Ezgi Yemenicioğlu Negir ile Röportaj

Ezgi Yemenicioğlu Negir Kimdir?

1978 yılında Balıkesir’de doğdu.
Resme olan eğiliminde, babası ressam Özdemir Yemencioğlu’nun büyük katkısı bulunur.
1995 yılında İstanbul Avni Akyol Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi Resim Bölümü’nden mezun oldu.
1995- 2000 yılları arasında Mimar Sinan Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Resim Bölümü’nde Lisans eğitimi aldı.
Lisans eğitimi boyunca Prof. Kemal İskender ve Mustafa Ata’nın yanı sıra serigrafi uygulama atölyesinde Prof. Şükrü Aysan ile çalıştı.
1999 yılında Uluslararası Avusturya Salzburg Yaz Akademisinde Prof. Christian Ludwing Attersee atölyesinde çalışmalar yapmıştır.
2003 yılında Mimar Sinan Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Resim Ana Sanat Dalında Yüksek Lisans, 2017 yılında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Güzel Sanatlar Enstitüsü, Resim Ana Sanat Dalında Sanatta Yeterlik çalışmalarını tamamladı. Pek çok ulusal ve uluslararası karma sergiye katılmış, Balıkesir, İstanbul ve Ankara’da 7 kişisel sergi açmıştır. 2005 yılından bu yana Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünde öğretim görevlisi olarak görev yapmaktadır.

DLA: TEVİTÖL Atölye Gezileri’nin Mayıs ayı konuğu Ezgi Yemenicioğlu Negir ile beraberiz. Davetimizi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederiz.

EYN: Ben çok teşekkür ederim.

DLA: Sanata karşı olan ilginizi nasıl keşfettiniz? Bu süreçte sizi etkileyen bir faktör oldu mu?

EYN: Öncelikle belirtmeliyim ki ressam bir babanın kızıyım. Babam Özdemir Yemenicioğlu sayesinde çocukluğumdan itibaren sanatla ve sanatçılarla yakından tanışma ve iç içe olma fırsatı buldum. Babam; ilk öğretmenim, ustam ve rol modelim olarak her zaman yanımdaydı. Diyebilirim ki, babamın sanatçı kişiliğini tanımak, çalışmalarını gözlemlemek ve babamın kütüphanesindeki kitapları karıştırmak çocuk yaşta da olsam bende bir farkındalık yaratmıştı. Resim disiplinine yönelmemin en önemli nedeni babamı örnek almış olmamdır. Onun sayesinde daha çocukluğumda resim sanatıyla bir sevgi bağı kurduğumu söyleyebilirim.

DLA: Lise eğitiminizi güzel sanatlar lisesinde tamamladınız. Bu süreç sanatsal kimliğinizin şekillenmesinde etkili oldu mu?

EYN: Bana kalırsa lise çağları aslında insanın karakterinin oturmaya başladığı bir dönemdir. İstanbul Avni Akyol Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi de benim hayatımda çığır açıcı bir dönemi işaret eder. Lise öğretmenlerimiz gerçekten çok donanımlı eğitimcilerden oluşuyordu. Resim eğitimi açısından olduğu kadar pek çok kültürel zenginlikle ve kendimizi geliştirebileceğimiz ortamlarda bulunma şansı yakalayarak büyüdük. Belirtmeden geçemeyeceğim; yatılı okumuş olmak da bana çok şey kazandıran bir deneyim oldu. Lise arkadaşlarımın çoğunluğu benim gibi sanatla ilgili ailelerden geliyordu ve bu bizi birbirimize yakınlaştıran bir durumdu. İstanbul gibi bir kentte pek çok kültürel etkinliği takip etme şansı buldum ki bu durum üniversite yıllarında da devam etti.

DLA: 1999 yılında Avusturya’da çalışmalarınızı sürdürmüşsünüz. Yurt dışında çalışmalar yapmanın sanatınıza ne tür katkıları oldu? Türkiye’de aldığınız eğitimden büyük farklılıklar gösterdi mi?

