Mustafa Horasan ile Röportaj

Mustafa Horasan kimdir?

1965 Aydın, Karacasu’da doğan sanatçı, 1986’da Marmara Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Grafik Ana Sanat dalı, Özgün Baskıresim Bölümü’nü bitirdi. Almanya, Fransa, Hollanda, İspanya, Amerika ve İtalya’da sanatsal çalışmalar yaptı. Sanatçı halen İstanbul’da kendi atölyesinde çalışmalarını sürdürmektedir. Yeditepe Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi’nde öğretim görevlisi olarak çalışan sanatçının, yurtiçi ve yurtdışı özel koleksiyon ve müzelerde eserleri bulunmaktadır.

Barış Yıldırım: Merhaba, TEVİTÖL atölye gezilerinin bu ayki konuğu Mustafa Horasan oldu. Öncelikle teşekkür ediyoruz teklifimizi kabul ettiğiniz için. 

Mustafa Horasan: Ben teşekkür ederim, hoş geldiniz.

BY: Hoşbulduk. İsterseniz başlayalım. Sanata ilginiz nasıl başladı? Sanatsal gelişiminiz üniversiteye kadar nasıl oldu?

MH: Herkes aynı şeyi söylüyor galiba çocukken başladı diye, böyle garip bir şey. Bence her çocuğun sanata ilgisi var ancak sıkıntı ailenin farkında olup olmamasıyla ilgili. Bazıları görmezden geliyor, bazıları da fark edip üstüne düşüyorlar. Benim ailem, özellikle babam, çizme yeteneğimi ve isteğimi fazlasıyla görüp bana sürekli malzeme desteği yaptı. Müze kitapları gibi şeylerle beni bayağı besledi. Ortaokulda tuvale geçmiştim. Birçok malzeme alıyordum. Nalburdan alınan bir tane tuvalim vardı, onun üzerine defalarca resim yapıyordum. Babam bu resimlerden bir tanesini satın aldı artık aynı tuvale resim yapmayayım diye. Burada destek çok önemli. Yani bir sanatçı ailenin ve çevrenin desteği ile gelişiyor. Aslında hepimiz şair olabiliriz, sanatçı olabiliriz, bilim adamı olabiliriz fakat o içimizdeki ışığı geliştirecek bir topluma ihtiyaç var. Ben o anlamda şanslıydım ve kendimi geliştirmek için zamanım oldu, fırsatım oldu, imkanlarım oldu. Yani ailem bana bu anlamda imkanlar tanıdı. Mesela ben ortaokuldayken Francis Bacon’u tanımıştım babamın getirdiği kitaplar sayesinde. Birçok müzenin kitapları, o zaman İtalyan basımı kitaplar vardı, sayesinde birçok sanatçıyı tanımıştım. Bu benim için çok önemli bir göstergeydi. Yani neredeyse üniversitede görmediğim görsel eğitimi, sanat eğitimini kendi kendime ortaokulda görmüştüm. 

BY: Üniversitede grafik tasarım okudunuz. Grafik tasarım eğitimi almak, diğer ressamlardan biraz daha farklı olarak, sanatınızı ve sanata bakış açınızı nasıl etkiledi?

