Burak Kutlay ile Röportaj

Burak Kutlay Kimdir?

1985 yılında İzmir’de doğdu. Lise eğitimini İzmir Çınarlı Anadolu Teknik ve Endüstri Meslek Lisesi’nde tamamladı. 2003 yılında Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünü kazandı. 2007 yılında Devrim ERBİL’in yanında asistanlık yaptı ve aynı sene Devabil KARA Resim Atölyesi’nden mezun oldu. 2008 yılında Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Resim Yüksek Lisans programına başladı. 2011 yılında “Cumhuriyetten Günümüze Türk Resminde Kent İmgeleri” adlı tezini tamamlayıp mezun oldu. Yurtiçinde birçok karma sergide ve çalıştayda yer aldı. 2013’te “Gümüş Haz”, 2018’de “IN THE LAND of HUMAN” ve 2020 yılında 3. kişisel sergisi “ANTROPOSENTETİK/ANTHROPOSYNTHETIC” ile Londra ve Atina merkezli bir galeride sanal kişisel sergi yarışmasını kazandı. Burak KUTLAY yaşamına ve sanat çalışmalarına İstanbul’da devam etmektedir.

İpek Kasap: Sanata olan ilginiz ne zaman başladı, sanatçı olarak kimliğiniz nasıl bir süreçten geçti?

Burak Kutlay: İlkokulda resim ve müzik ile çok ilgiliydim. Küçük yaşta pek çok ödüller kazandım. Üniversiteye Güzel Sanatlar Fakültesine gitmeye karar verdim. Üniversiteden sonra evrensel bir birey olma, başka kültürleri tanıma, öğrenme ve deneyimleme konusunda kendimi geliştirmeye çalıştım.

İK: Sanatsal tarzınız ve yaratıcı süreciniz üzerinde en çok hangi sanatçıların ve sanat akımlarının etkisi olmuştur?

BK: Empresyonizm ve Amerikan realizmi diyebilirim. Cloude Monet ve Edward Hopper çok etkilendiğim sanatçılar. Modern Sanatın başlangıcı olarak gördüğüm empresyonizm resim sanatı ilkelerine yeni temeller yaratan, insanın gözü ile algıladığı ışık tayfını sorgulayan, resim sanatında forma ve kompozisyona yeni bir bakış açısı kazandıran bilimsel bir akım olarak olarak görüyorum. Öte yandan Amerikan realizmi kurmuş olduğumuz şehirlerde yalnızlaşan insanı tüm çıplaklığı ile gözler önüne koyan, insanın yaşadığı ortamı sorgulatan yapısıyla beni çok etkiledi.

İK: Aldığınız sanat eğitiminden en önemli kazanımınız nedir?

BK: Aklıma gelen her şeyi denemek, denedikçe edindiğim tecrübelerden bilgi birikimi oluşturup onlardan sergi etkinliği düzenlemek ve insanlar ile paylaşmak. Sanat tarihi bana insanoğlunun bugüne kadar özgürlük açısından yazılmış en güzel hayat hikayesi olduğunu öğretti. Marmara Güzel Sanatlar Fakültesi olanakları ile yerli ve yabancı sanatçıları tanımamda, sanat kültürünü öğrenip ayrım yapmadan dünya vatandaşı olmamda büyük katkısı var.

İK: Eserlerinizde sıklıkla kullandığınız içe kapanık kadın figürleri görülmekte, özellikle bu duruşu neden seçtiniz?

BK: Resimlerimde kadın figürlerinin çoğunlukta olması kimlik olarak yaratıcı, doğurgan yapısından kaynaklanıyor.  İnsanoğlunun yarattığı (kurduğu – doğurduğu ) sistemleri anlatması açısından göndermede (metaforda)  bulunuyorum. Çalışmalarıma genel bir çerçeveden baktığımızda insanoğlunun kendi kurduğu sistemlerin içerisinde farkındalıklarını ele aldığım için erkek figürleri de kompozisyona göre kullanmaya özen gösteriyorum.

İK: Bazı resimlerinizde mekan kaotik bir şekilde düzenlenmiştir, bu kompozisyonları oluştururken sizi neler etkiledi?

BK: Maurits Cornelis Escher’in  “We adore chaos because we love to produce order.” “Kaosa bayılıyoruz çünkü düzen üretmeyi seviyoruz.” cümlesini örnek vererek başlayabilirim. İnsan özünde kaosu dengelemeye çalışan, hayatındaki anlamları düzende yaratabilen bir varlık. Sanatçı olarak İstanbul’a ilk geldiğimde devasa bir örüntü, birbiri içerisine karışmış düzen ve düzensizlikleri olan bir metropol  gördüm.   İstanbul’da son 40 senede  belirli bir şehir peyzajı gözetmeksizin bir inşaat durumu söz konusu. Köyden Kente göç etmek zorunda hisseden kitleler ile birlikte düşünülmeden gettolaşmış büyük bir metropolden söz ediyoruz. Bu kaos beni derinden etkiledi. Detaylara önem veren bir ressamım ve aynı zamanda bu detayların kendi içinde genel bir armoni oluşturmasına çaba sarf ediyorum. 

İK: Eserlerinizde mekan olarak şehir öne çıkmaktadır, özellikle insan figürleriyle şehirleri birleştirmenizin sebebi nedir?

BK: Günümüz dünyasına uzaktan bir baktığımızda insanoğlu, küçük bir zaman aralığında tüm dünyayı saran, kendi tabiatından kopmuş yeni sentetik bir düzen inşa etmiş olarak görüyorum. Popülasyon göze alındığında muazzam bir ivme ile dünya nüfusu hızla artmaya devam ediyor. Yuval Noah Harrari’nin HomoDeus kitabında da belirttiği gibi bir insan en fazla hayatında 150 insan ile duygusal ve yaşamsal bağ kurabilme kapasitesinde iken yarattığımız sistemler ile milyarları kontrol etmeye ve denetlemeye çalışıyoruz. İnsanoğlu bu dünyayı sadece kendisi için yaratılmış gibi görüyor. Kendini var eden faunasını hiçe sayarak kendi kurduğu yerleşim yerleri ile diğer canlıların yaşam alanlarını çok ciddi bir biçimde  istila ediyor. Besinlerimizin ciddi bir bölümünü hayvanlar üzerinden sağlıyoruz fakat şehirlerimizi ve popülasyonu daha da büyütmek adına o hayvanların hayatlarını ve soylarını düşünmeden sadece tüketim ürünü olarak görüyoruz. Kurduğumuz büyük metropollerde diğer canlıları ve hayatlarını sadece bir meta haline dönüştürdük. daha sayılacak o kadar şey var ki, yazmakla bitmeyecek kadar hata barındıran bu sisteme bizler metropoller diyoruz. Ve bunu biz insanoğlu yarattı. Bu yüzden insanı ve kurduğu en büyük düzeni anlatan şehir görüntülerini birleştirerek insanı anlatıyorum.