EYN: 1999 yılında Avusturya Salzburg Yaz Akademisi çalışmalarına katıldım. Bu dönemde o zamanki adıyla Mimar Sinan Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Resim Bölümü’nde öğrenciliğim devam etmekteydi. Bu süreç öğrencilik hayatımda bir yurtdışı tecrübesi yaşama hedefime ulaşmamı sağladı. Çünkü bence eğitim sadece okulda, sınıfta, atölyede sınırlı kalmamalı. İnsan yaşarken, seyahat ederken, farklı kültürleri gözlemlerken de çok şey öğrenebilir diye düşünüyorum. Özellikle Salzburg Yaz Akademisi, uluslararası katılımcıların buluştuğu bir platform olduğu için kişinin kendine dışarıdan bakabilmesine, kendi çalışmalarını diğer sanatçılarla tartışma ve karşılaştırma fırsatı yakalamasına olanak sağlıyor. Böylelikle hem ufkunuzu genişleterek üretmek için, hem de sanatın buluşturduğu insanlarla iletişim kurmak için fırsatlar yakalamış oluyorsunuz. Eğitim açısından elbette Türkiye’de olduğundan daha özgür bir ortam olduğunu söyleyebilirim. Bu da Batı toplumunun kültürel yapısında, köklü geleneklere sahip bir sanat geçmişi olması ile açıklanabilir.

DLA: Eserlerinizde genellikle doğal unsurlara yer veriyorsunuz. Bu tercihinizin arkasında bir sebep var mıdır?

EYN: Çevremizde hiçbir varlık doğa kavramından ayrı değildir. Benim çalışmalarımda ise doğa imgelerinin özellikle de bitkilerin yorumlanışı öne çıkmaktadır. Doğayı insan varlığından uzak bir yer olarak hayal etmeyi yeğliyorum. Resimlerimde; yaşantımda gerçek bir ilişki kurduğum doğayı içselleştirerek, dışavurumcu bir tavırla yorumluyorum. Özellikle yaşadığımız salgın süreci bize gösterdi ki; insanoğlu olmaksızın dünya kendini çabucak iyileştirebiliyor. Bunu gözlemlemek aslında düşüncelerimin doğrulaması gibi oldu. İnsan doğanın bir parçası olarak yaşamayı ve doğadan öğrenmeyi unuttu. Kendini doğanın üstünde ve ona egemen bir konumda düşündü. Doğa insanın mülkü haline geldikçe yozlaştı, kirlendi ve sömürüldü. İnsanlık artık anlamalı ki doğa ile uyum içinde olamayacaksak bu dünyada bizim için gelecek yok. Bu gibi nedenle resimlerimde doğa imgelerini plana çıkarmaktayım. Ayrıca doğadaki detayların zenginliği beni hep çeken bir özelliktir. Örneğin yol kenarında biten sıradan otların, çiçeklerin bile yapraklarına, tohumlarına baktığınızda gördüğünüz biçim çeşitliliği şaşırtıcıdır. Küçücük bir alanda “ot” diyerek genellediğimiz şeylerin içinde öylesine çok varyasyon vardır ki… Bu yüzden sanat anlayışım doğa özellikle de bitkilerin yorumlanışı üzerine kurulmuştur.

DLA: Tekniğiniz kariyeriniz boyunca nasıl şekillendi? Tekniğinizi etkileyen bir eser veya sanatçı oldu mu?