MH: Aslında grafik eğitimi birçok disiplinden oluşan bir eğitim. İllüstrasyon, yani resim, var içerisinde. Fotoğraf var, yazı var, baskı resim var, yayın grafiği var. Birçok alana sıçrıyorsunuz, görüyorsunuz, içerisinde plastik bir sürü şey var. Aslında grafik eğitimi benim zenginleşmem için önemli bir araç oldu. Plastiğimi geliştirmem için, resmin derinliğini farklı alanlarda denemem için önemli bir eğitim oldu. Tabii ben 1986’da mezun oldum. İlk mezun olduğum zamanda Türkiye’de resim tek başına resim olarak algılanıyordu, pentür olarak algılanıyordu. İçine başka disiplin konulduğu zaman garipseniyordu ve küçümseniyordu. Ondan dolayı, ben de ilk zamanlar grafikten etkilendiğim dönemlerde resimler yaptığım zaman illüstratif bulundu bunlar. Bunların çok hikayeci oldukları, bu yüzden içlerinde pentür olmadığı, çok grafik leke oldukları, afişe benzedikleri gibi birçok eleştiri aldım açıkçası. Yine de sanatçı olarak içinizden gelen bir şeyi yaptığınız için bunun bir matematiği, bir formülü yok. Siz onu yapmaya devam ediyorsunuz, onu bir şekilde geliştirmeye devam ediyorsunuz. Çünkü her söylenene kulaklarınızı kabartıp acaba öyle mi, acaba şöyle mi dediğiniz zaman kendi sesiniz kalmıyor. Ben onu çok önemsemedim açıkçası, bunun üzerine bana çok artısı oldu grafik eğitiminin. Resimde birsürü malzemeyi birleştirme imkanı buldum. Baskı resmi de denedim, resimlerde baskıyı denedim, ondan sonra fotoğrafı denedim, videolar yaptım, heykeller yaptım. Böylelikle multi-disipliner bir çalışma içerisine girmiş oldum. Bu da benim sanatımı geliştiren, kafamı açan, durmamamı sağlayan bir araç oldu açıkçası.

BY: Peki üniversiteden mezun olduktan sonra profesyonel olarak sanata geçişiniz nasıl oldu?

MH: Açıkçası üniversiteden mezun olur olmaz para kazanmak diye bir şey zaten söz konusu değil. Ben de reklam ajanslarında çalıştım, ilaç firmasında çalıştım, part-time ders verdim, hocalık yaptım ki hala da yapıyorum. Bir sürü geçim kaynağı buldum kendime. Sanatçının kendini geliştirip kendi dilini, üslubunu, sözlerini oluştururken sanatından para kazanması biraz zor. Ancak kendi dilini geliştirene kadar başka işler yapıp para kazanabilirsin. Çünkü para kazanmaya çok erken başlarsan bu sefer sanat piyasası denilen şey seni manipüle etmeye başlıyor. “Bu işlerden istiyorum bunlardan yap, böyle olsun şöyle olsun.” deyip, senin karakterini belirlemeye başlıyor. Onun için ben aldığım grafik eğitiminin sayesinde, ajanslarda da çalıştım, ilaç firmasında reklam yaptım, broşür tasarımları yaptım. Aslında bir yandan grafiğin bana inanılmaz bir katkısı oldu: hem para kazanabildim, hem de resim dilimi geliştirebildim.

BY: Peki tekniğiniz şu ana kadar nasıl gelişti, bu gelişimi gözlemleme imkanı bulabildiniz mi?

MH: Teknik bazen arkadan gelen bir şey, bazen de kavrama göre gelişen bir şey. Ben çok teknik deneyen bir sanatçıyım, biraz da maymun iştahlıyım bu konuda. Bir şeyi merak ediyorum, onun üzerine gidiyorum, tekniği buluyorum, o teknikle bir şeyler üretiyorum, sonra başka tekniğe geçiyorum. O anlamda teknik arsızıyım denebilir. Geçenlerde okulda arkadaşlarla konuşuyoruz, “Bir teknik malzeme kitabı mı yazsan?” dediler, “Bu kadar tekniğe vakıfsın. Arkadan gelen arkadaşlara çok faydası olur bu şekilde.”. Teknik iştah açıcı bir şey benim için. Bir tek teknikle resim yapmadım ben, birçok teknik ile resim yaptım. İlk başladığım zamanlarda kağıt üzerine guaj pastel çalışıyordum. Çünkü bilmiyordum akrilik boyayı, vesaireyi. Sonra tuvale geçtim. Grafik eğitiminde tuval yoktur, tuval bez bilmeyiz biz, ben sonradan öğrendim tuvali. Tuvale geçince akriliğe döndüm, daha yakındı çünkü su bazlı malzemelere. Sonrasında da yağlı boyaya döndüm. Bir sürü farklı teknik denedim, ama iki ana damar bakarsan resimlerimde daha çok akrilik ve yağlı boya.

