya geçişiniz nasıl oldu? Nasıl zorluklarla karşılaştınız?   

 FE: Aslında hayatımı resim satarak ya da ilüstrasyon yaparak kazanmadım hiç, atölyelerin kurslara dönüşmesi konusunda düzenlemeler yapılana kadar atölyemde eğitim verdim. Kurs yapısının resim eğitimine uygun olmadığını düşündüğüm için de o dönem atölyemi kapattım.

Ders vermeye başlamamın hikayesi de;  Mimar Sinan’da okurken, kantinde çizim yapan birini görüp çizimlerine bakmak istememle başlamış oldu. İç mimarlık yüksek lisans öğrencisi Altan Saraçoğulları ile böylece tanıştık, yetenek sınavlarına öğrenci hazırlıyordu benim ise eğitim vermek gibi bir düşüncem hiç olmamıştı. Altan’ın yurt dışında çalışma durumu ortaya çıkınca; o sene sınava girecek öğrencilerine, kalan 3 ay gibi bir dönemde, benim ve iç mimarlıktan arkadaşı Ercin Karsan’ın ders vermesini istedi. Figür konusunda ben, perspektif konusunda da Ercin onlara yardımcı olacaktık. Çok direnmeme rağmen, Altan; Ercin ve benden başkasına güvenemeyeceğini söyleyince sadece o dönem sonuna kadar tamam dedim. Eğitim vermeye bu şekilde başladım ve bir daha da bırakamadım. Henüz okurken eğitim veriyor olmanın sorumluluğu vardı, bu dönem hayatımda hiç olmadığı kadar yoğun çalıştım. Anlatacağım konuları, İngilizce kaynaklardan derinlemesine araştırma yaparak hazırladım. Bu süreç hala devam ediyor, öğrenmeyi hiç bırakmadım.                     

ZCÇ: Sanat hayatınızda eser çıkarmakla beraber öğrencileriniz de oldu. Öğrencilerinizle etkileşiminiz eserlerinizi nasıl etkiledi? Ders vermek sizi geliştirdi mi?

FE: Ders verdiğim yıllar boyunca çok çeşitli amaçlarla gelen öğrencilerim oldu, çizerek anlatmayı sevdiğim için 6 saat süren dersler sırasında 14 öğrencinin kağıtlarına sürekli çizim yapmaktan çoğu zaman yemek yemeye fırsatım olmazdı. Bir de bunun ders öncesi hazırlık süreci var tabii ki.. Bu kadar yoğun bir tempoda bu kadar geniş bir skalada yıllar boyunca eğitim vermek gelişimimdeki en önemli unsur oldu. Bir aşamadan sonra artık her şey sezgisel hale gelmeye başladı. Bir öğrencinin neye ihtiyacı olduğunu sezerek; anlık, o ihtiyaca yönelik çalışma fikirlerinin neredeyse bilinçli bir çaba olmadan zihnimde belirmeye başladığını deneyimledim. 

ZCÇ: Kabak çekirdekleri üzerine yaptığınız resimleriniz var, bu fikri nasıl geliştirdiniz? Özellikle kabak çekirdeği seçmenizin bir nedeni var mı?

FE: Instagram paylaşımlarımda en çok hangi kalemi kullandığım soruluyordu. Çizim yaparken aklıma bu soru geldi, üretirken en iyi malzemeyi kullanmanın düşünüldüğü kadar önemli olmadığını vurgulamak için ne yapabilirim diye düşündüm. Ve ortaya bir şey çıkarmak için elimizin altında o an ne varsa onu kullanabileceğimizi göstermek istedim, masada kabak çekirdeği vardı, ucunu mürekkebe batırarak çizim yaptım. Mürekkebin kabak çekirdeği dokusuna çok yakıştığını fark ettim ve üstüne fırçayla hızlı bir çalışma yaptım. Sonuç hoşuma gitti, kısa bir süre çok sayıda bu şekilde çalışma yaptım ve hevesimi aldım. Kabak çekirdeği üzerine resim yapan çizer gibi bir durum yok, bir dönem keyif verdi ve geride bıraktım. Aynı heyecanı hissedersem belki bir süre tekrar çalışırım bu şekilde. 

ZCÇ: Genç sanatçılara verebileceğiniz bir tavsiye var mı?

FE:

İlk fırsatta İngilizce öğrenin ve ilerlemek istediğiniz alandaki yabancı kaynakları takip edin.

Robert Green “Ustalık” kitabını mutlaka okuyun.

Güne sabah erken başlayıp, yapmanız gereken en önemli işleri dünyanın geri kalanı uyurken bitirmiş olun. 

Bol bol seyahat edin, yaşayın.

Temel bilgilerde ustalaşın; anatomi, perspektif, ışık-gölge, kompozisyon, renk vs..

Beynin nasıl işlediğini öğrenin, böylece yaratıcılık sürecini daha iyi anlayacaksınız. 

Hayata tek açıdan bakmayın, hangi fikirlerin size ait hangilerinin siz farkında olmadan zihninize yerleştirilmiş olduğunu anlamaya çalışın. Sürekli sorgulayın, meraklı olun.

Kısayol aramayın, çok çalışın.

Sanat dışındaki alanlarla da ilgilenin.

Bol bol kitap okuyun.

Zaman yönetimi, proje yönetimi, zihin haritası(mind map), verimlilik, görsel düşünme(visual thinking), tasarım odaklı düşünme (design thinking), organizasyon, vizyon, eleştirel düşünce (critical thinking) gibi konularda bilgi sahibi olun.

Sosyal becerilerinizi geliştirin.

Meditasyon yapın.

Pinterest kullanın.

Bilgiyi, yaptıklarınızı paylaşın. Dünyanın; üreten, ilerleyen kesiminin bir parçası olun. 

Özgür olun.

Tarzını beğendiğiniz eski ustaların yüksek çözünürlüklü çalışmalarını her gün en az 10 dakika boyunca inceleyin. Sadece resmin bütününe bakmayın çok yakınlaşıp çizgilerini, fırça vuruşlarını özümseyin.

Tavsiyeleriniz ve katılımınız için teşekkür ederiz, bizim için değerli bir röportaj oldu.

Ceren İren ile Röportaj

Ceren İren Kimdir?

Ceren İren (1991-Şişli), 2009 yılında Trakya Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünde başladığı eğitimine 2011 yılında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Resim Bölümünde devam etti. 2014 yılında aynı üniversitenin Temel Eğitim Bölümü, Temel Sanat ve Tasarım Yüksek Lisans Programına başladı ve “20. Yüzyıldan Günümüze Sanatta Böcek Formu” başlıklı teziyle 2017 yılında mezun oldu. 2018 yılında aynı okul ve bölümde başladığı sanatta yeterlik programına “Arı ve Kovan Formları ile Arıların Davranışsal Özelliklerinin Sanata Etkileri” başlıklı çalışmasıyla  devam etmektedir.

Gülmira Yertürk: Sanata olan ilginiz ne zaman başladı sanatsal kimliğiniz süreç içerisinde nasıl gelişti ve değişti? Bu süreçte sizi etkileyen bir faktör oldu mu?

Ceren İren: Aslında pek çokları gibi benimkisi de çocukluktan gelen bir ilgi. Sonrasında Edirne Anadolu Güzel Sanatlar Lisesinde aldığım eğitimle sanat algım şekillenmeye başladı. Burada, resmin yanında baskıresme de temas ettim ve böcek resimleri yapmaya da o yıllarda başladım. Lisans düzeyinde Trakya ve Mimar Sinan Üniversitelerinin resim bölümlerinde eğitim görerek, farklı okulların ve atölyelerin resim, desen ve gravür anlayışlarını görme ve karşılaştırma fırsatım oldu.  Ardından MSGSÜ Temel Eğitim Bölümünde yüksek lisansa başladım ve şu anda da sanatta yeterlik öğrencisiyim. Bu bölümün çalışmalarıma olan etkilerinin özellikle son iki yılda gözle görür hale geldiğini söyleyebilirim.

GY: Kariyeriniz boyunca farklı teknik ve renklerle çalışmalar yaptınız. Bu noktada tekniğinizin kariyeriniz boyunca nasıl şekillendiğinden biraz bahsedebilir misiniz?

Cİ: Esasında pentüre dayalı bir resim anlayışım var. Bunu desteleyecek şekilde rapido ya da tarama uçları ile çeşitli eskiz/desen çalışmalarımı sürdürüyorum. Boyanın dışında, son iki yıldır rapido kalemlerle çizdiğim desenleri farklı malzemelerle birleştirerek işler üretmeye başladım. Toplu iğneler, pvc kaplanmış desenler ve renkli fon kartonlarından çıkarılmış geometrik formlardan yararlanıyorum. Son zamanlarda daha özgün anlatım biçimleri keşfetme çabası içindeyim.

GY: Sizin için teknik mi daha önceliklidir yoksa fikir mi?

Cİ: Sanat üretiminde fikir ve biçimi birbirinden ayırmak mümkün değil. Dolayısıyla teknik fikirden, fikir de teknikten öncelikli olamaz. Fikri daha iyi anlatmamızı sağlayacak farklı bir teknik de olabilir, tekniğin can alıcı özelliklerinin ortaya çıkmasını sağlayacak bir fikir de. Burada önemli olan çalışmayı daha anlamlı kılacak uyumlu bir birliktelik sağlamak. Hatta bu durum amaca göre uyumsuz da olabilir. Benim için ikisi arasında eşitlenmesi gereken gerilimli bir ön-arka ilişkisi var.

GY: Resimlerinizin kompozisyonunu, fikir yapısını nasıl belirliyorsunuz?

Cİ: Fikirler doğa-insan-böcek ilişkisi üzerinden şekilleniyor. Kompozisyonlarım da fikre göre değişiklik gösteriyor. Eskiz defterlerimdeki denemeler, kompozisyona dair yeni fikirler veriyor. Doğa ve insan arasındaki gerilimli ilişkiyi dinamik kompozisyonlar üzerinden aktarmaya çalışıyorum. Çizginin sağladığı titreşimle de bu gerilim daha da belirginleşiyor. Fakat “İğnelenmiş Böcekler” isimli seride olduğu gibi daha sistematik kompozisyonlar üzerinde de çalışıyorum.

GY: Eserlerinizle ne gibi kitlelere ulaşmak istiyorsunuz? Her sergi veya eserinizle bu değişiyor mu?

Cİ: Belli bir hedef kitlem yok, sanata ilgi duyan herkesin görmesini isterim yaptıklarımı. Fakat sanatla ilgilenmeyen böcek/doğa meraklılarıyla da çalışmalarım aracılığıyla temas etmek beni mutlu ediyor.