EYN: Resim eğitimi alan bir öğrenci için; akademik kurallara uygun bir anlayış ile dış gerçekliği resim yüzeyine aktarmak en temel düşüncedir. Benim için de durum böyleydi; öğrenciliğimin büyük kısmı modelden (canlı veya cansız, çevremizdeki varlıkların tümü model olabilir) çalışmalar yaparak doğayı taklit etme becerisini geliştirmeye dayalıydı. Ancak bu süre içinde hem ustaların eserlerini incelemek hem de kendi eğilimlerimiz doğrultusunda araştırmalar yapmak önemliydi. Bu süreci ise, akademik kalıplardan sıyrılmak ve özgürleşerek kendi dilinizi bulmak takip ediyor. Teknik meseleler ifade biçiminizi buldukça şekilleniyor. Bu; işin deneysel kısmıyla daha ilişkili çünkü; resminizi oluştururken geçtiğiniz yol sizi bazı teknik zorluklarla karşılaştırıyor ve bunu çözmek için yöntemler deniyorsunuz. Pek çok sanatçı bu anlamda yol gösterici olabilir. Benim etkilendiklerim arasında Vincent Van Gogh, Paul Klee, Henri Matisse, Max Ernst, Graham Sutherland, Joan Mitchell ve Paula Rego ilk aklıma gelenler. Bu sanatçıların yanında özellikle antik dönem bezemeleri, Anadolu halk sanatı örnekleri ve geleneksel Çin-Japon resim sanatı ilgimi çekiyor.

DLA: Türkiye’de sanattan para kazanmanın zorluğu hakkında kalıplaşmış bir düşünce var. Siz bu konuya katılıyor musunuz? Hayatınızı sanattan kazanmaya çalışırken nasıl bir yaşam sürdünüz?

EYN: Ülkemizde sadece resim yaparak hayatını sürdürecek parayı kazanmak elbette zor. Böyle bir düşünce insanı istediği resmi yapmaktan da alıkoyabilir. Satılacak resimler yapma zorunluluğu doğurabilir. Türkiye’de batılı anlamda resim sanatının geçmişi çok gerilere gitmiyor. Bence sanatçıların sadece sanat üretimleri ile hayatlarını sürdürebilmesi toplumun kültür seviyesiyle doğru orantılıdır. Sanatın alıcı bulabilmesi yerleşik geleneklerle de ilişkilidir. Kanımca bizim toplumsal ve kültürel yapımızı oluşturan etmenler sanatla doğru bir bağ kurabilmiş değil. Çoğunlukla İstanbul merkezli bir sanat piyasasından bahsetmek mümkün. Hele geçirdiğimiz salgın sürecinde zaten lüks bir tüketim olarak görülen sanat eseri satışını tamamen durdurdu diyebiliriz. Ç.O.M.Ü., G.S.F., Resim Bölümü’nde öğretim üyesi olarak görev yaptığım için ekonomik olarak resimlerimin satışına bağımlı değilim. Bu bir yandan özgürce üretebilme fırsatı sağladığı gibi, diğer yandan da öğrencilerle bir arada olarak kendimi yenileme ve öğrenmeye açık olma halini sürdürmemi de sağlıyor.

DLA: Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalışmanız ve öğrencilerinizle etkileşiminiz sanatınızı nasıl etkiledi?

EYN: 2005 yılında öğretim görevlisi olarak çalışmaya başladığım bu kurumda akademik ve sanatsal çalışmalarıma devam edebilme fırsatı bulmak benim için çok önemlidir. Öğrencilerle sürekli temas halinde olmak insanın kendini güncel tutmasını gerekli kılıyor. Her bir öğrenci ile farklı bir diyalog kurmaya, karşılıklı bir anlayış geliştirmeye çalışırken farklı bakış açıları da kazanıyorsunuz. Öğrencilere daha yararlı olabilmek adına kendinizi de geliştirmeniz gerekiyor. Kısacası öğretici olurken de öğrencilik devam ediyor. Bu yüzden hoca-öğrenci etkileşimini çok önemsiyor, ulaşılabilir, diyaloğa açık, karşılıklı güven ve anlayışa dayalı bir iletişim kurmaya çalışıyorum. Sanatsal üretimlerimde de bu yaklaşımı benimsediğimi söyleyebilirim.

DLA: Sanatla ilgilenmek isteyen gençler için tavsiyeleriniz var mıdır?