BY: Sizin için teknik biraz daha önde geliyor diyebilir miyiz?

MH: Teknik, söylediğim gibi, bazen gelip kendi başına bir işi oluşturabilir. Bazen de bir kavram gelip tekniği oluşturabilir. Ben teknik çok önemli bir şey demiyorum, teknik arkadan gelen bir şeydir aslında, ama heyecan verici bir şeydir. Bazen öyle bir malzeme bulursun ki, bunu heykele, resime çevirmek istersin, malzeme çağırır bazen. Bazen de çağırmaz. Bazen de konu seni çağırır. Onun ne zaman hangisini çağıracağını bilmek kestirilemez bir şey açıkçası.

BY: Peki, öğrencilerinizle etkileşiminiz sanatınızı nasıl etkiledi, ders vermek, öğrencilerle çalışmak.

MH: Benim derslerim deneysel geçiyor. Ben bir fikir ile, malzeme ile sınıfa geliyorum, dersler biraz workshop gibi geçiyor. Malzemeyle derse geldiğim için, diyorum ki bu malzemeyle ben böyle çalışıyorum, ancak bundan sonrası size kalmış. Ondan sonra arkadaşlar da denemeye başlıyorlar. Grafik bölümünde illüstrasyon dersine giriyorum, mesela geçen hafta okulda strafor baskı tekniği yaptık. Tekniğin basit olarak nasıl yapılacağını gösteriyorum ama onlar kendileri başka bir şeyler denemek istiyorlar. Birbirlerinden görüyorlar, gördüklerini denemek istiyorlar. Mesela orada ben de öğreniyorum bazı şeyleri: böyle yapılabilir, şöyle yapılabilir. Öğretmenlik aynı zamanda öğrenme mesleği, öğrenmeye açık olmak lazım. Biz her şeyi öğreteceğiz diye bir şey yok. Her şeyi öğreniyoruz aynı zamanda, bu karşılıklı bir süreç. Bundan dolayı benim için katkısı bilgiyi taze tutması. Bir bilgin var ve bunu aktarmak için taze tutmak zorundasın, karşıdan almak zorundasın, iletişime açık olmak zorundasın. Benim sanatımda hocalığın bilgimi, fikrimi yenileme ve taze tutma adına önemli bir yeri olduğunu düşünüyorum.

BY: Genel olarak, sanatsal üslubunuzu yönlendiren bir akım, bir sanatçı oldu mu, özellikle erken yıllarınızda?