İK: Sergilerinizde eserlerinizin sunumunda nasıl bir yaklaşım izliyorsunuz? Sergilendiği ortamın eserlerinizi etkilediğini düşünüyor musunuz?

BK: Resimlerimi sergilerken özellikle beton ve çelikten binalarda sergilemeye tercih ediyorum. En sade ve en yalın özelliklerdeki mimari yapılarda sergilenmesini tercih ediyorum.  Özellikle son bir yıldır “Abandoned Series” “Terkedilmiş Serisi” adında bir konsept kurmaya başladım. Bu konsept terk edilmiş yapıyı ve alanları ele alıyor. İnsanı var eden doğaya baktığımızda hiç bir canlının veya objenin değersizliğimden veya önemsizliğinden bahsedemeyiz. Doğa adeta bir varoluş arenası gibidir. Her şey bir şey ile etkileşim ve oluşum içindedir. Her zaman bir denge söz konusudur. Enerji çok limitlidir ve dikkatle değerlendirilmesi gerekir. Bu çerçevede çevreme baktığımda bunun hiç de böyle olmadığını görüyorum. İnşa ettiğimiz yapıların çoğunluğu sürdürülebilirliği hiç düşünülmeden yapılıyor. Yapı inşa ederken pek çok konuya dikkat edilmesi gerekiyor. Dünya ülkelerinin çoğunda barınma, mesken problemi varken çok fazla sayıda terkedilmiş alanların olması bana çok ironik geliyor. Bu yüzden sosyal medyada çalışmalarımı  terk edilmiş alanlarda yerleştirmeler yaparak sergiliyorum.

İK: Genç sanatçıların en sık yaptığı hatanın ne olduğunu düşünüyorsunuz? Bu konuda ne gibi önerilerde bulunabilirsiniz?

BK: Sanat adına daha çok LIKE’ın (beğeninin) daha değerli olduğu zannettiğimiz bu sosyal medya döneminde toplumun çoğunluğunun beğenmesine değil kendilerinin fark ettikleri bir durumu nitelik açısından ele almalarını, hiçbir zaman ben bu konuda çok şey biliyorum demeden hayatlarımızın sonuna kadar daha ne bilebilirim demelerini, akıllarına gelen bir düşünceyi bu kadar hızlı yaşadığımız bir çağda  ertelemeden denemelerini, araştırmaktan ve merak etmekten asla vazgeçmemelerini, sanatın sadece çok büyük insanlar tarafından yapılabileceğini düşünmemelerini, yargılamadan samimi bir şekilde her şeyi eleştirebilmelerini, yeteneğin ve kavramsal düşünmenin birbirinden ayrılmadığını ikisinin de çok değerli olduğunu  önerebilirim.

Bu güzel röportaj için Burak Kutlay‘a teşekkür ederiz.

Contemporary İstanbul

İstanbul Contemporary, 7-10 Ekim 2021 aralığında gezilebilecek etkileyici sanat fuarları arasındaydı. Sanat fuarı, 16. Edisyonunda Haliç Tersanesinde gerçekleşmiştir. Özellikle sergilenen eserlerin mekan ile ilişkisi; çağdaş sanat ve kültürü birleştirir. Farklı bölümlerden oluşan fuar çeşitli eserler içermektedir. “The Yard” kısmında 30 farklı sanatçının eserini, “Flags of Future” bölümünde Rachel Hayes’in eserlerini, önemli sanatçılarımızdan olan İlhan Koman’ın eserlerini, Akrasia kısmında 15 kadın sanatçının eserini ve Sıtkı Kösmen’in “Bodrum Sevgisi” fotoğraflarına ev sahipliği yaptı. Bu eserler, sanat ve kültürü bir araya getirirken sürdürülebilirlik temasını da gözler önüne seriyordu. 

Sanatın sunulma şeklinin, eserin öne çıkmasına olan etkisinin örneklerinden olan İstanbul Contemporary özellikle mekan olarak Haliç Tersanesini seçmiştir. Bu mekanın, ziyaretçilerde geçmiş hissini yaratması ve sahip olduğu kültürel önem ile içerdiği modern eserler birbirini tamamlayan duygular oluşturmuştur. Yenilenmenin ve zor zamanlarda ayakta durmanın değerini bilen İstanbul Contemporary; sanatçı, galeri ve konuklara sürdürülebilir bir gelecek fikrini iletirken bir yandan da gelişmekte olan sanatın insan, şehir ve geçmişle bağlantısını kurmuştur. Kapsamlı bir sunum ve etkileyici eserler ile konuklarda eşsiz bir deneyim yaratılmıştır.



Ferhat Edizkan ile Röportaj

Ferhat Edizkan Kimdir?

3 Ocak 1976 yılında İstanbul’da doğdu. Galatasaray Lisesi’ni bitirdikten sonra Galatasaray Üniversitesi’nde uluslararası ilişkiler okurken ikinci sene okulu bırakıp 1997 yılında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde resim okumaya başladı. Okul devam ederken 2002 yılından itibaren kendi atölyesinde eğitim vermeye başladı. 2017 yılında atöyesini kapattı, şu an kendi projeleri üzerinde çalışmaktadır.

Zeren Ceyda Çalışal: Kendinizi nasıl tanımlarsınız? Ressam, çizer ya da tasarımcı gibi spesifik bir alanınız var mı?

Ferhat Edizkan: Sanırım en uygun tanım, çizer ve eğitmen olur. 

ZCÇ: Sanatla uğraşmaya ne zaman ve nasıl karar verdiniz?