EYN: Sanırım sanata ilgi duyan ve bu alana yönelmek isteyen genç arkadaşlarıma verebileceğim en iyi tavsiye ısrarcı olmak, ilgilerinde ve çabalarında samimi olmak olacaktır. Çünkü sanatla uğraşan insanların öğrencilik hayatı hiç bitmiyor aslında. İnsanın bu bağlamda ısrarcı olması, bıkmadan usanmadan çalışması, arayıp bulması gerekiyor. Kendini sanat yoluyla ifade etme süreci hem plastik açıdan kullanacağı yöntemleri araştırmayı, teknik meselelerle uğraşmayı; hem de kişinin iç dünyasındaki hesaplaşmaları içeren bir yolculuk. Bu yüzden eğitimin ve üretimin her aşamasında ısrarla araştırmak ve samimiyetle yorumlamak gerekli diye düşünüyorum.

DLA: Tekrardan bu güzel röportaj ve bize zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederiz.

EYN: Röportaj için teşekkür eder başarılar dilerim. Sevgilerimle….

Gizem Çeşmeci ile Röportaj

Gizem Çeşmeci Kimdir?

1989 yılında Bursa’da doğdu. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Resim Bölümünde, Aydın Ayan ve Mustafa Orkun Müftüoğlu atölyesinde çalıştı. 2016 yılında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nden fakülte derecesiyle mezun oldu. 2016 yılında “Sakıp Sabancı Sanat Ödülleri’nde” üçüncülük ödülünü aldı. Sanatçı uluslararası birçok fuarda ve karma sergide yer aldı. Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü Resim Anasanat Dalı’nda yüksek lisans eğitimini tamamladı.

Barış Apaydın: Ressam olmaya ve sanatla uğraşmaya ne zaman ve nasıl karar verdiniz?

Gizem Çeşmeci: Açıkçası doğrudan karar vererek başladığım bir süreç olmadı.
Ortaokuldayken resim öğretmenim “Yeteneği var, güzel sanatlara yönlendirebiliriz.” diyerek ailemi yönlendirdi ve daha sonra kendisi desen eğitimi vermeye başladı. Lisede de desen eğitimi almaya devam ettim. 2008’de Çanakkale 18 Mart Üniversitesi Resim Bölümüne başladım. Ama hayalim Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesinde okumak olduğu için 2010 yılında Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesini bırakıp Mimar Sinan Güzel Sanatlar Fakültesi’nde Resim bölümünü kazanarak, eğitimime devam ettim.

BA: Sanata olan ilginiz ne zaman başladı sanatsal gelişiminiz üniversite geçene kadar nasıl oldu?

GÇ: Güzel sanatlar okumak için mücadele etmiş biriyim. Evet, birileri yönlendirdi ama her ailenin kendi içinde çocuklarının okumasını istediği hukuk, tıp gibi bölümler olabiliyor. Ailem tarafından böyle bir beklenti hep vardı ama küçük yaştan itibaren sanat eğitim almaya başlayınca ben de bu yolu seçtim. Bu yüzden ilk önce güzel sanatlar lisesinde okumaya karar verdim fakat benim dönemimde güzel sanatlar liselerinde yönetmelik değiştikliği olduğu için şanssız bir döneme denk geldim ve normal bir liseye gitmek zorunda kaldım. Gittiğim lisede sözel ve sayısal olarak bölümlere ayrılırken 5 ya da 6 kişi olunduğunda güzel sanatlar sınıfı açılabildiğini öğrenmiştim. Ben de sınıfları dolaşarak benim gibi sanat okumak isteyen öğrencileri bir araya getirdim. Ancak aramızda bazılarıyla fikir farklılıkları bulunduğu için başarısız olduk. Benim için hayal kırıklığıydı. Bu yüzden de sanat eğitimini ancak üniversiteye başladığım zaman alabildim. Benim maceram biraz mücadele ederek ve aileme de bu mücadeleyi yansıtarak başladı diyebilirim.

BA: Sanat okulunda geçirdiğiniz süre içerisinde sanatsal kimliğiniz nasıl gelişti ve değişti?