GY: İnsanın günlük hayatı içerisinde görünmez diyebileceğimiz bir konuma sahip olan böcekler eserlerinizde odak noktası olarak karşımıza çıkıyor. Bu figürler nereden geldi, bununla ulaşmak istediğiniz bir mesaj var mı?

Cİ: Böceği olduğu gibi değil de insanlaştırarak, melez bir varlık olarak aktarmak anlatımı güçlendiriyor ve biçimsel olarak da farklı olanaklar sunuyor. İnsanlaşmış bir böcek, böcekleşmiş bir insan… İnsan ve hayvan formlarının bir araya getirildiği melez varlıklar; mitolojide, fantastik edebiyat ve sinemada da sıklıkla karşımıza çıkar. Onların da resimlerimde çok etkisi olduğunu söylemeliyim.

GY: Sanatsal tarzınız ve/veya yaratıcı süreciniz üzerinde en çok hangi sanatçıların ve sanat akımlarının etkisi olmuştur? Örneğin yüksek lisans tezinizde farklı sanatçıların eserlerinde böcek formu üzerine bir çalışma yapmıştınız. Bu bulgular sizin temanızın oluşturulmasında/gelişmesinde bir rol oynadı mı?

Cİ: Açıkçası böcek resimleri yaparken bu kadar çok sanatçıyla aynı konuda çalıştığımın farkında değildim. Bu yüzden eser metnimi yazma sürecim oldukça keyifli ve eğitici oldu. Farklı sanatçıların böceklere yaklaşımlarını ve onları plastik açıdan ele alış biçimlerini keşfetme olanağım oldu.

GY: İğnelenmiş Böcekler çalışmanızdan biraz bahsedebilir misiniz? Genel olarak böcek koleksiyonu oluşturma süreci nasıl işliyor, ilk olarak ilginiz nasıl oluştu?

Cİ: Çocukluğumdan beri böcek biriktiriyorum. Başlarda tesadüfen bulduğum böcekleri topluyordum sonraları düzenli olarak böcek toplamaya başladım. Bunun için uzun mesafelerde bisiklet sürüyorum. Bulduğum böcekleri bazen olduğu gibi saklıyor, bazen de yeniden şekillendiriyorum.  Yeniden şekil vermek için öncelikle nemlendirmem gerekiyor; eklemleri ve kanatları hareket edebilecek kadar nemlenen böceği, strafor üzerine aydınger ve toplu iğne ile sabitleyerek kurumaya bırakıyorum. İyice kuruduktan sonra da cam kapaklı kutular içinde saklıyorum.

İğnelenmiş Böcekler isimli seri de bu koleksiyon oluşturma sürecimin bir uzantısı. 8 parçadan oluşan işte, toplam 144 böcek deseni bulunuyor. Amacım sahip olmadığım böcekleri çizerek, onlardan yeni bir koleksiyon oluşturmaktı. Bunu yaparken de böcek şekillendirmede kullanılan toplu iğne, aydınger ve foto-blok gibi malzemelerden faydalandım ve her bir böcek desenini tıpkı bir böcek koleksiyonunda olduğu gibi foto-blok üzerine iğneleyerek sabitledim.

GY: Karantina dönemi çalışmalarınızı nasıl etkiledi? Sizce bu koşullar doğrultusunda sanatçıların eser algılarında değişiklikler söz konusu olacak mıdır?

Cİ: İlk başlarda çoğunluğun kapıldığı “sürekli üretme” heyecanına ben de kapıldım fakat sonrasında bu kapalı kalma hali bir şeyler yapma isteğimi yok etti. Doğayla temas etmekten beslenen biri olarak bu süreç beni biraz boşluğa düşürdü diyebilirim. Bir süre miskinlik ettikten sonra yavaş yavaş kendimi toparlamaya başladım.

Herkes bu süreçten farklı etkilendi. Bu etkileri biraz zaman geçtikten sonra göreceğiz diye düşünüyorum.

GY: Sanatla ilgilenen gençlere ne gibi önerilerde bulunursunuz?

Cİ: Diğer alanlarda oluğu gibi sanatta önemli olan şey merak duygusunu yitirmemek.

Gerçekten merak ederek sergileri takip etmenizi ve gördüğünüz eserleri ve sanatçıları araştırıp takip etmenizi önerebilirim. Bu hem güncelden haberdar olmanızı hem de sanat tarihiyle ilişkilendirebileceğiniz veriler elde etmenizi sağlar.

Bu güzel röportaj için Ceren İren‘e teşekkür ederiz.

Can Aytekin ile Röportaj

Can Aytekin Kimdir?

1970 yılında İstanbul’da doğdu. 1997 yılında Mimar Sinan Üniversitesi Resim bölümünü bitirdi. Aynı kurumda Yüksek Lisans ve Sanatta Yeterlik yaptı. 2006 yılından bu yana MSGSÜ Resim Bölümü Gravür atölyesinde görev yapmaktadır.

2005 yılında ‘Tapınak Resimleri’ adlı ilk solo sergisi Pi Artworks’te açıldı. Günümüze kadar 7 solo serginin yanında çok sayıda grup sergisine katıldı. Çalışmalarına İstanbul’daki atölyesinde devam ediyor.

İlke Yağmur Çavdar: Karantina dönemi çalışmalarınızı nasıl etkiledi? Sizce bu koşullar doğrultusunda sanatçıların eser algılarında değişiklikler söz konusu olacak mıdır?

Can Aytekin: Bu dönem hiç şüphesiz eve kapandık. Atölyeye daha az gidebildim. Hedefinizde bir sergi programı olmayınca bilinen ebatlarda üretimler azaldı. Bunun yerine bu farklı dönemin kazanımları da oldu. Biraz sakinleşmek, yaptığımız işleri yeniden değerlendirmek ve mümkün olabilen üretim biçimlerini aramak gibi. Kısıtlamalardan bazen çok olumlu yaratıcı fikirler çıkacağını düşünüyorum. Dijital ortam günlük hayatın bir parçası oldu. Bu kolaylıkların enformasyon ve arşiv için çok değerli olduğunu kabul ediyorum ama ben hala kâğıtla kalemle çalışmayı seviyorum. Yemek yapmak ya da dikiş dikmek gibi manuel üretimden kopmam mümkün değil.

İYÇ: Bir eseri yaratırken sizce geliştirme süreci mi daha önemlidir, sonuçta ortaya çıkan çalışma mı?

CA: Bir eser yaratmadan ziyade bir fikrin, duygunun, imgenin, etkinin vs. görselleşmesi sürecini takip ediyorum. Bu sürece tamamen hâkim olmak söz konusu değil. Sizin de katıldığınız, aslında sizi de şaşırtan bir üretim söz konusu.  Tek yapıttan ziyade seriler oluşturmayı seviyorum. Onların aralarında konuşması hiç bitmiyor. Her yeni seri daha öncekilerin anlamını da değiştiriyor.

İYÇ: Eserlerinizi birkaç kelime ile nasıl tanımlarsınız? Resimlerinizin kişiliğinizi yansıttığını düşünüyor musunuz?

CA: Resimler yapıyorum. Resimdeki mekân ve mekân içindeki resim meselesi üzerinde duruyorum. Bunları bazen maketlerden yola çıkarak oluşturuyorum. Maketleri büyüterek 3 boyutlu işler olarak resimlerle birlikte sergilemeyi seviyorum. Resimlerin otobiyografik etkiler taşıdığı söylenebilir ama kişilik, üslup, imza gibi katılaşmış tavırlara inanmıyorum. Hareket etmek, farklı açılardan bakmak gerekli. Resimler kişiliğin dışavurumu değil, bir bakış açısı, bir yorum sadece. Gösterdikleriniz kadar sakladığınız da birçok şey var.

İYÇ: Sanatsal bir tarzınız olduğunu düşünüyor musunuz? Sanatçının bir tarza sahip olması sizce önemli midir?

CA: Eğer bir kariyer peşindeyseniz, çalışmalarınızda bir tarz yaratmak ve ısrar etmek zorundasınız. Bir şekilde dikkat çekmek, akılda kalmak, beğenilmek, geri bildirimleri dikkate almak vs. tarz kendini taklit etmeyi de dayatıyor. Ben sanatı bir özgürleşme alanı olarak düşünüyorum. Kendinizden çıkabildiğiniz bir ara bölgeye geçmek gibi. Bir film izlerken kendimizi kaptırıp filmin içine dalmak gibi bir şey. “Tarzdan ziyade bu nasıl yapılabilir?” sorusunun peşinde koşan bir teknik arayışının önemli olduğunu düşünüyorum. Orada çok önemsiz de olsa bir icat peşine düşüyorsunuz. Buraya kadar söylediklerime ters bir şey söyleyeyim: Zaten siz fark etmeseniz de insanlar işlerinizdeki benzer şeyleri yine de fark ederler.

İYÇ: Sanatsal tarzınız ve/veya yaratıcı süreciniz üzerinde en çok hangi sanatçıların ve sanat akımlarının etkisi olmuştur?

CA: Resim okumadan önce interrail kartı alıp bir ay Avrupa şehirlerini dolaştım. Müzelerde gördüğüm resimlerden o kadar etkilendim ki Akademiye girip resim eğitimi almaya karar verdim. Orijinal resimleri görmenin, o mekânda bulunarak algılamanın imajları kitaptan ya da ekrandan görmekten farklı olduğunu düşünüyorum. Özellikle belli bir mekân için üretilmiş resimler ilgimi çekiyor. Michelangelo’nun Sistine Şapeli tavanındaki freskler gibi. Giotto’nun Arena şapeli ya da Lissittsy’nin Proun odası gibi aralarında beş yüz yıl olmasına karşın bugün üretilmiş gibi yeni çalışmalar bence. Aynı şekilde Edirne Eski Camii’ndeki hüsn-i hat örnekleri (Ara Güler’in fotoğrafını hatırlarsınız), Rüstempaşa Camii’ndeki çiniler, Nusretiye Camii’nde yer alan Rakım’ın kuşak yazıları da beni müthiş etkileyen şeyler.

İYÇ: Eserlerinizin imgesel bir geometrisi var. Eserlerinize “minimalist” denilmesi sizce doğru mudur?

CA: Doğru bir tespit. Geometri resmin temel problemlerinden biri. Genelde bir sadeleştirme ve resmi gereksiz süslemeden arındırma niyetini ben de farkediyorum. Minimalist bir yaklaşım bazı sergilerde daha öne çıkıyor. Mies van der Rohe’nun  “Az çoktur” (Less is More) mottosu aklımda. Günlük hayatımızdaki tüketim çılgınlığı, nesne ve imaj bombardımanı karşısında sığındığımız bir söz. Yalnız şunu söyleyebirim; minimalistlerin eserlerindeki mükemmeliyetçi yaklaşım bana uzak. İster istemez oluşan hatalar da işlerin bir parçası bence. Hatta ne türlü hatalar yapılabileceği sorusu bence peşine düşülmesi gereken bir süreci başlatıyor.