FE: Çocukken çizgi roman okumayı çok severdim. Özellikle Conan, hem hikayesi hem de çizerlerinin kalitesiyle beni çok etkilemiştir. Küçük yaşlardan itibaren, çizgi romanlardan kopya çalışmaları yapmayı ve serbest çizimlerle hayalimdekileri kağıda dökmeyi çok severdim.  Lise biterken aklımda resim okumak yoktu, Galatasaray Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nü kazandım. Ama birinci sınıftan sonra bu alanda mutlu olamayacağımı fark edip resim okumaya karar verdim, ikinci sınıfta Galatasaray’ı bırakıp resim okumak için hazırlanmaya başladım. Karar anım buydu.

ZCÇ: Aldığınız sanat eğitiminden en önemli kazanımınız nedir? Eğitim hayatınızda size yol gösteren sanatçılar oldu mu?

FE: Gerek yetenek sınavlarına hazırlık dönemi, gerek de Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde resim okuduğum seneler için kazanım adına, sadece çok yetenekli arkadaşlar tanıdığımı söyleyebilirim. Eğitim olarak aradığımı bulamadım, kendi kendimi eğittim. Çok yoğun bir şekilde yurt dışı kaynakları takip ettim; kitaplar ve online derslerle kendi ders programımı oluşturdum. Anatomi ve perspektif bilgisini bu programın temeline koyup ilerledim. 

Online derslerini takip ettiğim Glenn Vilppu’nun işine duyduğu saygı, tutku ve samimi paylaşma çabası, benim için en önemli yol göstericilerden olmuştur diyebilirim.

ZCÇ: Tekniğiniz hayatınız boyunca nasıl gelişti ve değişti? Farklı materyallere nasıl geçiş yaptınız? 

FE: Her zaman elimizin altında olan, basit ama çok geniş imkanlar barındıran, resim sanatının başından başlayarak tüm gelişim süreçlerinde kullanılan desen malzemelerine derin bir bağlılığım var;  füzen, özellikle kurşun kalem, tükenmez kalem, mürekkep.  Bunun yanında sürekli yeni malzemeler denemeyi de seviyorum ama sonunda hep kurşun kaleme geri dönüyorum. 

ZCÇ: Eserlerinizde anatomik teknik öne çıkıyor, sizce bunun eserlerinize katkısı ne olmuştur?

FE: Temel bilgiler insanı özgürleştiriyor, anatomi de bunlardan biri. Başlangıçta çok teknik görünen bu bilgide ustalaştıkça, figür çalışırken çizgi giderek daha rahat, akıcı bir hale geliyor. Neredeyse sezgisel bir hale dönüşüp zahmetsiz bir nitelik kazanıyor. 

ZCÇ: Yeni bir esere başlamadan önce nasıl bir düşünce süreciniz oluyor? Fikirlerinizi nasıl ediniyorsunuz?

FE: Çalışmalarımın doğruya en yakın tanımını, desen üzerine denemeler, doğaçlamalar şeklinde yapabilirim. Sürekli bir öğrenme durumundayım; derinleşmeyi, inceleyip bağlantılar kurmayı seviyorum. Eser üretme baskısı yok üzerimde, olabildiğince çok şeyi derinlemesine öğrenip, beynimin bu bilgileri ne şekilde birbirine bağlayacağını görmek için doğaçlama çizimler yapıyorum. Şu ana kadar bu şekilde ilerleyen süreç ileride başka bir biçim alabilir, üzerinde düşünüp uzun uzun çalıştığım bitmiş işler de yapmaya başlayabilirim.

ZCÇ: Hayatınızı sanattan kazanmaya geçişiniz nasıl oldu? Nasıl zorluklarla karşılaştınız?   

 FE: Aslında hayatımı resim satarak ya da ilüstrasyon yaparak kazanmadım hiç, atölyelerin kurslara dönüşmesi konusunda düzenlemeler yapılana kadar atölyemde eğitim verdim. Kurs yapısının resim eğitimine uygun olmadığını düşündüğüm için de o dönem atölyemi kapattım.

Ders vermeye başlamamın hikayesi de;  Mimar Sinan’da okurken, kantinde çizim yapan birini görüp çizimlerine bakmak istememle başlamış oldu. İç mimarlık yüksek lisans öğrencisi Altan Saraçoğulları ile böylece tanıştık, yetenek sınavlarına öğrenci hazırlıyordu benim ise eğitim vermek gibi bir düşüncem hiç olmamıştı. Altan’ın yurt dışında çalışma durumu ortaya çıkınca; o sene sınava girecek öğrencilerine, kalan 3 ay gibi bir dönemde, benim ve iç mimarlıktan arkadaşı Ercin Karsan’ın ders vermesini istedi. Figür konusunda ben, perspektif konusunda da Ercin onlara yardımcı olacaktık. Çok direnmeme rağmen, Altan; Ercin ve benden başkasına güvenemeyeceğini söyleyince sadece o dönem sonuna kadar tamam dedim. Eğitim vermeye bu şekilde başladım ve bir daha da bırakamadım. Henüz okurken eğitim veriyor olmanın sorumluluğu vardı, bu dönem hayatımda hiç olmadığı kadar yoğun çalıştım. Anlatacağım konuları, İngilizce kaynaklardan derinlemesine araştırma yaparak hazırladım. Bu süreç hala devam ediyor, öğrenmeyi hiç bırakmadım.                     

ZCÇ: Sanat hayatınızda eser çıkarmakla beraber öğrencileriniz de oldu. Öğrencilerinizle etkileşiminiz eserlerinizi nasıl etkiledi? Ders vermek sizi geliştirdi mi?

FE: Ders verdiğim yıllar boyunca çok çeşitli amaçlarla gelen öğrencilerim oldu, çizerek anlatmayı sevdiğim için 6 saat süren dersler sırasında 14 öğrencinin kağıtlarına sürekli çizim yapmaktan çoğu zaman yemek yemeye fırsatım olmazdı. Bir de bunun ders öncesi hazırlık süreci var tabii ki.. Bu kadar yoğun bir tempoda bu kadar geniş bir skalada yıllar boyunca eğitim vermek gelişimimdeki en önemli unsur oldu. Bir aşamadan sonra artık her şey sezgisel hale gelmeye başladı. Bir öğrencinin neye ihtiyacı olduğunu sezerek; anlık, o ihtiyaca yönelik çalışma fikirlerinin neredeyse bilinçli bir çaba olmadan zihnimde belirmeye başladığını deneyimledim. 