GÇ: Akademi renk kuramları, sanat tarihi gibi teorik dersler öğrendiğin aynı zamanda uygulamalı eğitim aldığın, düzenli ve dengeli bir kompozisyon kurgulamayı ve sanatın temel yaklaşımlarını gözlemlediğin bir yer. Teknik olanakları fazla olduğu için üretimi destekleyen bir yapısı var. Baskı, gravür ve serigrafi gibi farklı disiplinlerle kırılmalara ve dönüşümlere neden olan bir süreç. Akademik eğitim temel sanat eğitim için gerekli bir ortam ancak bana göre akademik bilgi bir süre sonra sanatçının sanatsal kimliğinin önüne geçmemeli. Sanatçının kırılma yaşayıp farklı yaklaşımlara yönelmesi gerektiğine inanıyorum. Akademi de ağırlıklı olarak figür üzerine eğitim aldım. Mezun olduktan sonra kendi sanatsal yaklaşımım için figürün eserlerimde ne ifade ettiğini sorgulamaya başladım ve anlatmak istediklerimi daha iyi ifade etmesi için figüratif resim anlayışından kopmaya karar verdim. Bu anlamda mezun olduktan sonra kendimi daha iyi ifade ettiğime inanıyorum.

BA: Tekniğiniz hayatınız boyunca nasıl gelişti ve değişti?

GÇ: Yağlıboya ve akrilik üzerine çalıştığım bir tekniğim var. Ancak farklı disiplinleri de denemeyi seviyorum. Bazen bu serigrafi ya da vitray olabiliyor. Bana göre konu ve tekniğin dengede olması gerekiyor. Çünkü teknik ön planda olduğunda konu yetersiz kalabiliyor ya da aksine konu iyi olup, teknik yetersiz kalabiliyor. Bu dengeyi sağlamak gerektiğini düşünüyorum. Şu sıralar “Hiç yer-yok” adlı yeni bir seri üzerine çalışıyorum. Bu seride yağlıboya, desen ve heykel gibi farklı tekniklerde işler yer alıyor. Farklı disiplinleri, farklı arayışları, doğru anlatım tekniklerini sorguladığım ve tekniğimle ilgili yeni keşifler yaptığım bir seri oldu. Eğer covid-19 pandemisi olmasaydı seninle bu konuşmayı galeride yapacaktık sen de bu farklı disiplinleri birarada görüp, deneyimliyor olacaktın.

BA: Sizin için teknik mi daha önceliklidir yoksa fikir mi?

GÇ: Bir önceki sorunun cevabında da belirttiğim gibi aslında ikisinin de dengede olması
gerektiğine inanıyorum. Genelde serileri oluştururken serinin tekniği, renk armonisini, boşluk doluluk oranı gibi kompozisyon ilkelerini ve plastik etkilerini sorguluyorum diyebilirim. Kompozisyonda neyi ön plana çıkarmak istediğime karar verip vurgu noktası yaratmaya çalışıyorum. Malzeme ve konunun birlikteliğinin önemli olduğunu düşünenlerdenim. Kavramsal sanatta olduğu gibi kavram ve nesne uyumu güçlü bir ifade olanağı sağlıyor. Bu durum malzeme ve konunun birbiriyle olan uyumuyla alakalı. Bu yüzden sanatçının belli bir araştırma süreci geçirdikten sonra sanatına yansıtmasını daha doğru buluyorum.

BA: Konunun dışında yazarlardan veya diğer sanatçılardan nasıl esinleniyorsunuz?

GÇ: Sanatın disiplinlerarası bir yapısı olduğuna inanıyorum. Burhan Doğançay bir röportajında “Sanatçı olmak için önce felsefe, sosyoloji, matematik ve fizik gibi farklı disiplinleri bilmek gerekiyor” diyordu. Bende böyle düşünüyorum çünkü farklı disiplinlerin sanatı çoğalttığına inanıyorum. Toplumsal ağırlıklı resimler yapan bir sanatçı olarak ifade etmeye çalıştığım konuları teorik olarakta bilmem gerektiğine inanıyorum. Tektipleşme ve kimliksizleşme üzerine çalışıyorum bu yüzden de David Harvey’i, Henri Lefebvre’yi, Walter Benjamin’i anlamaya çalışmak, çalışmalarımı doğru ifade edebilmem için önemli.