İYÇ: Eserlerinizle ne gibi kitlelere ulaşmak istiyorsunuz? Her sergi veya eserinizle bu değişiyor mu?

CA: Kitleler de tek tek insanlardan oluşuyor. Bahsettiğiniz öngörü ideolojik bir yaklaşım. Siyasetin ve reklamcılığın ilgi alanına giriyor. Benim kafamda böyle bir bütünlük fikri yok.

İYÇ: Sergilerinizde eserlerinizin sunumunda nasıl bir yaklaşım izliyorsunuz? Sergilendiği ortamın eserlerinizi etkilediğini düşünüyor musunuz?

CA: Hiç şüphesiz etkiliyor. Resimler aslında hiç baştan düşünülmese bile yer aldıkları mekânı değiştirirler. Bazen kendilerini dayatırlar ve mekâna sığmazlar. Oluşan bu gerilimi görürsünüz. Bazen de mekânla uzlaşan, ilişki kuran resimler olabilir. Ben sergi mekânlarını mümkünse görmek ve onları benimseyerek zaman zaman değiştirerek çalışmayı tercih ediyorum. Birlikte oluşuyorlar. Ayrıca buna izleyiciyi de katalım. Onun bakışıyla da bu ilişkiler ortaya çıkıyor.

İYÇ: Aldığınız sanat eğitiminden en önemli kazanımınız nedir?

CA: Hocalarımızın yaptığı işi çok önemsemesi adeta dünyanın en önemli işini yapıyormuşuz hissi nasıl olduysa bana da geçti. (Gülerek) Çok çalışmak, araştırmak ve eleştirel açıdan bakabilmek. Harika insanlarla tanışmak, arkadaşlık etmek. Onların düşüncelerini ve üretimlerini takip etmek beni müthiş geliştirdi. Ve karşılık bulsa da bulmasa da üretmeye devam etmek. Okul bu terbiyeyi kazandırdı sanıyorum.

İYÇ: Genç sanatçıların en sık yaptığı hatanın ne olduğunu düşünüyorsunuz? Bu konuda ne gibi önerilerde bulunabilirsiniz?

CA: Keşke her zaman genç olsak ve hep hata yapsak. Hatalar hep olacak. Telafi etmeyi, gerektiğinde özür dilemeyi öğrenmek lazım. Gençken nasihat dinlemeyi hiç sevmezdim ben. Ne isterlerse onu yapsınlar ama sonuçlarına da kendilerini hazırlasınlar.

Bu güzel röportaj için Can Aytekin’e teşekkür ederiz.

Ezgi Yemenicioğlu Negir ile Röportaj

Ezgi Yemenicioğlu Negir Kimdir?

1978 yılında Balıkesir’de doğdu.
Resme olan eğiliminde, babası ressam Özdemir Yemencioğlu’nun büyük katkısı bulunur.
1995 yılında İstanbul Avni Akyol Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi Resim Bölümü’nden mezun oldu.
1995- 2000 yılları arasında Mimar Sinan Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Resim Bölümü’nde Lisans eğitimi aldı.
Lisans eğitimi boyunca Prof. Kemal İskender ve Mustafa Ata’nın yanı sıra serigrafi uygulama atölyesinde Prof. Şükrü Aysan ile çalıştı.
1999 yılında Uluslararası Avusturya Salzburg Yaz Akademisinde Prof. Christian Ludwing Attersee atölyesinde çalışmalar yapmıştır.
2003 yılında Mimar Sinan Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Resim Ana Sanat Dalında Yüksek Lisans, 2017 yılında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Güzel Sanatlar Enstitüsü, Resim Ana Sanat Dalında Sanatta Yeterlik çalışmalarını tamamladı. Pek çok ulusal ve uluslararası karma sergiye katılmış, Balıkesir, İstanbul ve Ankara’da 7 kişisel sergi açmıştır. 2005 yılından bu yana Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünde öğretim görevlisi olarak görev yapmaktadır.

DLA: TEVİTÖL Atölye Gezileri’nin Mayıs ayı konuğu Ezgi Yemenicioğlu Negir ile beraberiz. Davetimizi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederiz.

EYN: Ben çok teşekkür ederim.

DLA: Sanata karşı olan ilginizi nasıl keşfettiniz? Bu süreçte sizi etkileyen bir faktör oldu mu?

EYN: Öncelikle belirtmeliyim ki ressam bir babanın kızıyım. Babam Özdemir Yemenicioğlu sayesinde çocukluğumdan itibaren sanatla ve sanatçılarla yakından tanışma ve iç içe olma fırsatı buldum. Babam; ilk öğretmenim, ustam ve rol modelim olarak her zaman yanımdaydı. Diyebilirim ki, babamın sanatçı kişiliğini tanımak, çalışmalarını gözlemlemek ve babamın kütüphanesindeki kitapları karıştırmak çocuk yaşta da olsam bende bir farkındalık yaratmıştı. Resim disiplinine yönelmemin en önemli nedeni babamı örnek almış olmamdır. Onun sayesinde daha çocukluğumda resim sanatıyla bir sevgi bağı kurduğumu söyleyebilirim.

DLA: Lise eğitiminizi güzel sanatlar lisesinde tamamladınız. Bu süreç sanatsal kimliğinizin şekillenmesinde etkili oldu mu?

EYN: Bana kalırsa lise çağları aslında insanın karakterinin oturmaya başladığı bir dönemdir. İstanbul Avni Akyol Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi de benim hayatımda çığır açıcı bir dönemi işaret eder. Lise öğretmenlerimiz gerçekten çok donanımlı eğitimcilerden oluşuyordu. Resim eğitimi açısından olduğu kadar pek çok kültürel zenginlikle ve kendimizi geliştirebileceğimiz ortamlarda bulunma şansı yakalayarak büyüdük. Belirtmeden geçemeyeceğim; yatılı okumuş olmak da bana çok şey kazandıran bir deneyim oldu. Lise arkadaşlarımın çoğunluğu benim gibi sanatla ilgili ailelerden geliyordu ve bu bizi birbirimize yakınlaştıran bir durumdu. İstanbul gibi bir kentte pek çok kültürel etkinliği takip etme şansı buldum ki bu durum üniversite yıllarında da devam etti.

DLA: 1999 yılında Avusturya’da çalışmalarınızı sürdürmüşsünüz. Yurt dışında çalışmalar yapmanın sanatınıza ne tür katkıları oldu? Türkiye’de aldığınız eğitimden büyük farklılıklar gösterdi mi?

EYN: 1999 yılında Avusturya Salzburg Yaz Akademisi çalışmalarına katıldım. Bu dönemde o zamanki adıyla Mimar Sinan Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Resim Bölümü’nde öğrenciliğim devam etmekteydi. Bu süreç öğrencilik hayatımda bir yurtdışı tecrübesi yaşama hedefime ulaşmamı sağladı. Çünkü bence eğitim sadece okulda, sınıfta, atölyede sınırlı kalmamalı. İnsan yaşarken, seyahat ederken, farklı kültürleri gözlemlerken de çok şey öğrenebilir diye düşünüyorum. Özellikle Salzburg Yaz Akademisi, uluslararası katılımcıların buluştuğu bir platform olduğu için kişinin kendine dışarıdan bakabilmesine, kendi çalışmalarını diğer sanatçılarla tartışma ve karşılaştırma fırsatı yakalamasına olanak sağlıyor. Böylelikle hem ufkunuzu genişleterek üretmek için, hem de sanatın buluşturduğu insanlarla iletişim kurmak için fırsatlar yakalamış oluyorsunuz. Eğitim açısından elbette Türkiye’de olduğundan daha özgür bir ortam olduğunu söyleyebilirim. Bu da Batı toplumunun kültürel yapısında, köklü geleneklere sahip bir sanat geçmişi olması ile açıklanabilir.

DLA: Eserlerinizde genellikle doğal unsurlara yer veriyorsunuz. Bu tercihinizin arkasında bir sebep var mıdır?

EYN: Çevremizde hiçbir varlık doğa kavramından ayrı değildir. Benim çalışmalarımda ise doğa imgelerinin özellikle de bitkilerin yorumlanışı öne çıkmaktadır. Doğayı insan varlığından uzak bir yer olarak hayal etmeyi yeğliyorum. Resimlerimde; yaşantımda gerçek bir ilişki kurduğum doğayı içselleştirerek, dışavurumcu bir tavırla yorumluyorum. Özellikle yaşadığımız salgın süreci bize gösterdi ki; insanoğlu olmaksızın dünya kendini çabucak iyileştirebiliyor. Bunu gözlemlemek aslında düşüncelerimin doğrulaması gibi oldu. İnsan doğanın bir parçası olarak yaşamayı ve doğadan öğrenmeyi unuttu. Kendini doğanın üstünde ve ona egemen bir konumda düşündü. Doğa insanın mülkü haline geldikçe yozlaştı, kirlendi ve sömürüldü. İnsanlık artık anlamalı ki doğa ile uyum içinde olamayacaksak bu dünyada bizim için gelecek yok. Bu gibi nedenle resimlerimde doğa imgelerini plana çıkarmaktayım. Ayrıca doğadaki detayların zenginliği beni hep çeken bir özelliktir. Örneğin yol kenarında biten sıradan otların, çiçeklerin bile yapraklarına, tohumlarına baktığınızda gördüğünüz biçim çeşitliliği şaşırtıcıdır. Küçücük bir alanda “ot” diyerek genellediğimiz şeylerin içinde öylesine çok varyasyon vardır ki… Bu yüzden sanat anlayışım doğa özellikle de bitkilerin yorumlanışı üzerine kurulmuştur.

DLA: Tekniğiniz kariyeriniz boyunca nasıl şekillendi? Tekniğinizi etkileyen bir eser veya sanatçı oldu mu?

EYN: Resim eğitimi alan bir öğrenci için; akademik kurallara uygun bir anlayış ile dış gerçekliği resim yüzeyine aktarmak en temel düşüncedir. Benim için de durum böyleydi; öğrenciliğimin büyük kısmı modelden (canlı veya cansız, çevremizdeki varlıkların tümü model olabilir) çalışmalar yaparak doğayı taklit etme becerisini geliştirmeye dayalıydı. Ancak bu süre içinde hem ustaların eserlerini incelemek hem de kendi eğilimlerimiz doğrultusunda araştırmalar yapmak önemliydi. Bu süreci ise, akademik kalıplardan sıyrılmak ve özgürleşerek kendi dilinizi bulmak takip ediyor. Teknik meseleler ifade biçiminizi buldukça şekilleniyor. Bu; işin deneysel kısmıyla daha ilişkili çünkü; resminizi oluştururken geçtiğiniz yol sizi bazı teknik zorluklarla karşılaştırıyor ve bunu çözmek için yöntemler deniyorsunuz. Pek çok sanatçı bu anlamda yol gösterici olabilir. Benim etkilendiklerim arasında Vincent Van Gogh, Paul Klee, Henri Matisse, Max Ernst, Graham Sutherland, Joan Mitchell ve Paula Rego ilk aklıma gelenler. Bu sanatçıların yanında özellikle antik dönem bezemeleri, Anadolu halk sanatı örnekleri ve geleneksel Çin-Japon resim sanatı ilgimi çekiyor.

