Selahattin Yıldırım ile Röportaj

Selahattin Yıldırım kimdir?

1960 yılında Sivas’ta doğdu. 1984’te Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Resim Bölümü’nden mezun oldu. Aynı yıl İstanbul’da atölyesini kurarak çalışmalara başladı.1989-1999 yılları arasında Almanya, Hollanda, Belçika, İngiltere ve İtalya’da çeşitli müze, galeri ve fuarlarda görsel araştırma-inceleme gezileri yaparak, resim çalışmalarında bulundu. Sanatçı, halen profesyonel olarak çalışmalarını İstanbul Kalamış’taki atölyesinde sürdürmektedir.

Dilara Lâl Altaylar: TEVİTÖL Atölye Gezileri’nin ocak ayı konuğu Selahattin Yıldırım ile beraberiz. Davetimizi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederiz.

Selahattin Yıldırım: Ben teşekkür ederim bana bu değeri verip böyle bir söyleşiyi gerçekleştirdiğiniz için. Hoşgeldiniz!

DLA: Sanata ilginiz ne zaman başladı ve üniversiteye gidene kadar nasıl gelişti?

SY: Şöyle ki, sanat doğal olarak her insanın çocukluğundan itibaren ilgi duyduğu bir alan ama bu “sanatla uğraşma ya da sanat yapma” süreci çok farklı gelişen bir süreç. Ben de her çocuk gibi çocukluğumda, ilkokul-ortaokul sıralarında, resim yapıyordum fakat beni motive eden şey daha çok ağabeyim idi. O amatör olarak yoğun bir şekilde resim yapıyordu. Biraz da ona özenerek başladım resim yapmaya. Ortaokuldaki resim öğretmenimin de yönlendirmesi ile daha da ilgim artmaya başladı ve lise bittikten sonra bir seçim yaptım, resim okumayı tercih ettim. O günden bu güne de profesyonel olarak, ressamlığımı sürdürüyorum. 

DLA: Eğitim fakültesi mezunu olmanızın sanatsal gelişiminize olumlu ve olumsuz etkileri nelerdir?

SY: Eğitim fakültesi aslında öğretmen yetiştiren bir okul dolayısıyla daha çok meselenin teknik yanını, eğitim yanını öne çıkartan bir yapısı var ama sonuçta bütün temel sanat eğitimini, diğer okullar ve güzel sanat fakültelerinde de almak durumundasınız. Eğitim fakültesinin, öğretmen de yetiştirdiği için daha çok el becerisini geliştiren, teknik olarak bir çok meseleyi çözmenize yardım eden bir eğitim sistemi var. Çok basit bir şey söyleyeyim, bugün güzel sanatlar fakültelerinden mezun olan birçok insan kağıt kesmeyi bile doğru düzgün beceremez ya da bilmez. Bir tuval yapmayı, astar atmayı vs. Eğitim fakültesinin avantajı bu oldu benim için, o el becerisini geliştiren, pratik çözümleri geliştiren bir eğitim sistemi var. Onun bir faydası oldu diyebilirim. Onun dışında eğitim olarak diğer yerlerden çok farklı bir sanat eğitim sistemi yok.

DLA: Eğitim fakültesinden mezun olduktan sonra hayatınızı sanattan kazanmaya çalışırken nasıl bir yaşam sürdürdünüz?

SY: Bütün sanat dalları için geçerli olan zorluklar var. Ben mezun olduktan sonra başka da bir iş yapmadan, direkt atölyemi kurdum ve profesyonel olarak çalışmaya başladım. Tabii bunun getirdiği farklı zorluklar var. Direkt olarak buradan para kazanmak, hayatımı sürdürmek çok kolay bir şey değil, yeni mezun sonuçta kimsenin tanımadığı, bilmediği bir insansınız. Kiranızı ödeyeceksiniz, hayatınızı sürdüreceksiniz. Bu açıdan zor tabii ki, profesyonel olarak sürdürmek çok zor. Bütün sanat yapan insanların karşılaştığı zorlukları ben de yaşadım tabii. Sıkıntılar yaşandı ama sanat yapmak da biraz böyle bir şey, o bedelleri göze almak demek. O bedelleri göze almadan zaten bir şey yapamazsınız, o bedeli ödemek zorundasınız. “Ben önce bir şeyler yapayım paramı kazanayım, ondan sonra da sanat yaparım.” gibi bir şans yok. O bedeli, sıkıntıları yaşayacaksınız, öyle de sürdüreceksiniz. Başka da bir seçenek yok.

DLA: Tekniğiniz hayatınız boyunca nasıl değişti? 