BA: Yabancılaşma ve tektipleşme gibi konseptleri eserlerinizde nasıl ele alarak karşı tarafa vermektesiniz?

GÇ: Ağırlıklı olarak bu kavramlara Terk Edilenin Pembe Düşü serinde metaforlar olarak yer vermeye başladım. Terkedilenin Pembe Düşü serisi için sosyal deneyimlerim bana yol gösterici oldu. Özellikle metropollerde yaşayan insanların “Hayalleriniz nedir?” sorusuna verdiği cevap benim için biraz ürkütücüydü. Metropollerde yaşayan çoğu birey “bir sahil kasabasında yaşamak” istiyordu. Bu sonuç hayal dünyalarında bile tek tipleşmiş bireyleri işaret ediyordu. Bugün benim gibi toplumsal sorunları ifade eden sanatçılar değişen ve dönüşen kentlerin hem kent hem de birey üzerindeki tek tipleştirici etkisinden bahseder. Ancak benim düşünceme göre bireylerin sadece imaj olarak tek tipleşmelerinden daha tehlikeli olan şey hayal dünyalarının dahi tek tipleşmesidir. Bu bağlamdan yola çıkarak kendi çocukluğumdaki hayal algısıyla hayallerinde bile tek tipleşmiş bireyleri aynı formda ve sistematik biçimde ifade etmeye çalıştım. Bu serideki resimlerde mekanlar farklı ancak pembe bulutlar tüm resimlerde ortak. Bu seri ile izleyicinin tek tipleşmeyi düşünmesini istedim.

BA: Sizce bu tektipleşme sizin hayatınızda var mı? Bununla beraber mi yaşıyorsunuz ya da buna nasıl karşı koyuyorsunuz?

GÇ: Tek tipleşme modern hayatın zorunlu bir sonucu. Benim için özel olarak ise hem eğitim hayatımda hem de yaşadığım şehrin dokusunda var bunun temel nedeni de kentsel dönüşüm. Mezun olduktan sonra İstanbul’dan taşındım. İstanbuldan uzaklaşmam ile kendi kimliğimi sorgulamaya başladığım bir dönemim oldu. Ben kimim? Nereye aitim? Evim neresi? gibi soruların cevabını ararken tüketim kültürüyle birlikte kentlerdeki dönüşüm süreçlerinin birey ve kent üzerindeki tek tipleştirici etkisini fiziksel ve toplumsal yansımalarını farkettim. Eserlerimde bu kavramları ele alırken bireyin kendi kimliğini sorgulayarak özünü farketmesini istiyorum.

BA: Hayatınızın herhangi bir evresinde sizi derinden etkileyen biri oldu mu?

GÇ: Eğitim hayatım boyunca birçok sanatçıyla tanıştım. Genellikle mekan resmi yapan
sanatçılardan etkilendiğimi söyleyebilirim. Edward Hopper, David Hockney, Charles Sheeler gibi… Ama en büyük kırılmayı Rene Magritte’le yaşadım. Eserlerimde metafor kullanmaya ondan etkilenerek başladım diyebilirim. 20. Yüzyıl sanatçısı ve onun resimlerine baktığımda bugün hala tektipleşme ve kimliksizleşmeyi ifade eden bir sanatçının eserlerini izlemek bana keyif veriyor. Ancak aynı zamanda endişe duyuyorum çünkü toplumsal olarak sorunlarımız hala çözüme kavuşmuş değil. Günümüz sanatçılarını takip etmeye çalışıyorum. Belli dönemler kütüphanede, online müzeler ve sanat bloglarında araştırmalar yapıyorum, sergiler gezip sanatçıların eserlerini izleyerek ben nasıl ifade edebilirim sorusunu kendime soruyorum.

BA: Sanatla ilgilenen gençlere ne gibi tavsiyeler verirsiniz?