MH: Erken yıllarımda kesinlikle oldu. Bir kere grafik kökenli olduğum için, bizde illüstrasyon dersi vardı. İllüstrasyonu resimden ayıran şey, illüstrasyonun bir metin üzerinden akmasıdır. Okuduğunuz bir şiir olur, bir hikaye, ya da size verilen bir metin üzerinden resim yaparsınız. Aslında benim alışkanlığım da bunun üzerineydi, resim yapma alışkanlığım, okulda başlayan alışkanlığım. Hâl böyle olunca da okuduğum kitaplardan resimler yapmaya başladım. İlk başlarda Edgar Allen Poe ile Gabriel Garcia Marquez’in kitaplarından çok etkilenmiştim, benim de dünyama çok yakındı açıkçası: biraz karanlık, biraz ütopik, biraz fantastik. Onların kitaplarındaki konulardan, hikayelerden resimler üretmeye başladım. Aslında resmin temelinde ilk başlarda şekillenirken çok büyük bir katkısı vardır bu yazarların. Sadece yazarlardan beslendiğimi söyleyemem, birçok sanatçıdan da beslendim: Mesela benim için Francis Bacon önemli bir başlangıçtı. Aslında biraz önce de söylediğim gibi ortaokulda tanıştım Francis Bacon’la, fakat Francis Bacon olduğunu bilmiyordum. Bir tek resmi vardı kitapta: arkasında etler asılı bir adam, bağıran bir adam, Papa’ya gönderme yaptığı resim bu. O kadar klasik resmin arasında benim için çok ürkütücü bir işti açıkçası. O iş zihnimde öyle bir yer etmiş ki, sanat hayatımı, resme bakışımı değiştiren bir resimdi benim için. Böyle de bir resim yapılabiliri bana gösterdi. O güne kadar klasik resimlerdi kitaplarda gördüklerim, genellikle İsa’nın çarmıhtan indirilişi gibi dini anlatımlar. Ama Francis Bacon’un o eseri, gerçekten can alıcı bir eserdi. Bu benim için sanıyorum bir kırılma noktası, mihenk taşıydı Francis Bacon’ın resimleri. Tabi sonra Bacon’ı keşfettim, daha derinlerine baktım. İlk resimlerimde çok büyük Bacon etkileri vardır. Ondan sonra şunu da anladım ki sanatçı olarak etkilenmekten korkmamalıyım. Ben etkilenirim ve öyle de yaparsam da özgün olamam gibi bir tasam yok açıkçası. Açıkçası özgün olmak gibi bir tasam da yok. Bunu da şimdi arkadaşlara, özgünlüğün bir öğreti olamayacağını öğretmeye çalışıyorum. Yani insan, yürüyüşünü ve gülüşünü nasıl belirleyemezse, resim yaparkenki özgünlük durumunu belirleyemez. Yani bu bir strateji olamaz. Bu strateji ise yanlış bir şey olur, ya da doğal bir şey olmaz. Bunu ancak çalışarak kazanabilirsin. Çok bakarsın, çok okursun, çok üretirsin, üretim anında senin içindeki her şey ortaya çıkmaya başlar zaten. Benim fikrim böyle. Ondan dolayı etkilenmekten hiç korkmadım ve Francis Bacon’dan sonra birçok sanatçıdan da etkilendim.

Hatta benim sanatım etkiyle gelişti, bakarak gelişti. Ben grafik eğitimi gördüğüm için resim bilmiyorum, yani resme nasıl başlanır tuval nasıl yapılır, kompozisyon nasıl kurulur resimde,  bunların hepsini ben sanatçılardan öğrendim. Sergi gezerek, kitap bakarak, müze gezerek, inceleyerek tekniklerini öğrendim. Bu anlamda bir hoca ya da bir okul yoktu benim için. Benim okulum grafikten çıktıktan sonra, sanat piyasası içerisindeki müzeler, galeriler, sanatçıların atölyeleri oldu.

BY: Özellikle müzikle uğraştığınız için soruyorum, müzik sanatınızı etkiledi mi?

MH: Eğer etkilenmeye açıksan, yemek yapıyorsan ondan da etkilenirsin, bir arkadaşınla aran bozulmuştur, etkilenirsin; Türkiye’nin politik durumunda birtakım şeyler değişmiştir, ondan etkilenirsin. Sanatçı, etki alanı açık bir insandır. Yani müzikten etkilenmemek mümkün değil, sadece benim için değil, herkes için. Müzik hepimizi etkiler. Müzik yapmak olarak bakarsak eğer, müziği icra etmek tarafında, ben ortaokuldan beri saz çalıyorum. Müzik yapmayı, müziğin içinde olmayı çok seviyorum. Onun için atölyemde davullar sazlar farklı farklı müzik aletleri var. Bazen öğrencilerimizle oturup çalıyoruz karşılıklı. Müzikte profesyonel değilim, ama müzik beni deşarj ediyor. Kitlendiğim noktada müzik benim kilidimi açıyor. Kafamın takıldığı noktada müzik beni başka bir noktaya taşıyor. Yaptığın işle çok iç içe olmaya başladığın zaman görmezden gelirsin bazı şeyleri, dikkatin dağılır. Bu her meslekte vardır. Doktorsan bile böyledir. Aynı işi yapa yapa, bazı şeyleri gözden kaçırmaya başlayabilirsin. Müzik geri çekilmeme neden oluyor benim, bir daha bakmama neden oluyor. O anlamda müzik benim için önemli.

BY: Sanatla ilgilenen gençlere ne tavsiyeler verirsiniz?