ZCÇ: Kabak çekirdekleri üzerine yaptığınız resimleriniz var, bu fikri nasıl geliştirdiniz? Özellikle kabak çekirdeği seçmenizin bir nedeni var mı?

FE: Instagram paylaşımlarımda en çok hangi kalemi kullandığım soruluyordu. Çizim yaparken aklıma bu soru geldi, üretirken en iyi malzemeyi kullanmanın düşünüldüğü kadar önemli olmadığını vurgulamak için ne yapabilirim diye düşündüm. Ve ortaya bir şey çıkarmak için elimizin altında o an ne varsa onu kullanabileceğimizi göstermek istedim, masada kabak çekirdeği vardı, ucunu mürekkebe batırarak çizim yaptım. Mürekkebin kabak çekirdeği dokusuna çok yakıştığını fark ettim ve üstüne fırçayla hızlı bir çalışma yaptım. Sonuç hoşuma gitti, kısa bir süre çok sayıda bu şekilde çalışma yaptım ve hevesimi aldım. Kabak çekirdeği üzerine resim yapan çizer gibi bir durum yok, bir dönem keyif verdi ve geride bıraktım. Aynı heyecanı hissedersem belki bir süre tekrar çalışırım bu şekilde. 

ZCÇ: Genç sanatçılara verebileceğiniz bir tavsiye var mı?

FE:

İlk fırsatta İngilizce öğrenin ve ilerlemek istediğiniz alandaki yabancı kaynakları takip edin.

Robert Green “Ustalık” kitabını mutlaka okuyun.

Güne sabah erken başlayıp, yapmanız gereken en önemli işleri dünyanın geri kalanı uyurken bitirmiş olun. 

Bol bol seyahat edin, yaşayın.

Temel bilgilerde ustalaşın; anatomi, perspektif, ışık-gölge, kompozisyon, renk vs..

Beynin nasıl işlediğini öğrenin, böylece yaratıcılık sürecini daha iyi anlayacaksınız. 

Hayata tek açıdan bakmayın, hangi fikirlerin size ait hangilerinin siz farkında olmadan zihninize yerleştirilmiş olduğunu anlamaya çalışın. Sürekli sorgulayın, meraklı olun.

Kısayol aramayın, çok çalışın.

Sanat dışındaki alanlarla da ilgilenin.

Bol bol kitap okuyun.

Zaman yönetimi, proje yönetimi, zihin haritası(mind map), verimlilik, görsel düşünme(visual thinking), tasarım odaklı düşünme (design thinking), organizasyon, vizyon, eleştirel düşünce (critical thinking) gibi konularda bilgi sahibi olun.

Sosyal becerilerinizi geliştirin.

Meditasyon yapın.

Pinterest kullanın.

Bilgiyi, yaptıklarınızı paylaşın. Dünyanın; üreten, ilerleyen kesiminin bir parçası olun. 

Özgür olun.

Tarzını beğendiğiniz eski ustaların yüksek çözünürlüklü çalışmalarını her gün en az 10 dakika boyunca inceleyin. Sadece resmin bütününe bakmayın çok yakınlaşıp çizgilerini, fırça vuruşlarını özümseyin.

Tavsiyeleriniz ve katılımınız için teşekkür ederiz, bizim için değerli bir röportaj oldu.

Ceren İren ile Röportaj

Ceren İren Kimdir?

Ceren İren (1991-Şişli), 2009 yılında Trakya Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünde başladığı eğitimine 2011 yılında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Resim Bölümünde devam etti. 2014 yılında aynı üniversitenin Temel Eğitim Bölümü, Temel Sanat ve Tasarım Yüksek Lisans Programına başladı ve “20. Yüzyıldan Günümüze Sanatta Böcek Formu” başlıklı teziyle 2017 yılında mezun oldu. 2018 yılında aynı okul ve bölümde başladığı sanatta yeterlik programına “Arı ve Kovan Formları ile Arıların Davranışsal Özelliklerinin Sanata Etkileri” başlıklı çalışmasıyla  devam etmektedir.

Gülmira Yertürk: Sanata olan ilginiz ne zaman başladı sanatsal kimliğiniz süreç içerisinde nasıl gelişti ve değişti? Bu süreçte sizi etkileyen bir faktör oldu mu?

Ceren İren: Aslında pek çokları gibi benimkisi de çocukluktan gelen bir ilgi. Sonrasında Edirne Anadolu Güzel Sanatlar Lisesinde aldığım eğitimle sanat algım şekillenmeye başladı. Burada, resmin yanında baskıresme de temas ettim ve böcek resimleri yapmaya da o yıllarda başladım. Lisans düzeyinde Trakya ve Mimar Sinan Üniversitelerinin resim bölümlerinde eğitim görerek, farklı okulların ve atölyelerin resim, desen ve gravür anlayışlarını görme ve karşılaştırma fırsatım oldu.  Ardından MSGSÜ Temel Eğitim Bölümünde yüksek lisansa başladım ve şu anda da sanatta yeterlik öğrencisiyim. Bu bölümün çalışmalarıma olan etkilerinin özellikle son iki yılda gözle görür hale geldiğini söyleyebilirim.

GY: Kariyeriniz boyunca farklı teknik ve renklerle çalışmalar yaptınız. Bu noktada tekniğinizin kariyeriniz boyunca nasıl şekillendiğinden biraz bahsedebilir misiniz?

Cİ: Esasında pentüre dayalı bir resim anlayışım var. Bunu desteleyecek şekilde rapido ya da tarama uçları ile çeşitli eskiz/desen çalışmalarımı sürdürüyorum. Boyanın dışında, son iki yıldır rapido kalemlerle çizdiğim desenleri farklı malzemelerle birleştirerek işler üretmeye başladım. Toplu iğneler, pvc kaplanmış desenler ve renkli fon kartonlarından çıkarılmış geometrik formlardan yararlanıyorum. Son zamanlarda daha özgün anlatım biçimleri keşfetme çabası içindeyim.