GÇ: Sanat çok zor bir alan ama sabırlı ve kararlı olmalarını tavsiye ediyorum. Sanatın uzun bir yol olduğunu içselleşmesi için yaşamın içinde yoğrulması gerektiğini bilmek gerekiyor. Sanatçıysanız sanatınız sürekli sizin yanınızda olan durmaksızın etüt ettiğiniz, eskiz defterinizin ayrılmaz bir parçanız olduğu bir yaşam biçimi. Bol bol sergi gezmelerini, başka sanatçıların ele aldıkları konuları ve kendi yaklaşımlarını keşfetmek için bol bol denemelerini öneriyorum. Genç sanatçılar için özellikle bu dönemde Base, Mamut Art gibi çok güzel platformlar ortaya çıktı. Bu platformlar genç sanatçıları da biraz ön plana çıkartmayı amaçlıyor. Böyle yenilikçi, genç sanatçıları bir araya getiren platformları takip etmelerini de tavsiye ederim.

BA: “Sanatçı para kazanamaz.” gibi bir algı var. Sadece para kazanmak için eser yapmanız gerekse yapar mıydınız? Yoksa tam tersine para kazanmasam da olur ben sadece sanatımı paylaşmak istiyorum düşüncesinde misiniz?

GÇ: Evet, yaşamak için tabiki para kazanmamız gerekiyor. Mehmet Güleryüz, “Güldüğüme Bakma” adlı kitabında “Sanat üretebilmek için nerdeyse tüm işlerde çalıştım” der. Sadece sanattan para kazanarak geçiminizi sağlamak çok kolay değil. Bu yüzden ben ve benim gibi bir sürü genç sanatçı kendi kişisel işlerinin dışında geçimlerini sağlamak için başka işler de yapıyorlar. Ben de grafik tasarımı, sinemada sanat yönetmenliği asistanlığı gibi farklı işlerde çalıştım. Sanatın maddi bir beklentiyle yapılmaya başladığında tek tipleştiğini düşünüyorum ki bahsettiğim gibi ben de bu tektipleşmeyi mesele edinmiş biriyim.

BA: Tekrardan bu söyleşi için teşekkür ederiz.

GÇ: Ben teşekkür ederim, çok keyifli bir söyleşi oldu. Biliyorsun normalde bu söyleşiyi seninle Ferda Art Platform’da yapıyor olacaktık. Pandemi nedeni ile sergi açılışı ileri bir tarihe ertelendi. Her şey normale döndüğünde sergi açılışına da beklerim.

Gürbüz Doğan Ekşioğlu ile Röportaj

Gürbüz Doğan Ekşioğlu kimdir?

Gürbüz Doğan Ekşioğlu 1954 yılında Mesudiye’de doğdu. Mesleki öğrenimini İstanbul Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksekokulu’nda ( günümüzde Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi ) gördü. 1977 yılından beri karikatür çalışmaları yapan Ekşioğlu, 2006 yılına kadar 23’ü uluslararası olmak üzere, 64 ödül kazandı. Türkiye’de ve yurtdışında pek çok karma serginin yanı sıra, biri New York’ta olmak üzere 9 kişisel sergi açtı. New Yorker dergisinin kapağında üç kez, Forbes dergisinin kapağında ise bir kez çalışmaları yayınlandı. Gürbüz Doğan Ekşioğlu, günümüzde Yeditepe Üniversitesi Grafik Tasarım Bölümü’nde Dr. Öğr. Üyesi olarak ders vermeye devam etmektedir.

Zerda Yaren Kürüm: Ben Tevitöl’den Zerda. Atölye Gezileri’nde bu ay konuğumuz olmayı kabul ettiğiniz için bütün ekibimiz adına teşekkür ederim. 

Gürbüz Doğan Ekşioğlu: Sevgili Zerda, TEVİTÖL öğrencilerini atölyemde ağırlamak isterdim. Maalesef beklenmedik bir salgınla karşılaştık ve her şey değişti. İnternet aracılığıyla da olsa sorularınıza cevap vermeye çalışacağım. İlgi alakanız için çok teşekkür ederim. Ayrı ayrı sevgilerimi, selamlarımı ve başarı dileklerimi iletirim.  Ayrıca bu iletişimi benimle sağlayan değerli hocanız Kamber Bey’e çok teşekkür eder, ona da sevgi ve selamlarımı iletirim. 