MH: Bir kere, çok büyük umutlarla bahsetmeyeceğim ama, bunu kendi başına yapmak çok büyük bir zevk, arzu. Sadece kendin için yaptığını bilmek çok önemli. Bundan bunu yaparken sanat yaparken, şiir yazarken, resim yaparken, müzik yaparken, öncelikle bunu kendi ruhun için yaptığını çok iyi bilmen lazım. Yani bundan vazgeçmeme nedeninin sadece senin ruhun olduğunu bilmen lazım. Bundan bir kariyer, para beklentisi yok değil, tabii ki var. Ben asla bunlara bakmayın diyemem ama ilk öncelik kendi içinde bunu içselleştirmen, ve bunu yemek yemek kadar doğal bir şekilde yapıyor olman. Eğer böyle yapmıyorsan, ailen istedi diye yapıyorsan, başka bir sebepten yapıyorsan, arkadaşından gördün diye yapıyorsan bu sürdürülebilir değil. Çünkü bu iş çok paralar kazanılan bir iş de değil. Bir şairin, bir heykeltıraşın, bir ressamın durumunu hepimiz biliyoruz. Ondan dolayı acılar içerisinde değiliz ama çok para kazanmak istiyorsan başka işler yapman lazım. Ondan dolayı gençlere tavsiyem çok seviyorlarsa, vazgeçemiyorlarsa yapsınlar. Umutlarını kırmak istemem çünkü ben de üniversitedeyim. Çok sevdiğiniz bir işten de aç kalmazsınız. Mutlaka bir kapı açılıyor ve insanlar sizi görmezden gelemiyorlar. Sen bir değer üretiyorsan, başlarda görmezden gelinebilirsin, ama mücadele edip yaptığın işin üzerine gidersen senin değerin yavaş yavaş anlaşılıyor ve bir şekilde senin bu işten ekonomik olarak hayatını devam ettirmeni sağlıyor. 

BY: Zamanınızda Türkiye’de çok farklı işler veren sanatçılara rastlanamıyordu.

MH: Dünya değişti.

BY: Peki siz nasıl dünya ile eşzamanlı olarak kendinizi değiştirebildiniz?