SY: Resim sadece okulda öğrenilen bir şey değil; çalışarak, yaparak yaşadığınız sürecin tümünde öğrendiğiniz bir şey. Seksen yaşına da gelseniz hâlâ öğreniyorsunuz, dolayısıyla bütün gündemi takip etmek, dünya sanatını takip etmek, gelişmeleri takip etmek, değişimleri takip etmek ve buna göre bir konum almak gerekiyor. “Bir tekniğim var, bir tavrım var ve bunu ölene kadar sürdüreceğim” diye bir şey yok. Her an yeni bir şey öğreniyorsunuz, her an bir şeyler değişiyor; teknikler değişiyor, malzemeler değişiyor, bakış açısı değişiyor… Elbette ki bizim sonuçta sanatçı olarak bir perspektifimiz var, dünyaya bakışımız, algılayış biçimimiz, kavrama biçimimiz var. Bunu bazen sanat dünyasındaki gelişmeler, değişmeler etkileyebiliyor. Hem sizi geliştiriyor hem değiştiriyor. Yani bu sürekli öğrenilen bir şey, bir noktada kalmıyor. O yüzden de ben her seferinde şunu söylerim: “Üslup denilen şey sanatçı için bir dayatmadır. Çok da gerekli olan bir şey değildir. Üslup size dayatılan, sizi bir kalıbın içerisine sokan, ‘Evet sen busun, böyle şeyler yapmalısın.’ diyen bir şeydir. O yüzden ben bu üslup lafına hep karşı çıkmışımdır. Çok özel, önemli bir şeymiş gibi algılanır ya da lanse edilir. “Baktığımda 100 metreden senin resmini tanırım.” sözüne karşıt yarın ben bambaşka bir şey yapabilirim. Dönüştürebilirim, geliştirebilirim. Sonuçta ben sadece piyasaya resim yapmıyorum, kendime ait bir şey yapıyorum. Bu yüzden hiç umrumda değil üslup, her an daha değişik, daha farklı bir şey yapabilirim. İşin doğrusu beni çok fazla ilgilendiren bir şey değil teknik, tavır vb. Ayrıca yapmak istediğiniz şey sizi başka bir şeye yönlendirebiliyor. Bir resim yapıyorsunuz, o kendisi başka bir teknik veya malzeme isteyebiliyor. Bazen sizi yaptığınız iş veya tuval yönlendirebilir. Yani başladığınız o noktadan, çok başka bir noktaya gelebilirsiniz.

DLA: Sanata yaklaşımınızı etkileyen bir sanatçı veya sanat eseri oldu mu?

SY: Elbette öğrenciliğimizden itibaren yüzlerce, binlerce sanatçı ve onların işleriyle karşılaşıyoruz, onları inceliyoruz ki eğitim sistemimizde bu böyle devam ediyor. Etkilendiğimiz sanatçıları takip ediyoruz, etkilenmeye devam ediyoruz. Olgunlaşma süreci zaten böyle bir şey, öğrenerek gidiyorsunuz. Öğrendikçe de ilgi alanlarınız ve yapmak istediğiniz şeyler olgunlaşıyor, gelişiyor. Bu açıdan elbette ki onlarca etkilendiğim ressam var. Onlardan birçok şey almışımdır, öğrenmişimdir. Ancak en çok etkileyen derseniz, belki de benim hayatımda dönüm noktası olabilecek ressam George Baselitz diyebilirim. O kuşağın özellikle Alman ekspresyonistlerinden çok etkilendim, öğrenciliğimden bu yana ekspresyonist resim ilgimi çekmiştir. Resimlerim de biraz o yöne doğru evrilerek gitti. Bu da böyle devam ediyor.

DLA: Sanat ile ilgilenen gençlere ne tür tavsiyeler verirsiniz?

SY: Pek tavsiye vermiyorum ancak şöyle söyleyeyim, sanat bedeli olan bir şey. Sanat üretmek ve sanatla yaşamanın elbet bir bedeli vardır. Hiçbir şey güllük gülistanlık değil, belki birçok alanda böyledir ama, özellikle sanat alanında, resim alanında bir bedel ödemeden bir yere gelmek çok zor bir şey. Nedir bu bedel? Sıkıntıları da yaşayacaksınız, yoklukta da yaşayacaksınız. Belki şansınız çok yaver gider ama genelde böyledir. Çünkü ressam olma süreci, sanatçı olma süreci, çok kısa bir süreç değil. Sonuçta dışa dönük bir şey yapıyorsunuz, başkalarının izleyeceği, göreceği, bakacağı şeyler yapıyorsunuz. Bu bir süreç gerektiriyor; tanınmanız, olgunlaşmanız, bir imza sahibi olmanız… Uzunca bir süreç alıyor bunlar ve daha sonrasında ‘belki’ para kazanıyorsunuz. Bu yüzden de büyük hayallerle yola çıkmak çok doğru değil çünkü sonuçta ne olacağı belirsiz bir alan. Benim üniversitede bir hocam şöyle bir şey söylemişti bir sohbet sırasında: “Seksen yaşına gelip, geriye baktığında belki de hiçbir şey yapmamış olduğunu fark etmektir ressam olmak.” Çok düşünmüştüm bu ne demek diye. Sonrasında anlıyorsunuz ki sonu belli olan bir iş değil, bu söylenmeye çalışılıyor. Bir ömrü boşa da harcamış olabilirsiniz ressam olabilmek için ya da çok iyi şeyler da yapabilirsiniz. Ancak temel olan bir şey var, o da çalışmak. İnatla, sabırla, çok büyük beklentilere girmeden çalışmak çünkü kendinize ait bir şey yapıyorsunuz. İnançla kendine ait bir şeyler yaratma eylemi sanat aslında. Kendiniz için yaparken de olsa bir şeyler üretebiliyorsanız, bu kadardır sanat.

DLA: Tekrardan bizleri kabul ettiğiniz, bu güzel röportaj için çok teşekkür ederiz.

SY: Ben teşekkür ederim, ayağınıza sağlık. Sitenizi de inceledim, ciddi profesyonel işler yapıyorsunuz, ellerinize sağlık. Tekrar ben de geldiğiniz için teşekkür ederim.