DLA: Türkiye’de sanattan para kazanmanın zorluğu hakkında kalıplaşmış bir düşünce var. Siz bu konuya katılıyor musunuz? Hayatınızı sanattan kazanmaya çalışırken nasıl bir yaşam sürdünüz?

EYN: Ülkemizde sadece resim yaparak hayatını sürdürecek parayı kazanmak elbette zor. Böyle bir düşünce insanı istediği resmi yapmaktan da alıkoyabilir. Satılacak resimler yapma zorunluluğu doğurabilir. Türkiye’de batılı anlamda resim sanatının geçmişi çok gerilere gitmiyor. Bence sanatçıların sadece sanat üretimleri ile hayatlarını sürdürebilmesi toplumun kültür seviyesiyle doğru orantılıdır. Sanatın alıcı bulabilmesi yerleşik geleneklerle de ilişkilidir. Kanımca bizim toplumsal ve kültürel yapımızı oluşturan etmenler sanatla doğru bir bağ kurabilmiş değil. Çoğunlukla İstanbul merkezli bir sanat piyasasından bahsetmek mümkün. Hele geçirdiğimiz salgın sürecinde zaten lüks bir tüketim olarak görülen sanat eseri satışını tamamen durdurdu diyebiliriz. Ç.O.M.Ü., G.S.F., Resim Bölümü’nde öğretim üyesi olarak görev yaptığım için ekonomik olarak resimlerimin satışına bağımlı değilim. Bu bir yandan özgürce üretebilme fırsatı sağladığı gibi, diğer yandan da öğrencilerle bir arada olarak kendimi yenileme ve öğrenmeye açık olma halini sürdürmemi de sağlıyor.

DLA: Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalışmanız ve öğrencilerinizle etkileşiminiz sanatınızı nasıl etkiledi?

EYN: 2005 yılında öğretim görevlisi olarak çalışmaya başladığım bu kurumda akademik ve sanatsal çalışmalarıma devam edebilme fırsatı bulmak benim için çok önemlidir. Öğrencilerle sürekli temas halinde olmak insanın kendini güncel tutmasını gerekli kılıyor. Her bir öğrenci ile farklı bir diyalog kurmaya, karşılıklı bir anlayış geliştirmeye çalışırken farklı bakış açıları da kazanıyorsunuz. Öğrencilere daha yararlı olabilmek adına kendinizi de geliştirmeniz gerekiyor. Kısacası öğretici olurken de öğrencilik devam ediyor. Bu yüzden hoca-öğrenci etkileşimini çok önemsiyor, ulaşılabilir, diyaloğa açık, karşılıklı güven ve anlayışa dayalı bir iletişim kurmaya çalışıyorum. Sanatsal üretimlerimde de bu yaklaşımı benimsediğimi söyleyebilirim.

DLA: Sanatla ilgilenmek isteyen gençler için tavsiyeleriniz var mıdır?

EYN: Sanırım sanata ilgi duyan ve bu alana yönelmek isteyen genç arkadaşlarıma verebileceğim en iyi tavsiye ısrarcı olmak, ilgilerinde ve çabalarında samimi olmak olacaktır. Çünkü sanatla uğraşan insanların öğrencilik hayatı hiç bitmiyor aslında. İnsanın bu bağlamda ısrarcı olması, bıkmadan usanmadan çalışması, arayıp bulması gerekiyor. Kendini sanat yoluyla ifade etme süreci hem plastik açıdan kullanacağı yöntemleri araştırmayı, teknik meselelerle uğraşmayı; hem de kişinin iç dünyasındaki hesaplaşmaları içeren bir yolculuk. Bu yüzden eğitimin ve üretimin her aşamasında ısrarla araştırmak ve samimiyetle yorumlamak gerekli diye düşünüyorum.

DLA: Tekrardan bu güzel röportaj ve bize zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederiz.

EYN: Röportaj için teşekkür eder başarılar dilerim. Sevgilerimle….

Gizem Çeşmeci ile Röportaj

Gizem Çeşmeci Kimdir?

1989 yılında Bursa’da doğdu. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Resim Bölümünde, Aydın Ayan ve Mustafa Orkun Müftüoğlu atölyesinde çalıştı. 2016 yılında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nden fakülte derecesiyle mezun oldu. 2016 yılında “Sakıp Sabancı Sanat Ödülleri’nde” üçüncülük ödülünü aldı. Sanatçı uluslararası birçok fuarda ve karma sergide yer aldı. Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü Resim Anasanat Dalı’nda yüksek lisans eğitimini tamamladı.

Barış Apaydın: Ressam olmaya ve sanatla uğraşmaya ne zaman ve nasıl karar verdiniz?

Gizem Çeşmeci: Açıkçası doğrudan karar vererek başladığım bir süreç olmadı.
Ortaokuldayken resim öğretmenim “Yeteneği var, güzel sanatlara yönlendirebiliriz.” diyerek ailemi yönlendirdi ve daha sonra kendisi desen eğitimi vermeye başladı. Lisede de desen eğitimi almaya devam ettim. 2008’de Çanakkale 18 Mart Üniversitesi Resim Bölümüne başladım. Ama hayalim Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesinde okumak olduğu için 2010 yılında Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesini bırakıp Mimar Sinan Güzel Sanatlar Fakültesi’nde Resim bölümünü kazanarak, eğitimime devam ettim.

BA: Sanata olan ilginiz ne zaman başladı sanatsal gelişiminiz üniversite geçene kadar nasıl oldu?

GÇ: Güzel sanatlar okumak için mücadele etmiş biriyim. Evet, birileri yönlendirdi ama her ailenin kendi içinde çocuklarının okumasını istediği hukuk, tıp gibi bölümler olabiliyor. Ailem tarafından böyle bir beklenti hep vardı ama küçük yaştan itibaren sanat eğitim almaya başlayınca ben de bu yolu seçtim. Bu yüzden ilk önce güzel sanatlar lisesinde okumaya karar verdim fakat benim dönemimde güzel sanatlar liselerinde yönetmelik değiştikliği olduğu için şanssız bir döneme denk geldim ve normal bir liseye gitmek zorunda kaldım. Gittiğim lisede sözel ve sayısal olarak bölümlere ayrılırken 5 ya da 6 kişi olunduğunda güzel sanatlar sınıfı açılabildiğini öğrenmiştim. Ben de sınıfları dolaşarak benim gibi sanat okumak isteyen öğrencileri bir araya getirdim. Ancak aramızda bazılarıyla fikir farklılıkları bulunduğu için başarısız olduk. Benim için hayal kırıklığıydı. Bu yüzden de sanat eğitimini ancak üniversiteye başladığım zaman alabildim. Benim maceram biraz mücadele ederek ve aileme de bu mücadeleyi yansıtarak başladı diyebilirim.

BA: Sanat okulunda geçirdiğiniz süre içerisinde sanatsal kimliğiniz nasıl gelişti ve değişti?

GÇ: Akademi renk kuramları, sanat tarihi gibi teorik dersler öğrendiğin aynı zamanda uygulamalı eğitim aldığın, düzenli ve dengeli bir kompozisyon kurgulamayı ve sanatın temel yaklaşımlarını gözlemlediğin bir yer. Teknik olanakları fazla olduğu için üretimi destekleyen bir yapısı var. Baskı, gravür ve serigrafi gibi farklı disiplinlerle kırılmalara ve dönüşümlere neden olan bir süreç. Akademik eğitim temel sanat eğitim için gerekli bir ortam ancak bana göre akademik bilgi bir süre sonra sanatçının sanatsal kimliğinin önüne geçmemeli. Sanatçının kırılma yaşayıp farklı yaklaşımlara yönelmesi gerektiğine inanıyorum. Akademi de ağırlıklı olarak figür üzerine eğitim aldım. Mezun olduktan sonra kendi sanatsal yaklaşımım için figürün eserlerimde ne ifade ettiğini sorgulamaya başladım ve anlatmak istediklerimi daha iyi ifade etmesi için figüratif resim anlayışından kopmaya karar verdim. Bu anlamda mezun olduktan sonra kendimi daha iyi ifade ettiğime inanıyorum.

BA: Tekniğiniz hayatınız boyunca nasıl gelişti ve değişti?

GÇ: Yağlıboya ve akrilik üzerine çalıştığım bir tekniğim var. Ancak farklı disiplinleri de denemeyi seviyorum. Bazen bu serigrafi ya da vitray olabiliyor. Bana göre konu ve tekniğin dengede olması gerekiyor. Çünkü teknik ön planda olduğunda konu yetersiz kalabiliyor ya da aksine konu iyi olup, teknik yetersiz kalabiliyor. Bu dengeyi sağlamak gerektiğini düşünüyorum. Şu sıralar “Hiç yer-yok” adlı yeni bir seri üzerine çalışıyorum. Bu seride yağlıboya, desen ve heykel gibi farklı tekniklerde işler yer alıyor. Farklı disiplinleri, farklı arayışları, doğru anlatım tekniklerini sorguladığım ve tekniğimle ilgili yeni keşifler yaptığım bir seri oldu. Eğer covid-19 pandemisi olmasaydı seninle bu konuşmayı galeride yapacaktık sen de bu farklı disiplinleri birarada görüp, deneyimliyor olacaktın.

BA: Sizin için teknik mi daha önceliklidir yoksa fikir mi?

GÇ: Bir önceki sorunun cevabında da belirttiğim gibi aslında ikisinin de dengede olması
gerektiğine inanıyorum. Genelde serileri oluştururken serinin tekniği, renk armonisini, boşluk doluluk oranı gibi kompozisyon ilkelerini ve plastik etkilerini sorguluyorum diyebilirim. Kompozisyonda neyi ön plana çıkarmak istediğime karar verip vurgu noktası yaratmaya çalışıyorum. Malzeme ve konunun birlikteliğinin önemli olduğunu düşünenlerdenim. Kavramsal sanatta olduğu gibi kavram ve nesne uyumu güçlü bir ifade olanağı sağlıyor. Bu durum malzeme ve konunun birbiriyle olan uyumuyla alakalı. Bu yüzden sanatçının belli bir araştırma süreci geçirdikten sonra sanatına yansıtmasını daha doğru buluyorum.