GY: Sizin için teknik mi daha önceliklidir yoksa fikir mi?

Cİ: Sanat üretiminde fikir ve biçimi birbirinden ayırmak mümkün değil. Dolayısıyla teknik fikirden, fikir de teknikten öncelikli olamaz. Fikri daha iyi anlatmamızı sağlayacak farklı bir teknik de olabilir, tekniğin can alıcı özelliklerinin ortaya çıkmasını sağlayacak bir fikir de. Burada önemli olan çalışmayı daha anlamlı kılacak uyumlu bir birliktelik sağlamak. Hatta bu durum amaca göre uyumsuz da olabilir. Benim için ikisi arasında eşitlenmesi gereken gerilimli bir ön-arka ilişkisi var.

GY: Resimlerinizin kompozisyonunu, fikir yapısını nasıl belirliyorsunuz?

Cİ: Fikirler doğa-insan-böcek ilişkisi üzerinden şekilleniyor. Kompozisyonlarım da fikre göre değişiklik gösteriyor. Eskiz defterlerimdeki denemeler, kompozisyona dair yeni fikirler veriyor. Doğa ve insan arasındaki gerilimli ilişkiyi dinamik kompozisyonlar üzerinden aktarmaya çalışıyorum. Çizginin sağladığı titreşimle de bu gerilim daha da belirginleşiyor. Fakat “İğnelenmiş Böcekler” isimli seride olduğu gibi daha sistematik kompozisyonlar üzerinde de çalışıyorum.

GY: Eserlerinizle ne gibi kitlelere ulaşmak istiyorsunuz? Her sergi veya eserinizle bu değişiyor mu?

Cİ: Belli bir hedef kitlem yok, sanata ilgi duyan herkesin görmesini isterim yaptıklarımı. Fakat sanatla ilgilenmeyen böcek/doğa meraklılarıyla da çalışmalarım aracılığıyla temas etmek beni mutlu ediyor.

GY: İnsanın günlük hayatı içerisinde görünmez diyebileceğimiz bir konuma sahip olan böcekler eserlerinizde odak noktası olarak karşımıza çıkıyor. Bu figürler nereden geldi, bununla ulaşmak istediğiniz bir mesaj var mı?

Cİ: Böceği olduğu gibi değil de insanlaştırarak, melez bir varlık olarak aktarmak anlatımı güçlendiriyor ve biçimsel olarak da farklı olanaklar sunuyor. İnsanlaşmış bir böcek, böcekleşmiş bir insan… İnsan ve hayvan formlarının bir araya getirildiği melez varlıklar; mitolojide, fantastik edebiyat ve sinemada da sıklıkla karşımıza çıkar. Onların da resimlerimde çok etkisi olduğunu söylemeliyim.

GY: Sanatsal tarzınız ve/veya yaratıcı süreciniz üzerinde en çok hangi sanatçıların ve sanat akımlarının etkisi olmuştur? Örneğin yüksek lisans tezinizde farklı sanatçıların eserlerinde böcek formu üzerine bir çalışma yapmıştınız. Bu bulgular sizin temanızın oluşturulmasında/gelişmesinde bir rol oynadı mı?

Cİ: Açıkçası böcek resimleri yaparken bu kadar çok sanatçıyla aynı konuda çalıştığımın farkında değildim. Bu yüzden eser metnimi yazma sürecim oldukça keyifli ve eğitici oldu. Farklı sanatçıların böceklere yaklaşımlarını ve onları plastik açıdan ele alış biçimlerini keşfetme olanağım oldu.

GY: İğnelenmiş Böcekler çalışmanızdan biraz bahsedebilir misiniz? Genel olarak böcek koleksiyonu oluşturma süreci nasıl işliyor, ilk olarak ilginiz nasıl oluştu?

Cİ: Çocukluğumdan beri böcek biriktiriyorum. Başlarda tesadüfen bulduğum böcekleri topluyordum sonraları düzenli olarak böcek toplamaya başladım. Bunun için uzun mesafelerde bisiklet sürüyorum. Bulduğum böcekleri bazen olduğu gibi saklıyor, bazen de yeniden şekillendiriyorum.  Yeniden şekil vermek için öncelikle nemlendirmem gerekiyor; eklemleri ve kanatları hareket edebilecek kadar nemlenen böceği, strafor üzerine aydınger ve toplu iğne ile sabitleyerek kurumaya bırakıyorum. İyice kuruduktan sonra da cam kapaklı kutular içinde saklıyorum.

İğnelenmiş Böcekler isimli seri de bu koleksiyon oluşturma sürecimin bir uzantısı. 8 parçadan oluşan işte, toplam 144 böcek deseni bulunuyor. Amacım sahip olmadığım böcekleri çizerek, onlardan yeni bir koleksiyon oluşturmaktı. Bunu yaparken de böcek şekillendirmede kullanılan toplu iğne, aydınger ve foto-blok gibi malzemelerden faydalandım ve her bir böcek desenini tıpkı bir böcek koleksiyonunda olduğu gibi foto-blok üzerine iğneleyerek sabitledim.

GY: Karantina dönemi çalışmalarınızı nasıl etkiledi? Sizce bu koşullar doğrultusunda sanatçıların eser algılarında değişiklikler söz konusu olacak mıdır?

Cİ: İlk başlarda çoğunluğun kapıldığı “sürekli üretme” heyecanına ben de kapıldım fakat sonrasında bu kapalı kalma hali bir şeyler yapma isteğimi yok etti. Doğayla temas etmekten beslenen biri olarak bu süreç beni biraz boşluğa düşürdü diyebilirim. Bir süre miskinlik ettikten sonra yavaş yavaş kendimi toparlamaya başladım.

Herkes bu süreçten farklı etkilendi. Bu etkileri biraz zaman geçtikten sonra göreceğiz diye düşünüyorum.

GY: Sanatla ilgilenen gençlere ne gibi önerilerde bulunursunuz?

Cİ: Diğer alanlarda oluğu gibi sanatta önemli olan şey merak duygusunu yitirmemek.

Gerçekten merak ederek sergileri takip etmenizi ve gördüğünüz eserleri ve sanatçıları araştırıp takip etmenizi önerebilirim. Bu hem güncelden haberdar olmanızı hem de sanat tarihiyle ilişkilendirebileceğiniz veriler elde etmenizi sağlar.