MH: Eğer başardıysam tabi, sen öyle söylüyorsan ama. Bu kendini diri tutmakla, taze tutmakla, aşkla tutmakla alakalı. Bir şeyin peşinde koşup, ben bunu buldum sürekli yapayım gibi, sanayi üretim yapmıyoruz biz. Üç sene sonra bu kekten yapacağım kadarını yaptım, bu artık bana heyecan vermiyor dediğin noktada başka bir şeye geçmelisin. Yani kendini de şaşırtmalısın açıkçası. Ben şaşırmayı da kendimi şaşırtmayı da seviyorum. Onun için bir tane neon sergisi yapılmıştı, bir tane yazı istediler benden, her sanatçının sanatını dışarıdan gören, eleştiren bir yazı. Ben de “Bu Da Mı Horasan?” diye bir yazı göndermiştim. Şimdi benim dönemlerim o kadar farklılaştı ki, aslında bir yandan da sanat piyasasına kafa tutmak gibi bir şey. Ben neyim kafa tutacak diyeceksin, etim ne budum ne, ama sonuç olarak birey olarak bunu hissediyorum. Sanat piyasası senden bir şey bekliyor konformist bir yapısı var sanat piyasasının, seni bir yerde kodlamak istiyor, o kodun dışına çıkılmasından hoşlanmıyor. Ne gibi mesela, aynı arabadan iki insanın almak istemesi gibi aynı resimden de iki insan almak istiyor. Sen ondan aldıysan bende de mavisi var gibi bakıldığı zaman, sanatçı bu üretimi endüstriyel hale getirmeye başlıyor. Çağın problemi biraz bu. Sanatçı artık kendi içsel dünyasından vazgeçip yavaş yavaş ona dışarıdan gelen bu taleple başka bir üretim bandına geçiyor. Bu çok heyecan verici değil. Dünyada da yapılıyor bir sürü yerde. Senin adına “edition”lar, birtakım şeyler yapılabilir, ama sen orijinal olarak hayatında bambaşka bir yere doğru gidebilirsin. Birçok sanatçıyı sanat tarihinden silmek zorunda kalırdık endüstriyel üretim yapsalardı. Marcel Duchamp’tan bilmemneye kadar. Şimdi biz Marshall Duchamp deyince pisuvarı hatırlıyoruz ama Duchamp’ın pentürleri de var, heykelleri de var, birçok işi var o pisüvara gelinceye kadar aslında. Biz bir işi görmek istiyoruz, “bu Giacometti hep böyle yapıyor.” Oysa öyle değil. Ben Giacometti’nin Basel’de bir retrospektif sergisini gezmiştim. Oraya gelene kadar bir sürü şey deniyor. Mark Rothko aynı şekilde, bir sürü şey deniyor. Bir sürü şey yapıyor. Biz sadece buzdağının ucundaki bir noktayı görüyoruz, zannediyoruz ki sanatçı hep böyle yaptı ömür boyu. Hayır öyle yapmadı. O sanatçı da bir sürü şey denedi, bir sürü şeyde yanıldı. Yanılmadı, sanatta yanıldı lafını kullanmak istemem, deneme lafı daha güzeldir. Ondan dolayı ben de denemekten hiç korkmadım. Zaten şunu da hiç düşünmedim: Bunu yaptım, bu da mı Horasan oldu olmadı mı? Benim derdim değil açıkçası. Ben zaten bir marka olmak için de yola çıkmadım. “Benim bir markam var ben bunları yaparım bunları üretirim.” algısı çok tehlikeli bir şey bir sanatçı için. Evet sistem bizi buna sürüklüyor, fakat sanatçının burada uyanık ve zeki olması gerektiğini düşünüyorum. Ona gösterilen yollardan geçmeyip kendi yollarını zorlaması gerektiğini düşünüyorum. Biraz önce tavsiyeler diyordun ya, belki bunlar da olabilir. Tavsiye bence hoş bir laf değil insanlar kendi yollarını buluyorlar, arkadaşlar da kendi yollarını, yöntemlerini, maceralarını bulacaklar. Ben 86’da başladım ve 2020’ye geliyoruz. Başka bir zaman diliminde yaşadım, sizler ise başka bir zaman diliminin şahitlerisiniz. Başka bir zaman diliminin şahitleri olarak tabii ki geçmişten bazı şeyleri taşıyacaksınız.Taşıyacaksınız ama yeni şeyler de koyacaksınız üzerine. Ben size yeni koyacağınız şeyler hakkında çok fazla fikir veremem çünkü mecralarınız da değişti. Şimdi Instagram’ı, sosyal medyayı çok iyi kullanıyorsunuz. Belki bambaşka sanatlar, teknikler, medyumlar geliştireceksiniz. Bu özünde içsel bir yolculuk. İnsanın kendi hayat deneyimini, tecrübesini aktarması gibi başkalarına. Bunu sanat yoluyla yazarak, çizerek aktarması tabii ki çok değerli bir deney. Niye benim için çok değerli? Çünkü ben sanatın duygulardan oluştuğuna inanıyorum, iletişimi duygularla kuran bir yöntem olduğunu düşünüyorum. Afrika’daki bir sanatçının, Amerika’dakı bir sanatçının üretiminden oradaki halkın, coğrafyanın ruhunu duygusunu anlayabiliyorum. İran filmlerini seyrettiğim zaman oradaki duyguyu, oradaki ruhu anlayabiliyorum. Ama bir tarihçinin, bir sosyologun yazısıyla o ruhu anlayamıyorum. Çünkü insanın ruhunun apaçık ifşası sanat: yalansız dolansız olduğu için direkt geçen bir şey. Ondan dolayı da içinde politik bir şey yok, yani söylerken yanıltma, stratejik bir şey yok. Gerçekleri söylüyor anlamında söylemiyorum, ruh anlamında söylüyorum. O anlamda benim için çok değerli.

BY: Etkilenme süreciniz nasıl oluyor?