BA: Konunun dışında yazarlardan veya diğer sanatçılardan nasıl esinleniyorsunuz?

GÇ: Sanatın disiplinlerarası bir yapısı olduğuna inanıyorum. Burhan Doğançay bir röportajında “Sanatçı olmak için önce felsefe, sosyoloji, matematik ve fizik gibi farklı disiplinleri bilmek gerekiyor” diyordu. Bende böyle düşünüyorum çünkü farklı disiplinlerin sanatı çoğalttığına inanıyorum. Toplumsal ağırlıklı resimler yapan bir sanatçı olarak ifade etmeye çalıştığım konuları teorik olarakta bilmem gerektiğine inanıyorum. Tektipleşme ve kimliksizleşme üzerine çalışıyorum bu yüzden de David Harvey’i, Henri Lefebvre’yi, Walter Benjamin’i anlamaya çalışmak, çalışmalarımı doğru ifade edebilmem için önemli.

BA: Yabancılaşma ve tektipleşme gibi konseptleri eserlerinizde nasıl ele alarak karşı tarafa vermektesiniz?

GÇ: Ağırlıklı olarak bu kavramlara Terk Edilenin Pembe Düşü serinde metaforlar olarak yer vermeye başladım. Terkedilenin Pembe Düşü serisi için sosyal deneyimlerim bana yol gösterici oldu. Özellikle metropollerde yaşayan insanların “Hayalleriniz nedir?” sorusuna verdiği cevap benim için biraz ürkütücüydü. Metropollerde yaşayan çoğu birey “bir sahil kasabasında yaşamak” istiyordu. Bu sonuç hayal dünyalarında bile tek tipleşmiş bireyleri işaret ediyordu. Bugün benim gibi toplumsal sorunları ifade eden sanatçılar değişen ve dönüşen kentlerin hem kent hem de birey üzerindeki tek tipleştirici etkisinden bahseder. Ancak benim düşünceme göre bireylerin sadece imaj olarak tek tipleşmelerinden daha tehlikeli olan şey hayal dünyalarının dahi tek tipleşmesidir. Bu bağlamdan yola çıkarak kendi çocukluğumdaki hayal algısıyla hayallerinde bile tek tipleşmiş bireyleri aynı formda ve sistematik biçimde ifade etmeye çalıştım. Bu serideki resimlerde mekanlar farklı ancak pembe bulutlar tüm resimlerde ortak. Bu seri ile izleyicinin tek tipleşmeyi düşünmesini istedim.

BA: Sizce bu tektipleşme sizin hayatınızda var mı? Bununla beraber mi yaşıyorsunuz ya da buna nasıl karşı koyuyorsunuz?

GÇ: Tek tipleşme modern hayatın zorunlu bir sonucu. Benim için özel olarak ise hem eğitim hayatımda hem de yaşadığım şehrin dokusunda var bunun temel nedeni de kentsel dönüşüm. Mezun olduktan sonra İstanbul’dan taşındım. İstanbuldan uzaklaşmam ile kendi kimliğimi sorgulamaya başladığım bir dönemim oldu. Ben kimim? Nereye aitim? Evim neresi? gibi soruların cevabını ararken tüketim kültürüyle birlikte kentlerdeki dönüşüm süreçlerinin birey ve kent üzerindeki tek tipleştirici etkisini fiziksel ve toplumsal yansımalarını farkettim. Eserlerimde bu kavramları ele alırken bireyin kendi kimliğini sorgulayarak özünü farketmesini istiyorum.

BA: Hayatınızın herhangi bir evresinde sizi derinden etkileyen biri oldu mu?

GÇ: Eğitim hayatım boyunca birçok sanatçıyla tanıştım. Genellikle mekan resmi yapan
sanatçılardan etkilendiğimi söyleyebilirim. Edward Hopper, David Hockney, Charles Sheeler gibi… Ama en büyük kırılmayı Rene Magritte’le yaşadım. Eserlerimde metafor kullanmaya ondan etkilenerek başladım diyebilirim. 20. Yüzyıl sanatçısı ve onun resimlerine baktığımda bugün hala tektipleşme ve kimliksizleşmeyi ifade eden bir sanatçının eserlerini izlemek bana keyif veriyor. Ancak aynı zamanda endişe duyuyorum çünkü toplumsal olarak sorunlarımız hala çözüme kavuşmuş değil. Günümüz sanatçılarını takip etmeye çalışıyorum. Belli dönemler kütüphanede, online müzeler ve sanat bloglarında araştırmalar yapıyorum, sergiler gezip sanatçıların eserlerini izleyerek ben nasıl ifade edebilirim sorusunu kendime soruyorum.

BA: Sanatla ilgilenen gençlere ne gibi tavsiyeler verirsiniz?

GÇ: Sanat çok zor bir alan ama sabırlı ve kararlı olmalarını tavsiye ediyorum. Sanatın uzun bir yol olduğunu içselleşmesi için yaşamın içinde yoğrulması gerektiğini bilmek gerekiyor. Sanatçıysanız sanatınız sürekli sizin yanınızda olan durmaksızın etüt ettiğiniz, eskiz defterinizin ayrılmaz bir parçanız olduğu bir yaşam biçimi. Bol bol sergi gezmelerini, başka sanatçıların ele aldıkları konuları ve kendi yaklaşımlarını keşfetmek için bol bol denemelerini öneriyorum. Genç sanatçılar için özellikle bu dönemde Base, Mamut Art gibi çok güzel platformlar ortaya çıktı. Bu platformlar genç sanatçıları da biraz ön plana çıkartmayı amaçlıyor. Böyle yenilikçi, genç sanatçıları bir araya getiren platformları takip etmelerini de tavsiye ederim.

BA: “Sanatçı para kazanamaz.” gibi bir algı var. Sadece para kazanmak için eser yapmanız gerekse yapar mıydınız? Yoksa tam tersine para kazanmasam da olur ben sadece sanatımı paylaşmak istiyorum düşüncesinde misiniz?

GÇ: Evet, yaşamak için tabiki para kazanmamız gerekiyor. Mehmet Güleryüz, “Güldüğüme Bakma” adlı kitabında “Sanat üretebilmek için nerdeyse tüm işlerde çalıştım” der. Sadece sanattan para kazanarak geçiminizi sağlamak çok kolay değil. Bu yüzden ben ve benim gibi bir sürü genç sanatçı kendi kişisel işlerinin dışında geçimlerini sağlamak için başka işler de yapıyorlar. Ben de grafik tasarımı, sinemada sanat yönetmenliği asistanlığı gibi farklı işlerde çalıştım. Sanatın maddi bir beklentiyle yapılmaya başladığında tek tipleştiğini düşünüyorum ki bahsettiğim gibi ben de bu tektipleşmeyi mesele edinmiş biriyim.

BA: Tekrardan bu söyleşi için teşekkür ederiz.

GÇ: Ben teşekkür ederim, çok keyifli bir söyleşi oldu. Biliyorsun normalde bu söyleşiyi seninle Ferda Art Platform’da yapıyor olacaktık. Pandemi nedeni ile sergi açılışı ileri bir tarihe ertelendi. Her şey normale döndüğünde sergi açılışına da beklerim.

Gürbüz Doğan Ekşioğlu ile Röportaj

Gürbüz Doğan Ekşioğlu kimdir?

Ordu, Mesudiye doğumlu Gürbüz Doğan Ekşioğlu; ilk, orta ve lise eğitimini Ordu’da tamamladı. İki yıl İnşaat Fakültesinde okudu ve 1979’da Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu, şimdiki adıyla Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesinin, Grafik Sanatları (Tasarım) Bölümünden mezun oldu. Bir yıl reklam ajansında çalıştı ve 1981- 2006 yılı arasında Marmara Üniversitesi Grafik Tasarım Bölümünde hocalık yaptı. 2006 yılından bu yana Yeditepe Üniversitesi Grafik Tasarım Bölümü kadrosunda görev yapmakta. Çalışmaları Türkiye dışında Almanya, Amerika, Belçika, Bulgaristan, Çin, Japonya, Fransa, İngiltere, İtalya, İran, Kanada, Kosova, Kıbrıs, Makedonya, Rusya, Pakistan gibi ülkelerde yayınlandı. Özel ödüller dışında 44 ulusal, 27 uluslararası ödül aldı. Dünyanın en önemli dergilerinden The New Yorker’da 7, Forbes dergisinde 1 defa kapağı yayınlandı. Çok sayıda ulusal ve uluslararası karma sergilerde yer aldı ve üçü yurtdışı olmak üzere 34 kişisel sergi açtı.

Zerda Yaren Kürüm: Ben Tevitöl’den Zerda. Atölye Gezileri’nde bu ay konuğumuz olmayı kabul ettiğiniz için bütün ekibimiz adına teşekkür ederim. 

Gürbüz Doğan Ekşioğlu: Sevgili Zerda, TEVİTÖL öğrencilerini atölyemde ağırlamak isterdim. Maalesef beklenmedik bir salgınla karşılaştık ve her şey değişti. İnternet aracılığıyla da olsa sorularınıza cevap vermeye çalışacağım. İlgi alakanız için çok teşekkür ederim. Ayrı ayrı sevgilerimi, selamlarımı ve başarı dileklerimi iletirim.  Ayrıca bu iletişimi benimle sağlayan değerli hocanız Kamber Bey’e çok teşekkür eder, ona da sevgi ve selamlarımı iletirim. 

ZYK: Sanata olan ilginiz ne zaman başladı, sanatsal gelişiminiz üniversiteye geçene kadar nasıl oldu? 

GDE: Hatırlayabildiğim kadarıyla ilkokula gitmeden önce yaklaşık 6 yaşında olmam gerekir köyde çamurdan formlar, insan kafaları, gövdeleri yapardım. İlkokula gittiğimde ise defter kenarlarına resimler yapmaya başladım. Resim dersinde sınıf içinde güzel resim yaptığım iyice belirgin hale gelmişti. Ortaokul-lise yıllarında resim yapma konusunda çok zaman ve emek harcadım. Örneğin oynamak değil de resim yapmak beni mutlu ediyordu. Bu yüzden zamanımın büyük bir kısmını resim yaparak geçirdim. Bu arada sanatla ilgili elime geçen bütün sanat yazılarını okudum. Sevdiğim resimleri keserek biriktirdim. Bu dediklerimin özeti hangi alana yeteneğimiz, ilgimiz varsa o alana yoğunlaşmanız gerektiğidir. Uğruna zaman harcadığımız her şey bize karşılığını verecektir. 

ZYK: Öğrencilik yıllarınıza göre grafik tasarımı eğitimi nasıl değişiyor? Bu değişim sizi ve eserlerinizi etkiledi mi? Nasıl etkiledi? 