Bu güzel röportaj için Ceren İren‘e teşekkür ederiz.

IB Visual Arts Exhibition: Dilara Lal Altaylar

  1. Lost in the Moment

Watercolor and colored pencils on paper

50×70 cm

This work is inspired by people’s overthinking of their past mistakes and missing the opportunities offered to them by today. The time is running so fast that they get old without seizing the moment while alienating from the outside world and themselves. The hourglass and the decay of the figure symbolize people’s alienation from their identities due to trying to get rid of their past mistakes they cannot change. The clock in the background with a distorted shape represents how fast time passes.

2. Déjà vu

Acrylic on canvas


35×50 cm ×3


These paintings show the distortion of linearity of time, in which the person loses his/her understanding of the past and present, which is also called déjà vu. After searching for the scientific and theoretical explanation behind this state of mind, I gathered the feeling of estrangement felt during déjà vu with the reasons lying behind it such as the split perception theory, dominant eye theory, and epilepsy. I used cool and analogous colors with a monochromatic background to create a sense of spirituality.

3. Under Pressure

Sewing and acrylic on canvas


100×120 cm


A nation’s past forms its culture which influences the personalities and habits of its citizens. In the society I live in, people are expected to act based on the social norms determined by Turkish culture. As a person who doesn’t fit in those norms, I wanted to reflect the cultural pressure exerted on people. I sewed a traditional Turkish lace and made hand-embroidery, stiffened them giving the shape of a human face. I sewed traditional needlework on the edges of Turkish traditional fabrics I draped, which come out of the stiffened face and symbolize the suppressed ideas of citizens.

4. History of Women

Charcoal and coffee on paper


70×100 cm


The preliminary intention of this piece is showing the struggles women have been through during the women’s rights movements and the comparison of the past with present. Inspired by my country’s withdrawal from Istanbul convention, I was inspired to reflect the history of women and their movement. In order to give the drawing a vintage look, I used coffee, a cultural element, as painting material.

5. Dark Sides of Marriages

Markers and color pencils on paper


100×55 cm


Inspired by the past and culture of country, I designed a collection offering criticism for the dark sides of marriages including rapes, femicides, child marriages, and beating women, which are common social issues in my country. I juxtaposed the social issues with the Turkish concept “çeyiz” and its authentic aesthetics. Through the experimentation with colors, for of materials, and silhouettes, I aimed to attract attention to abuse of women.

6. The Subconscious Mind

Charcoal and watercolor on paper


42×30 cm


This artwork is influenced by Oğuz Atay’s short story titled “The Forgotten”. I aimed to dig into my past including my memories, fears, and pleasures that I have been trying to hide in my subconscious mind. The dusty room in the drawing symbolizes my mind, which is an allusion to the short story. I drew various objects as symbolism that sheds light to my past. The black-to-white color scheme creates a sense of flashback, which is contrasted with the vivid colors of the brains representing the active state of mind.

7. Raped

Sewing and photography


4928×3264 pixels ×3


I was inspired by the past of a friend of mine who got raped at a young age and was forced to marry the rapist to “protect” the reputation of her family. After learning her distressing story, I felt an urge to reflect this inhumane situation in the form of an artwork. I designed a dress that would be considered “provocative” if worn here outside. To give the garment a damaged look, I ripped the edges of the fabrics. I sewed traditional hand-embroidery with flower motifs and used it to cover the exposed body parts of the model.

IB Visual Arts Exhibition: İlke Yağmur Çavdar

1 – Expectations of Kin

Acrylic and spray paint on canvas

50×70 cm

This piece is about how expectations are set about kids even before they were born. The color red symbolizes the blood of kin but also the power people have over an embryo. The baby drawing has dimension whereas the faces of people fall flat to point out that it is the child who will be making the decisions no matter who his or her kinship includes. The façades are inspired by the illustrations of Persepolis while the embryo is based on Leonardo da Vinci’s “Study of the Fetus in the Womb”.

2- What You See of Me

Digital photography (print)

28×42 cm

The work is a critique of how different the way women are viewed and they are is. The camera can be seen as the eye of the beholder, looking to view what it wants to see. The layered photographs show the different sides of the same person and the monstrous layering of the photographs imply that the image someone has in the beholder’s mind can be disrupted if the sides of a person is seen as two different entities. The composition of the piece was initially inspired by Beksiński’s “Horn Player”. 

3- The Socially Acceptable Addiction

Acrylic on canvas, coffee beans

100x 100cm

This work is inspired by how caffeine addiction is too commercialized to be seen as a real problem. In today’s society, people’s worth are rewarded to them by how much they are willing to harm themselves in the name of productivity. The coffee beans are glued on the canvas to imitate pills so that it is comparable to other addictive substances. The composition of the piece is based on Beksiński’s “Confession”. The colors of the subject are chosen to be reminiscent of coffee.

4- The Death of Major Tom

Pen and watercolor on paper

28×42 cm

The work is inspired by a song by David Bowie called “Space Oddity” which follows the astronaut Major Tom’s thoughts slowly drifting to its death in space. The helmet of the astronaut is drawn like and eye with a world pupil because his memories on Earth are what he recalls even as he is dying. The space is painted inside him as he is slowly starting to become one with the nothing and his memories are what fills the skies as a symbol of what was tying Major Tom to his humanity.

5 – The Sleep of Ignorance 

Watercolor and colored pencil on paper

25×35 cm

The work is about the bliss acceptance of the problems in our lives gives us, and how it does not make the problem disappear. The style of the piece is based on kid’s book illustrations in an attempt to condemn how deeply rooted propaganda is in every nook of the media while  The technique of layering of watercolor and colored pencils are inspired by Chris Hong’s illustrations and the color selection of the watercolor wash is based on Joe Sorren’s artworks. 

6 – The Rotting Routine 

Digital (print)

40×70 cm

The preliminary inspiration for this piece is Portinori’s “Migrants” and “Weeping Woman”  by Picasso. This piece displays the routine life of a young woman as well as her life story drawn out for her. The spirals symbolizes living a life that is already decided for her and not being able to see it happening in your life. In the piece, while living in a routine is characterized with sharp shapes, the real personality of the woman can be seen through the real waves and curls on her hair.  The baby’s hair connects with the tie’s spiral, which shows how inevitable the “spirals” are.