MH: Türlü türlüsü var açıkçası. Bir film izleyeyim de resim yapayım dediğim olmadı ama izledikten sonra yaptığım oldu. Bir dönem filmler çok etkiliyordu. Şu aralar filmlerden çok resim yaptığımı söyleyemem ama bir dönem epey etkilendim, ürettim. Aslında burada defterler var, bunlara düzenli olarak not tutuyorum, içlerinde desenler var. Fikirler var, projeler var, burada zihnimi diri tutmaya çalışıyorum. Bu benim zaman makinem gibi..

BY: Kişisel tarih gibi.

MH: Evet, kişisel tarihim açıkçası. Bazen şöyle oluyor, yapmak istiyorum bir şeyler, aklımda bir şey yok ama cebimde bir sürü şey var. Bunlar arşivim gibi. Oradan bakıyorum, bunu çalışabilirim diyorum geri dönüp onu çalışıyorum. Chuck Close diyor ki “İlham amatörlere ait bir şeydir.”. Yani profesyonel olmak şöyle bir şey. “Bekliyorum çalışma azmim gelsin çalışacağım, havalar güzel olsun çalışacağım, biraz param olsun malzeme alıp çalışacağım.”. Bu bir yalan. Böyle bir şey yok. İlhamı hiç bekleyemezsin, sen başlarsın ilham arkandan gelir ya da gelmez, önemli değil. Önemli olan hep yolda olmaktır, hep çalışmak üzere kendini konuşlandırmaktır. Onun için mesela aşağıda büyük bir işe başladım, iki gün sonra sergi açılışım vardı. Zaten sergi işlerimi yapmıştım etmiştim ama canım bir şey yapmak istiyor, kendime bir şey çizmek istiyorum, oturup onu çizdim. Kendi disipline etme meselesi var burada açıkçası. Yani bırakayım kendi kendime çalışayım, sanatçının zamanı geniştir, istediği zaman çalışır, tatile gider; hayır bir sanatçı aslında bir işçiden, bir işadamından çok daha fazla çalışır. Çünkü, işçinin, memurun mesaisi biter, evine gelir, kapatır kontağı, ama sanatçıda öyle bir şey yok. Gece yatarsın aklına fikir gelir, gecenin üçünde kalkarsın çalışmaya başlarsın, çizersin, yazarsın, uykusuz kalırsın sabaha kadar. Mesain yoktur, tatilin yoktur. Tatile gittiğin zaman “Ben sanatçı değilim, tatile geldim, artık bu duygularla değilim.” diyemezsin. Her şey senin için üretmek üzerine konumlanmıştır. Fikirler sürekli böyle aklına gelir, defterin vardır yazarsın. Onun için bizim beynimiz sürekli üretmek için çalışır. Ondan dolayı disipline olmak, kendi kendini disipline etmek, ayartmak çok önemli. Bir de galiba şu çok önemli, şimdi bunu görüyorum, küsmemek çok önemli. Çok rekabetçi bir toplumda yaşıyoruz şu an. Şurada beş tane makine mühendisi var, beş tane doktor, beş tane sanatçı var hepsi birbiriyle yarışıyor. Bazen bir tanesi biraz daha ileri geçebilir, adım atabilir; bu stratejik olarak da olabilir, bilgi olarak da olabilir. Bilemezsin neden olduğunu. Senden daha meşhur olabilir. Daha çok para kazanabilir. Burada geride kalanın devam etme sürecini kafasında yazması lazım. Çünkü birimize bakarak değil, kendimize bakarak devam etmemiz lazım. Ama toplum, yaşadığımız çağ diyor ki birbirinizle yarışın sürekli. Aslında insanın yarışı kendiyledir, sen kendinle devam edersin sürekli, başkasıyla yarışırsan küsebilirsin. Kalbin kırılır, umutsuzluğa kapılırsın, işi bırakabilirsin, hevesin kırılır, bir sürü şey kırılır. Ondan dolayı kendini çok iyi tanıdığın için kendinle yarışırsan, kaybedersen de kendine kaybetmişsindir, sıkıntı yok.