GDE: Benim hayalim küçüklüğümden beri ressam olmaktı. Güzel Sanatlara girerken Grafik bölümünü tercih etmemi öğütlediler. Grafik bölümüne girdiğimde ressam olup olmayacağımı bilmiyordum. Oysa grafik; herhangi bir düşünce, duygu ve kavramı görsel olarak ifade etmek için kullanılan bir alanmış. Resim değil de resimden de yararlanarak tasarım yapmakmış. Ben resim konusundaki yeteneğimi ve ressam olmak hayalimi grafik bölümünde illüstrasyon dersi ile (resim yaparak bir düşünceyi, kavramı anlatmak) birleştirerek enerjimi bu alana verdim. Bu nedenle çalışmalarım hem resim gibi güzeldir ve bakıldığında bir düşünceyi anlatır, bakan kişiye bir şey söyler, yol gösterir, çözüm önerir. 

ZYK: Sizce görsel sanatların başka bir dalında bu kadar başarılı olabilir miydiniz? Grafik Tasarımını diğer alanlardan ayıran ne idi? 

GDE: Eğer grafik tasarım bölümüne değil de resim bölümüne girseydim yine çok iyi bir ressam olurdum diye düşünüyorum. İlk olarak çalışmayı seviyorum. Çalışmak bence en büyük yetenektir. 39 yıllık üniversitede hocalığımda edindiğim deneyim; çok yetenekli ve tembel öğrencilerimin zaman içinde başarısız, yeteneği sınırlı ama çok çalışkan öğrencilerimin zaman içinde çok başarılı olduklarını gösterdi. İkinci olarak ise yeteneğim olan bir alanda eğitim gördüm, bu alanda seçim yaptım. Grafik bölümünü seçmem güzel tesadüf oldu çünkü yaratıcı ruhumun ve mizah yeteneğimin olması bu alanda uluslararası bir kariyerimin olmasını sağladı .

ZYK: Bir sanatçı olarak ne tür zorluklar yaşadınız? Yurt dışına açılma süreciniz nasıldı?    

GDE: Grafik tasarım sipariş üzerine bir yazının yanında, bir dergi ve kitap kapağında daha çok dekoratif olarak kullanıldığı için ekonomik karşılığı çok azdır. Ayrıca resim sanatı için illüstrasyon 2. veya 3. sınıf bir iştir. Örneğin ressamın tek bir işi 30 bin tl ediyorsa iyi bir illüstratörün bir işi çok daha az para karşılığı değer bulur. Bu nedenle illüstratör çok iş üretmeli, çok çalışmalıdır ki topladığı toplam para onu geçindirebilsin. İllüstrasyonun sanat alanında geride görülmesi ve maddi karşılığının azlığı zor taraflarıdır. Grafik tasarımın iletişim alanlarından biri olan uluslararası karikatür (İllüstrasyonda süslemecilik, renk, perspektif, çizgi gücü gibi elemanlar öndedir; karikatür çok sade ve çizgiyle çok hızlı üretilir ama bir olaydaki çelişkiyi zekice anlatır.) yarışmalarında çok ödül aldım, bu yarışmadaki jüri üyelerinin önerisiyle yurt dışı ilişkilerim başladı ve kabul gördüm.

ZYK: Sizden iş isteyenler sizi bir sanatçı olarak mı yoksa bir iş ortağı olarak mı görüyorlar? 

GDE: Resim galerisinde işlerimi satın alanlar beni sanatçı olarak tercih ederler. Yayın ve reklam alanında tercih edenler de onların bana verdikleri konuyu güzel ve etkili ifade edeceğim için tercih ederler.

ZYK: Tekniğiniz kariyeriniz boyunca nasıl şekillendi? 

GDE: Tekniğimin oluşması Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek okulundaki (şimdiki Marmara Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi) eğitim sırasında ortaya çıkmıştı. Zaman içinde üzerine gittikçe gelişti. Kariyerim işlerimin yaygınlaşmasıyla oluştu. İnternet sayesinde çok yere ulaştım. İnternetin çok etkisi oldu. 

ZYK: Sizin için teknik mi daha önceliklidir yoksa fikir mi?

GDE: Teknik de %100 olmalıdır, fikir de. Yani %200’lük bir sonuç elde etmeliyim ki (gerçek dışı bir izah bu) işim tam olsun.

ZYK: Son olarak Grafik Tasarımı okumak isteyenlere tavsiyeleriniz nelerdir?  

GDE: Sadece grafik tasarım alanı için değil, bütün meslekler için önerim şunlardır ki; öğrenci hangi alana ilgi duyuyor, hangi alanda yeteneği var, kişi önce bunu belirlemelidir. “Bu mesleği seçersem çok para kazanırım” diye düşünmek yerine “Ben bu işi yapmayı seviyorum, bu nedenle sevdiğim alanda eğitim almalıyım” demesi gerekir. Grafik tasarımı da iyi araştırıp bu işi yapmak istiyorum diyen olursa o zaman seçmelidir.

Seydi Murat Koç ile Röportaj

Seydi Murat Koç kimdir?

Seydi Murat KOÇ 1981 yılında Akşehir’de doğdu. 1998 yılında girdiği Marmara Üniversitesi Resim Ana Sanat Dalı’ndan, 2002 yılında mezun oldu. 2006 yılında aynı üniversitede yüksek lisans eğitimini tamamladı. Halen Doğuş Üniversitesinde öğretim görevlisi olarak çalışmaktadır. Bugüne kadar 15 kişisel sergi gerçekleştirdi ve 150’nin üzerinde ulusal ve uluslararası sergide yer aldı. RH+sanat Dergisi “2005 Yılı Genç Ressamı”, 2010 yılı 70. Devlet Resim ve Heykel Yarışması Başarı Ödülü gibi ödülleri içeren 18 ödüle layık görüldü. Seydi Murat Koç, çalışmalarını İstanbul-Moda’da bulunan özel atölyesinde sürdürmektedir.

 Ödül Muslu: TEVİTÖL Atölye Gezileri’nin şubat ayı konuğu Seydi Murat Koç ile birlikteyiz. Bizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz.

Seydi Murat Koç: Siz de hoşgeldiniz. Tabii böyle bir projede yer almak çok güzel, bir sanatçı olarak da beni seçtiğiniz için ayrıca teşekkür ederim.

ÖM: Biz teşekkür ederiz. Öncelikle sanata ilginiz ne zaman başladı, sanatsal gelişiminiz üniversiteye geçene kadar nasıl oldu? Akşehirde doğdunuz, küçük bir ilçeden gelip İstanbul gibi büyük bir şehirde sanat yapmak nasıl bir süreçti?

SMK: Benim için kolay bir süreç olmadı tabii ki. Zaten bir şekilde okuldaki eğitim ile beraber temelleri daha yeni oluşturmaya başlamışken bir yandan da çok uzak olduğum bir terminoloji öğreniyordum. Lisede sadece iyi resim yaptığım ile ilgili fikirlerim vardı, onlar da etraftan duyulan düşüncelerdi. Ancak tam olarak bu işe başlamamı İsmet Hocam’a borçluyum. İsmet Hocam Akşehir’de “Seçenek Resim Atölyesi”  isimli bir kurs açmıştı ve ben o atölyede yetiştim. İlk klasik müziği orada dinledim, 1998 senesinde, ilk rönesans sanatçılarıyla, ilk yüksek rönesans eserleriyle orada karşılaştım. Benim için bu küçük şehire karşın büyük bir şanstı İsmet Hoca’nın olması. Akşehir Lisesi mezunuyum ve mezun olurken İsmet Hoca ve Saadet Hoca ile tanıştım. Bir anda bambaşka bir açı ile etrafa bakmaya başladım. Onlardan kazandığım vizyon ile yapacağım tek şey artık sanat ile ilgili bir alanda devam etmekti. Resim bölümünü istiyordum ve Marmara Üniversitesi’ni kazandım. 1998-2002 yılları arasında ilk lisans eğitimimi, 2003-2006 yılları arasında ise yüksek lisans eğitimimi tamamladım. Yüksek lisansımı iki üniversitede tamamladım, Marmara Üniversitesi’nin yanında bir de Mimar Sinan ayağı vardı. Şu anda ise Doğuş Üniversitesinde eğitim görevlisiyim ama bunun yanında profesyonel olarak da sanatla iç içeyim. Onunla yaşamayı, hayatımın önemli bir kısmını, inşallah daha da fazlasını, onunla geçirmeyi diliyorum. Benim İsmet Hoca ile tanışmam tabii ki bir şans. Onun neticesinde de İstanbul’a gelmek daha da büyük bir şans. İstanbul’u seçmemin sebebi tamamen sanatla iç içe olan bu metropolde kendimi gösterebilmekti. Mücadelem 1998’de Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Eğitim Bölümünde başlamış oldu.

ÖM: Hayatınızı sanattan kazanmaya çalışırken nasıl bir yaşam sürdünüz? Profesyonelliğe geçişiniz ne zaman oldu?

SMK: Profesyonel resme geçiş aslında çok iddialı ve geniş bir söz ama serüvenimin başlangıcı tabii ki çocukluğumda başlıyor. Ancak üniversite ile başlayan süreçte, ikinci sınıfta benim için artık bir sanatçı olma yolu başlamış oldu. Buradaki serüvende, benim kendime inanmama ve güvenmeme en çok sanat aktiviteleri yardımcı oldu. Bunların en büyük örneklerinden birisi sanat yarışmalarıydı. Sergiler ve bu tür diğer etkinliklere katılma fırsatlarını yarışmalar ile kazandım ben. Üniversite 2. sınıftan itibaren yarışmalara girmeye başladım. Öncelikle öğrenciler arasında yapılan yarışmalara girmeye başladım, bu yarışmalar bana büyük bir azim ve keyif veriyordu çünkü iş üretmek için bahanem vardı. Bu mücadelenin içerisinde kalmak tabii ki kolay değildi. Maddi zorlukları bir kenara bırakıyorum, manevi olarak da bir şekilde resimlerin oluşması ile ilgili büyük bir ‘gaz’ vardı. Yarışmalara katılmamın sebebi ise açıkçası verilen ödüllerdi çünkü geçimimi de sağlıyordum orada. Aynı zamanda çok genç bir sanatçının bir anda bir galeriye kabul edilmesi çok zordu ancak yarışmalar sizin için bir olanak sağlıyordu ve o yarışmalar ile beraber gönüllülüğünüz artmaya başlıyordu. Her yarışma beni heyecanlandırıyordu çünkü yarışmanın bir sergisi olduğunda büyük kitlelere kavuşabiliyor olacaktım. Bütün yaşam kurgumu aslında sanat ile bütünleştirdim. Eğer altında barınacak bir çatım olmasını istiyorsam önce hep bir atölye fikri olarak bu mekanı düşündüm. İkinci planımda yaşam vardı. Yani önce atölyeyi kuruyordum daha sonra içinde nerede yaşayabilirim diye düşünüyordum. Sanatın hayatımda ne kadar yer kapladığı burada da belli oluyor. 