7 –The Screaming Life

Linocut on real leaves installed with a branch and flowerpot

30×40 cm

The linocut print design is heavily inspired by Edward Munch’s “The Scream” and the animal cells. The piece is about the realization that everything is made up of living things. At our core, we are all thousands of cells; therefore, none of us superior to one another. The work is also inspired by the fact that plants scream when you cut them, so I wanted to make a piece about how another living organism would react to being hurt if it could interact with us like humans do. 

IB Visual Arts Exhibition: Barış Apaydın

  1. Mirroring Image

Red and Blue Edding Porcelain Markers

100×70 cm

June 2019

This painting is inspired by “The Yellow Christ” by Paul Gauguin and “Christ Carrying the Cross” by El Greco representing the continuous portrayals of Christ figure through different centuries. I also used crucifixion to reference the Second Coming of Jesus and the cycle of life and salvation. By using colored lights to highlight the paintings, I symbolized how the topic of religion can be perceived distinctly in different times and countries.

2. Plaster Saint

Medical Plaster Tape, Plaster, Wood Glue, Vaseline, Ceramic Adhesive, Rusty Metal Post, Metal String, Oil-Paint

180 cm

February 2020

I used medical plaster tape to create a cast of my friends’ faces and used metal strings to attach them to the metal post I found and cleaned from the garbage dumb. I then filled a bucket with ceramic adhesive and splashed oil paintings on it. The faces symbolize how people hide their faces behind a common mask even though their own uniqueness. The post they are attached to with strings represents their inhibition, and the colors symbolize distorted state of their essence.

3. Egg comes first, then the chick

Charcoal Sticks, Red Edding Porcelain Marker

100×70 cm

November 2020

The idea of life and growth process’s recurrence fascinates me. Despite the unique beauty of each person, the materialistic and monotone world of the 21st century prevents people from their journeys. The red footsteps represent the colorful and vivid nature of the chick in its most pure form, yet the grey and white egg with endless stairs symbolize the fabrication of personalities. The cycle of birth, growth and adulthood is being stripped away from them.

created by dji camera

4. The Temple

Drone Photograph

January 2021

I was inspired by Da Vinci’s golden rule painting for this photograph. The concept of beauty and aesthetics is a major part of life, and the cycle of beauty in nature and the ratio of perfection in a mathematical aspect is truly fascinating. I wanted to recreate this cycle of beauty in my life with this photograph. I used a drone to capture the image from a distant height in a circular environment in which I am lying down naked representing the purest form of human. 

Can Aytekin ile Röportaj

Can Aytekin Kimdir?

1970 yılında İstanbul’da doğdu. 1997 yılında Mimar Sinan Üniversitesi Resim bölümünü bitirdi. Aynı kurumda Yüksek Lisans ve Sanatta Yeterlik yaptı. 2006 yılından bu yana MSGSÜ Resim Bölümü Gravür atölyesinde görev yapmaktadır.

2005 yılında ‘Tapınak Resimleri’ adlı ilk solo sergisi Pi Artworks’te açıldı. Günümüze kadar 7 solo serginin yanında çok sayıda grup sergisine katıldı. Çalışmalarına İstanbul’daki atölyesinde devam ediyor.

İlke Yağmur Çavdar: Karantina dönemi çalışmalarınızı nasıl etkiledi? Sizce bu koşullar doğrultusunda sanatçıların eser algılarında değişiklikler söz konusu olacak mıdır?

Can Aytekin: Bu dönem hiç şüphesiz eve kapandık. Atölyeye daha az gidebildim. Hedefinizde bir sergi programı olmayınca bilinen ebatlarda üretimler azaldı. Bunun yerine bu farklı dönemin kazanımları da oldu. Biraz sakinleşmek, yaptığımız işleri yeniden değerlendirmek ve mümkün olabilen üretim biçimlerini aramak gibi. Kısıtlamalardan bazen çok olumlu yaratıcı fikirler çıkacağını düşünüyorum. Dijital ortam günlük hayatın bir parçası oldu. Bu kolaylıkların enformasyon ve arşiv için çok değerli olduğunu kabul ediyorum ama ben hala kâğıtla kalemle çalışmayı seviyorum. Yemek yapmak ya da dikiş dikmek gibi manuel üretimden kopmam mümkün değil.

İYÇ: Bir eseri yaratırken sizce geliştirme süreci mi daha önemlidir, sonuçta ortaya çıkan çalışma mı?

CA: Bir eser yaratmadan ziyade bir fikrin, duygunun, imgenin, etkinin vs. görselleşmesi sürecini takip ediyorum. Bu sürece tamamen hâkim olmak söz konusu değil. Sizin de katıldığınız, aslında sizi de şaşırtan bir üretim söz konusu.  Tek yapıttan ziyade seriler oluşturmayı seviyorum. Onların aralarında konuşması hiç bitmiyor. Her yeni seri daha öncekilerin anlamını da değiştiriyor.

İYÇ: Eserlerinizi birkaç kelime ile nasıl tanımlarsınız? Resimlerinizin kişiliğinizi yansıttığını düşünüyor musunuz?

CA: Resimler yapıyorum. Resimdeki mekân ve mekân içindeki resim meselesi üzerinde duruyorum. Bunları bazen maketlerden yola çıkarak oluşturuyorum. Maketleri büyüterek 3 boyutlu işler olarak resimlerle birlikte sergilemeyi seviyorum. Resimlerin otobiyografik etkiler taşıdığı söylenebilir ama kişilik, üslup, imza gibi katılaşmış tavırlara inanmıyorum. Hareket etmek, farklı açılardan bakmak gerekli. Resimler kişiliğin dışavurumu değil, bir bakış açısı, bir yorum sadece. Gösterdikleriniz kadar sakladığınız da birçok şey var.

İYÇ: Sanatsal bir tarzınız olduğunu düşünüyor musunuz? Sanatçının bir tarza sahip olması sizce önemli midir?