ÖM: Tekniğiniz kariyeriniz boyunca nasıl şekillendi?

SMK: Ben çok araştırmacı bir yapıya sahibim, bugüne kadar 14 farklı konsept üzerinden işler ürettim ve bunların neredeyse yarısı biraz daha teknik ağırlıklı işlerdi. Mesela özgün baskı ile ilk tanıştığımda benim resmimi çok büyük oranda etkilemeye başladı. Hatta resmimdeki grafiksel dil özgün baskı ile varolmuştur. Birçok baskı çeşidini içeren bu süreçte ben bu yöntemlerin çoğunu tuvale müdahale olarak yapmaya başladım. Tekniksel anlamda ilk müdahale ettiğim şey linoldü çünkü çok pratik ve çok kolay bir malzemeydi. Linolü ise kağıda basmak dışında tuvale basmaya başladım, beze basmaya başladım. Hatta bezden önce perdeye basmaya başladım. Stor perdeler benim sanatım için birer yüzey oluşturmaya başlamıştı. Tuval üzerinde ilerledikçe bu baskı serigrafi olarak gelişti ve daha sonrasında da dijital olarak devam etti. O dönemde peinture ile baskıyı birleştirmaye başlamıştım. Ardından bu dil iyice yalınlaşarak illüstratif ögelere yaklaştı. Sıçramalar serisinde tamamen découpe edilmiş realist bir figür vardı ve bu seride illüstrasyonu görebiliyorduk. Arkaplanda tamamen resimsel bir doku, üzerine ise tamamen grafiksel, keskin köşeli, kenarları kesilmiş bir figür vardı ve bunun yanında tuvalde de oynama yapmıştım. Sıçramalar serisi ile tuvalin altını bükmeye başladım. Tuvalin alt kısmı eğiliyordu çünkü o sıçrama etkisini veren faktör bu oluyordu ve aynı zamanda siz 2. boyuttan 3. boyuta geçmiş oluyordunuz. Vertio serisinde ise découpe edilmiş bazı alanlar vardı. Bu tip alanların üzerinde tuvali gerip boyamaya başlamıştım. Bu yüzeylerde ilk olarak mimari dokular ortaya çıkmaya başladı çünkü o katlanmış izler, duvar ve beton aralarındaki sınırlar, köşeler en iyi décupe ile verilebiliyordu. Bir binanın kütlesel varlığını yansıtabilmek için tamamen dış etkenlerden ve formdan kurtarıp découpe etmeye başladım. Bu alanda baskı ile başlayan şey, üç boyutlu tuval yüzeyi ve iyice sterilize edilmiş découpe edilmiş tuval yüzeyi ile devam etti. Serüvenim en son bu durumda.

ÖM: Sizin için teknik mi daha önceliklidir yoksa fikir mi? İşlerinize önce hangisi ile başlarsınız?

SMK: Fikir tabii ki daha önce gelir. Benim, dediğim gibi, işlerim 14 farklı konsepte ayrılmıştır. Bunlar yaklaşık iki yıllık değişimlere tekabül ediyor. Hep önce fikir geliyor. Aslına benim fikir bulma sürecim tamamı ile biriktirmek ile alakalı bir süreç. Ben fikirleri biriktiriyorum ve gerektiği zaman kendileri bir şekilde bir önceki konsepte dayalı olarak ortaya çıkıyorlar. Yani benim şu anda yapacağım, ileride yapacağım, en 5-6 konseptim belli oluyor ve bu bir sosyo-politik durum, düşünce ve bununla ilgili analitik sentezler ile beraber yaptığım şeyler. Yani fikirsel bir boyutta barınıyor hepsi. Daha sonrasında o fikri gerçekleştirmek için bir önceki seriye paralel bir geçiş -çok yumuşak da olmayabilir bazen sert geçişler de oluyor- ile teknik kısma kafa yoruyorum. Eğer teknik kısım ile ilgili bazı değişkenler varsa bazen konsept değişebiliyor da. Ya da fikir aşamasında oluşmuş bir şeyin teknik ile birleştiği anda verdiği sonuç o anki denemelerimde bir problem ile karşılaşıyorsa, bir anda tekniği de farklılaştırabilirim ya da o eskiz biriktirdiğim konseptlerden bir başkasına ilham vermiş oluyor. Size burada hızlı bir örnek göstereyim. Burada bir sonraki serinin denemeleri var ancak bu seri çıkacak mı çıkmayacak mı ben de bilmiyorum. Bunun nasıl sonuç vereceği ile ilgili bazı fikirler edinmek için o düşündüğüm, biriktirdiğim konulardan birisini hayata geçirdim. Burada beni farklı bir noktaya da çekmeye başladı eser, bir de onu deneyeceğim. Eğer bu ikisi arasındaki geçiş ile ilgili problemleri/sorunları çözersem, birisine karar verip devam edeceğim. Ancak kavram aslında aynı kavram, değişmedi. Fazlasıyla analitik anlatıyorum ama ben zaten aynen bu şekilde bir problemi çözermiş gibi çözüyorum işleri. Belli bir matematik üzerine ilerliyor. Tasarlanmış/kurgulanmış da diyebilirsiniz, evet bir seri gerçekten tasarlanmış ve kurgulanmış ve belirli bir kavram çerçevesinde oluyor. Bu eserleri yerleştireceğim mekanın ve açacağım serginin dahi şimdiden planını yapmış bulunuyorum. Onun için bende tesadüfler çok nadir. Bu bahsettiğim denemelerimde bazı tesadüfler var ve bu tesadüflerin hepsini bulduktan ve harmanladıktan sonra geriye kalanlar tamamen kurgu oluyor. Asıl sancı şu anda çektiğim sancı aslında, bu iki aylık süreçten sonrası en keyifli yeri çünkü teknik açıdan -ya da boyama, peinture, kıracağım, dökeceğim, yapıştıracağım, birleştireceğim- ne yapacaksam o geliyor. Onlar benim için en güzel aşamalar. Şu anda bir doğum sancısındayım aslında.

ÖM: Şimdi Doğuş Üniversitesi’ndesiniz, öğrencileriniz ile olan etkileşiminiz sanatınızı nasıl etkiledi veya etkiliyor?

SMK: Ben Doğuş Üniversitesinde Resim Bölümünde araştırma görevlisi olarak işe başladım, şimdi ise öğretim görevlisiyim ve resim bölümünün yanında grafik tasarımda da eğitim veriyorum. Benim üniversite ile ilgili düşüncem üniversitenin bir buluşma ortamı olduğu yönünde. Bu aktif ortamdan hiç ayrılmadan, belki 7/24 atölyemde çalışabilirim. Kendimi inzivaya çekip bir şekilde konsantre olup kendimi aktarabilirdim ama bir kısır döngü olacağını düşünüyorum ve benim aktif bir alana ihtiyacım var. Bu tabii ki sanat piyasası olabilir: aktif bir sanat ortamı, gezilen sergiler, buluşmalar, açılışlar, arkadaşlarımın sergileri… Bana bir şekilde enerji veren, kendimi yenilememi dürtükleyen şey öğrenciler aslında. Buluşma alanı olarak tanımladığım üniversite, benimle seni buluşturan, benimle öğrenciyi buluşturan, hocayla hocayı buluşturan, hocayla dışarıdan insanları da buluşturan, kısacası insanla insanı buluşturan bir alan. Daha doğrusu bunu yapan alanlardan sadece birisi. Eğitim tabanlı olduğu için de tabii ki keyif alıyorsunuz. O buluşma anını ben nasıl kazanıyorum? Bana her yeni öğrencinin bir problem ile gelmesi sayesinde. Yeni bir problem olduğuna her seferinde yepyeni bir şeyi çözmekle uğraşıyorsunuz ve kendinizi ‘upgrade’ etmiş oluyorsunuz. Ben bu ‘upgrade’lerden çok hoşlanıyorum ve her zaman kendimi güncel ve yeni tutuyorum. Tabii ki bu global dünyanın içerisinde edindiğimiz bilgiler var ama sıcağı sıcağına paylaşıp oradaki sinerji ile birleştirip, asıl problemi hemen canlı bir şekilde görüp onunla beraber çözmek benim için üniversitenin tanımı ve ben ders vermeyi de üretmek kadar önemli buluyorum. Zaten akademide benim şu anda bir atölyem var. Burası da benim üretim alanım ve öğrenciler de beni üretirken görüyorlar ve onlar da üretebiliyorlar. Böylesine etkileşimli bir alanda olduğumda benim üretkenliğim de aslında pekiştirilmiş oluyor. Bazılarının “Hem hocasın hem de nasıl resim yapabiliyorsun?” gibi sorularına bu da cevap olmuş oluyor çünkü zaten burada da atölyem var. Her gittiğim yere atölyeyi götürüyorum ve beni de başkalaştırmış oluyor aslında her yerde başladığım resimler farklı. Bu da beni sıcak ve dinamik tutuyor. Herhalde üniversitede olmadan yapamam, en azından bir ucundan temas etmem lazım. Örneğin bir ders vermem lazım çünkü oradaki beslenme kaynaklarımı böyle pekiştirmem lazım diye düşünüyorum. 

ÖM: Sanatla ilgilenen gençlere ne tavsiye verirsiniz?

SMK: Şu anda yetişen nesile çok güveniyorum. Acayip bir beyin var ve acayip bir yetenek var. Bunların arasında Mamut Art ve Base gibi çok önemli etkinlikler var örneğin. Bizim dönemimizde olan yarışmalar şu anda inanılmaz fuar etkinliklerine döndü ve buradaki gençler dünya sanatçıları ile karşılaştırıldığında hiçbir eksiğimiz yok. Gayet müthiş bir genç kitle yetişiyor ve bunun da farkında. Bu beraberlik internet ile beraber ve globalleşen dünya ile beraber herkesin istediği kaynağa ulaşabilmesinden kaynaklı. Tabii ki Türkiye’nin ekonomisi, sosyo-politik durumları ile ilgili, sanata karşı bakışı ve duyarlılığı ve bazı stratejik yanlışlıkları ile ilgili problemlerimiz her zaman vardı, şu anda da var. Çözülemeyecek problemler değil ancak önümüzde biraz yol var. Bu yolda azimle yürüyen genç sanatçılar var ve son derece de iyiler. Ben çok umutluyum. Onlara bir önerim yok, zaten biliyorlar ne yapacaklarını ve kendilerini farkındalar, çalışıyorlar. 