CA: Eğer bir kariyer peşindeyseniz, çalışmalarınızda bir tarz yaratmak ve ısrar etmek zorundasınız. Bir şekilde dikkat çekmek, akılda kalmak, beğenilmek, geri bildirimleri dikkate almak vs. tarz kendini taklit etmeyi de dayatıyor. Ben sanatı bir özgürleşme alanı olarak düşünüyorum. Kendinizden çıkabildiğiniz bir ara bölgeye geçmek gibi. Bir film izlerken kendimizi kaptırıp filmin içine dalmak gibi bir şey. “Tarzdan ziyade bu nasıl yapılabilir?” sorusunun peşinde koşan bir teknik arayışının önemli olduğunu düşünüyorum. Orada çok önemsiz de olsa bir icat peşine düşüyorsunuz. Buraya kadar söylediklerime ters bir şey söyleyeyim: Zaten siz fark etmeseniz de insanlar işlerinizdeki benzer şeyleri yine de fark ederler.

İYÇ: Sanatsal tarzınız ve/veya yaratıcı süreciniz üzerinde en çok hangi sanatçıların ve sanat akımlarının etkisi olmuştur?

CA: Resim okumadan önce interrail kartı alıp bir ay Avrupa şehirlerini dolaştım. Müzelerde gördüğüm resimlerden o kadar etkilendim ki Akademiye girip resim eğitimi almaya karar verdim. Orijinal resimleri görmenin, o mekânda bulunarak algılamanın imajları kitaptan ya da ekrandan görmekten farklı olduğunu düşünüyorum. Özellikle belli bir mekân için üretilmiş resimler ilgimi çekiyor. Michelangelo’nun Sistine Şapeli tavanındaki freskler gibi. Giotto’nun Arena şapeli ya da Lissittsy’nin Proun odası gibi aralarında beş yüz yıl olmasına karşın bugün üretilmiş gibi yeni çalışmalar bence. Aynı şekilde Edirne Eski Camii’ndeki hüsn-i hat örnekleri (Ara Güler’in fotoğrafını hatırlarsınız), Rüstempaşa Camii’ndeki çiniler, Nusretiye Camii’nde yer alan Rakım’ın kuşak yazıları da beni müthiş etkileyen şeyler.

İYÇ: Eserlerinizin imgesel bir geometrisi var. Eserlerinize “minimalist” denilmesi sizce doğru mudur?

CA: Doğru bir tespit. Geometri resmin temel problemlerinden biri. Genelde bir sadeleştirme ve resmi gereksiz süslemeden arındırma niyetini ben de farkediyorum. Minimalist bir yaklaşım bazı sergilerde daha öne çıkıyor. Mies van der Rohe’nun  “Az çoktur” (Less is More) mottosu aklımda. Günlük hayatımızdaki tüketim çılgınlığı, nesne ve imaj bombardımanı karşısında sığındığımız bir söz. Yalnız şunu söyleyebirim; minimalistlerin eserlerindeki mükemmeliyetçi yaklaşım bana uzak. İster istemez oluşan hatalar da işlerin bir parçası bence. Hatta ne türlü hatalar yapılabileceği sorusu bence peşine düşülmesi gereken bir süreci başlatıyor.

İYÇ: Eserlerinizle ne gibi kitlelere ulaşmak istiyorsunuz? Her sergi veya eserinizle bu değişiyor mu?

CA: Kitleler de tek tek insanlardan oluşuyor. Bahsettiğiniz öngörü ideolojik bir yaklaşım. Siyasetin ve reklamcılığın ilgi alanına giriyor. Benim kafamda böyle bir bütünlük fikri yok.

İYÇ: Sergilerinizde eserlerinizin sunumunda nasıl bir yaklaşım izliyorsunuz? Sergilendiği ortamın eserlerinizi etkilediğini düşünüyor musunuz?

CA: Hiç şüphesiz etkiliyor. Resimler aslında hiç baştan düşünülmese bile yer aldıkları mekânı değiştirirler. Bazen kendilerini dayatırlar ve mekâna sığmazlar. Oluşan bu gerilimi görürsünüz. Bazen de mekânla uzlaşan, ilişki kuran resimler olabilir. Ben sergi mekânlarını mümkünse görmek ve onları benimseyerek zaman zaman değiştirerek çalışmayı tercih ediyorum. Birlikte oluşuyorlar. Ayrıca buna izleyiciyi de katalım. Onun bakışıyla da bu ilişkiler ortaya çıkıyor.

İYÇ: Aldığınız sanat eğitiminden en önemli kazanımınız nedir?

CA: Hocalarımızın yaptığı işi çok önemsemesi adeta dünyanın en önemli işini yapıyormuşuz hissi nasıl olduysa bana da geçti. (Gülerek) Çok çalışmak, araştırmak ve eleştirel açıdan bakabilmek. Harika insanlarla tanışmak, arkadaşlık etmek. Onların düşüncelerini ve üretimlerini takip etmek beni müthiş geliştirdi. Ve karşılık bulsa da bulmasa da üretmeye devam etmek. Okul bu terbiyeyi kazandırdı sanıyorum.

İYÇ: Genç sanatçıların en sık yaptığı hatanın ne olduğunu düşünüyorsunuz? Bu konuda ne gibi önerilerde bulunabilirsiniz?

CA: Keşke her zaman genç olsak ve hep hata yapsak. Hatalar hep olacak. Telafi etmeyi, gerektiğinde özür dilemeyi öğrenmek lazım. Gençken nasihat dinlemeyi hiç sevmezdim ben. Ne isterlerse onu yapsınlar ama sonuçlarına da kendilerini hazırlasınlar.

Bu güzel röportaj için Can Aytekin’e teşekkür ederiz.

Dünya Sanat Gününüz Kutlu Olsun

TEVİTÖL Ailesi olarak sanatın bireye ve topluma olan katkısını bir kez daha görmek adına okulumuzda gerçekleşen sanat faaliyetlerini sizlerle paylaşıyoruz.  Globalleşmenin toplum yapısını şekillendirdiği bu dönemde insanın özgünlüğü ve yaratıcılığı bizi özümüze bağlayan en güçlü bağlardan biri ve TEVİTÖL Ailesi olarak sanat ile bağımızı güçlendirmeye devam edeceğiz!

Sanat tabiata ilave edilmiş insandır.

Francis Bacon