ÖM: Tekrar teşekkürler bizi kabul ettiğiniz için.

SMK: Ben teşekkür ediyorum. İyi ki geldiniz. 

Selahattin Yıldırım ile Röportaj

Selahattin Yıldırım kimdir?

1960 yılında Sivas’ta doğdu. 1984’te Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Resim Bölümü’nden mezun oldu. Aynı yıl İstanbul’da atölyesini kurarak çalışmalara başladı.1989-1999 yılları arasında Almanya, Hollanda, Belçika, İngiltere ve İtalya’da çeşitli müze, galeri ve fuarlarda görsel araştırma-inceleme gezileri yaparak, resim çalışmalarında bulundu. Sanatçı, halen profesyonel olarak çalışmalarını İstanbul Kalamış’taki atölyesinde sürdürmektedir.

Dilara Lâl Altaylar: TEVİTÖL Atölye Gezileri’nin ocak ayı konuğu Selahattin Yıldırım ile beraberiz. Davetimizi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederiz.

Selahattin Yıldırım: Ben teşekkür ederim bana bu değeri verip böyle bir söyleşiyi gerçekleştirdiğiniz için. Hoşgeldiniz!

DLA: Sanata ilginiz ne zaman başladı ve üniversiteye gidene kadar nasıl gelişti?

SY: Şöyle ki, sanat doğal olarak her insanın çocukluğundan itibaren ilgi duyduğu bir alan ama bu “sanatla uğraşma ya da sanat yapma” süreci çok farklı gelişen bir süreç. Ben de her çocuk gibi çocukluğumda, ilkokul-ortaokul sıralarında, resim yapıyordum fakat beni motive eden şey daha çok ağabeyim idi. O amatör olarak yoğun bir şekilde resim yapıyordu. Biraz da ona özenerek başladım resim yapmaya. Ortaokuldaki resim öğretmenimin de yönlendirmesi ile daha da ilgim artmaya başladı ve lise bittikten sonra bir seçim yaptım, resim okumayı tercih ettim. O günden bu güne de profesyonel olarak, ressamlığımı sürdürüyorum. 

DLA: Eğitim fakültesi mezunu olmanızın sanatsal gelişiminize olumlu ve olumsuz etkileri nelerdir?

SY: Eğitim fakültesi aslında öğretmen yetiştiren bir okul dolayısıyla daha çok meselenin teknik yanını, eğitim yanını öne çıkartan bir yapısı var ama sonuçta bütün temel sanat eğitimini, diğer okullar ve güzel sanat fakültelerinde de almak durumundasınız. Eğitim fakültesinin, öğretmen de yetiştirdiği için daha çok el becerisini geliştiren, teknik olarak bir çok meseleyi çözmenize yardım eden bir eğitim sistemi var. Çok basit bir şey söyleyeyim, bugün güzel sanatlar fakültelerinden mezun olan birçok insan kağıt kesmeyi bile doğru düzgün beceremez ya da bilmez. Bir tuval yapmayı, astar atmayı vs. Eğitim fakültesinin avantajı bu oldu benim için, o el becerisini geliştiren, pratik çözümleri geliştiren bir eğitim sistemi var. Onun bir faydası oldu diyebilirim. Onun dışında eğitim olarak diğer yerlerden çok farklı bir sanat eğitim sistemi yok.

DLA: Eğitim fakültesinden mezun olduktan sonra hayatınızı sanattan kazanmaya çalışırken nasıl bir yaşam sürdürdünüz?

SY: Bütün sanat dalları için geçerli olan zorluklar var. Ben mezun olduktan sonra başka da bir iş yapmadan, direkt atölyemi kurdum ve profesyonel olarak çalışmaya başladım. Tabii bunun getirdiği farklı zorluklar var. Direkt olarak buradan para kazanmak, hayatımı sürdürmek çok kolay bir şey değil, yeni mezun sonuçta kimsenin tanımadığı, bilmediği bir insansınız. Kiranızı ödeyeceksiniz, hayatınızı sürdüreceksiniz. Bu açıdan zor tabii ki, profesyonel olarak sürdürmek çok zor. Bütün sanat yapan insanların karşılaştığı zorlukları ben de yaşadım tabii. Sıkıntılar yaşandı ama sanat yapmak da biraz böyle bir şey, o bedelleri göze almak demek. O bedelleri göze almadan zaten bir şey yapamazsınız, o bedeli ödemek zorundasınız. “Ben önce bir şeyler yapayım paramı kazanayım, ondan sonra da sanat yaparım.” gibi bir şans yok. O bedeli, sıkıntıları yaşayacaksınız, öyle de sürdüreceksiniz. Başka da bir seçenek yok.

DLA: Tekniğiniz hayatınız boyunca nasıl değişti? 

SY: Resim sadece okulda öğrenilen bir şey değil; çalışarak, yaparak yaşadığınız sürecin tümünde öğrendiğiniz bir şey. Seksen yaşına da gelseniz hâlâ öğreniyorsunuz, dolayısıyla bütün gündemi takip etmek, dünya sanatını takip etmek, gelişmeleri takip etmek, değişimleri takip etmek ve buna göre bir konum almak gerekiyor. “Bir tekniğim var, bir tavrım var ve bunu ölene kadar sürdüreceğim” diye bir şey yok. Her an yeni bir şey öğreniyorsunuz, her an bir şeyler değişiyor; teknikler değişiyor, malzemeler değişiyor, bakış açısı değişiyor… Elbette ki bizim sonuçta sanatçı olarak bir perspektifimiz var, dünyaya bakışımız, algılayış biçimimiz, kavrama biçimimiz var. Bunu bazen sanat dünyasındaki gelişmeler, değişmeler etkileyebiliyor. Hem sizi geliştiriyor hem değiştiriyor. Yani bu sürekli öğrenilen bir şey, bir noktada kalmıyor. O yüzden de ben her seferinde şunu söylerim: “Üslup denilen şey sanatçı için bir dayatmadır. Çok da gerekli olan bir şey değildir. Üslup size dayatılan, sizi bir kalıbın içerisine sokan, ‘Evet sen busun, böyle şeyler yapmalısın.’ diyen bir şeydir. O yüzden ben bu üslup lafına hep karşı çıkmışımdır. Çok özel, önemli bir şeymiş gibi algılanır ya da lanse edilir. “Baktığımda 100 metreden senin resmini tanırım.” sözüne karşıt yarın ben bambaşka bir şey yapabilirim. Dönüştürebilirim, geliştirebilirim. Sonuçta ben sadece piyasaya resim yapmıyorum, kendime ait bir şey yapıyorum. Bu yüzden hiç umrumda değil üslup, her an daha değişik, daha farklı bir şey yapabilirim. İşin doğrusu beni çok fazla ilgilendiren bir şey değil teknik, tavır vb. Ayrıca yapmak istediğiniz şey sizi başka bir şeye yönlendirebiliyor. Bir resim yapıyorsunuz, o kendisi başka bir teknik veya malzeme isteyebiliyor. Bazen sizi yaptığınız iş veya tuval yönlendirebilir. Yani başladığınız o noktadan, çok başka bir noktaya gelebilirsiniz.

DLA: Sanata yaklaşımınızı etkileyen bir sanatçı veya sanat eseri oldu mu?

SY: Elbette öğrenciliğimizden itibaren yüzlerce, binlerce sanatçı ve onların işleriyle karşılaşıyoruz, onları inceliyoruz ki eğitim sistemimizde bu böyle devam ediyor. Etkilendiğimiz sanatçıları takip ediyoruz, etkilenmeye devam ediyoruz. Olgunlaşma süreci zaten böyle bir şey, öğrenerek gidiyorsunuz. Öğrendikçe de ilgi alanlarınız ve yapmak istediğiniz şeyler olgunlaşıyor, gelişiyor. Bu açıdan elbette ki onlarca etkilendiğim ressam var. Onlardan birçok şey almışımdır, öğrenmişimdir. Ancak en çok etkileyen derseniz, belki de benim hayatımda dönüm noktası olabilecek ressam George Baselitz diyebilirim. O kuşağın özellikle Alman ekspresyonistlerinden çok etkilendim, öğrenciliğimden bu yana ekspresyonist resim ilgimi çekmiştir. Resimlerim de biraz o yöne doğru evrilerek gitti. Bu da böyle devam ediyor.

DLA: Sanat ile ilgilenen gençlere ne tür tavsiyeler verirsiniz?

SY: Pek tavsiye vermiyorum ancak şöyle söyleyeyim, sanat bedeli olan bir şey. Sanat üretmek ve sanatla yaşamanın elbet bir bedeli vardır. Hiçbir şey güllük gülistanlık değil, belki birçok alanda böyledir ama, özellikle sanat alanında, resim alanında bir bedel ödemeden bir yere gelmek çok zor bir şey. Nedir bu bedel? Sıkıntıları da yaşayacaksınız, yoklukta da yaşayacaksınız. Belki şansınız çok yaver gider ama genelde böyledir. Çünkü ressam olma süreci, sanatçı olma süreci, çok kısa bir süreç değil. Sonuçta dışa dönük bir şey yapıyorsunuz, başkalarının izleyeceği, göreceği, bakacağı şeyler yapıyorsunuz. Bu bir süreç gerektiriyor; tanınmanız, olgunlaşmanız, bir imza sahibi olmanız… Uzunca bir süreç alıyor bunlar ve daha sonrasında ‘belki’ para kazanıyorsunuz. Bu yüzden de büyük hayallerle yola çıkmak çok doğru değil çünkü sonuçta ne olacağı belirsiz bir alan. Benim üniversitede bir hocam şöyle bir şey söylemişti bir sohbet sırasında: “Seksen yaşına gelip, geriye baktığında belki de hiçbir şey yapmamış olduğunu fark etmektir ressam olmak.” Çok düşünmüştüm bu ne demek diye. Sonrasında anlıyorsunuz ki sonu belli olan bir iş değil, bu söylenmeye çalışılıyor. Bir ömrü boşa da harcamış olabilirsiniz ressam olabilmek için ya da çok iyi şeyler da yapabilirsiniz. Ancak temel olan bir şey var, o da çalışmak. İnatla, sabırla, çok büyük beklentilere girmeden çalışmak çünkü kendinize ait bir şey yapıyorsunuz. İnançla kendine ait bir şeyler yaratma eylemi sanat aslında. Kendiniz için yaparken de olsa bir şeyler üretebiliyorsanız, bu kadardır sanat.

DLA: Tekrardan bizleri kabul ettiğiniz, bu güzel röportaj için çok teşekkür ederiz.

SY: Ben teşekkür ederim, ayağınıza sağlık. Sitenizi de inceledim, ciddi profesyonel işler yapıyorsunuz, ellerinize sağlık. Tekrar ben de geldiğiniz için teşekkür ederim.