ZYK: Sanata olan ilginiz ne zaman başladı, sanatsal gelişiminiz üniversiteye geçene kadar nasıl oldu? 

GDE: Hatırlayabildiğim kadarıyla ilkokula gitmeden önce yaklaşık 6 yaşında olmam gerekir köyde çamurdan formlar, insan kafaları, gövdeleri yapardım. İlkokula gittiğimde ise defter kenarlarına resimler yapmaya başladım. Resim dersinde sınıf içinde güzel resim yaptığım iyice belirgin hale gelmişti. Ortaokul-lise yıllarında resim yapma konusunda çok zaman ve emek harcadım. Örneğin oynamak değil de resim yapmak beni mutlu ediyordu. Bu yüzden zamanımın büyük bir kısmını resim yaparak geçirdim. Bu arada sanatla ilgili elime geçen bütün sanat yazılarını okudum. Sevdiğim resimleri keserek biriktirdim. Bu dediklerimin özeti hangi alana yeteneğimiz, ilgimiz varsa o alana yoğunlaşmanız gerektiğidir. Uğruna zaman harcadığımız her şey bize karşılığını verecektir. 

ZYK: Öğrencilik yıllarınıza göre grafik tasarımı eğitimi nasıl değişiyor? Bu değişim sizi ve eserlerinizi etkiledi mi? Nasıl etkiledi? 

GDE: Benim hayalim küçüklüğümden beri ressam olmaktı. Güzel Sanatlara girerken Grafik bölümünü tercih etmemi öğütlediler. Grafik bölümüne girdiğimde ressam olup olmayacağımı bilmiyordum. Oysa grafik; herhangi bir düşünce, duygu ve kavramı görsel olarak ifade etmek için kullanılan bir alanmış. Resim değil de resimden de yararlanarak tasarım yapmakmış. Ben resim konusundaki yeteneğimi ve ressam olmak hayalimi grafik bölümünde illüstrasyon dersi ile (resim yaparak bir düşünceyi, kavramı anlatmak) birleştirerek enerjimi bu alana verdim. Bu nedenle çalışmalarım hem resim gibi güzeldir ve bakıldığında bir düşünceyi anlatır, bakan kişiye bir şey söyler, yol gösterir, çözüm önerir. 

ZYK: Sizce görsel sanatların başka bir dalında bu kadar başarılı olabilir miydiniz? Grafik Tasarımını diğer alanlardan ayıran ne idi? 

GDE: Eğer grafik tasarım bölümüne değil de resim bölümüne girseydim yine çok iyi bir ressam olurdum diye düşünüyorum. İlk olarak çalışmayı seviyorum. Çalışmak bence en büyük yetenektir. 39 yıllık üniversitede hocalığımda edindiğim deneyim; çok yetenekli ve tembel öğrencilerimin zaman içinde başarısız, yeteneği sınırlı ama çok çalışkan öğrencilerimin zaman içinde çok başarılı olduklarını gösterdi. İkinci olarak ise yeteneğim olan bir alanda eğitim gördüm, bu alanda seçim yaptım. Grafik bölümünü seçmem güzel tesadüf oldu çünkü yaratıcı ruhumun ve mizah yeteneğimin olması bu alanda uluslararası bir kariyerimin olmasını sağladı .

ZYK: Bir sanatçı olarak ne tür zorluklar yaşadınız? Yurt dışına açılma süreciniz nasıldı?    

GDE: Grafik tasarım sipariş üzerine bir yazının yanında, bir dergi ve kitap kapağında daha çok dekoratif olarak kullanıldığı için ekonomik karşılığı çok azdır. Ayrıca resim sanatı için illüstrasyon 2. veya 3. sınıf bir iştir. Örneğin ressamın tek bir işi 30 bin tl ediyorsa iyi bir illüstratörün bir işi çok daha az para karşılığı değer bulur. Bu nedenle illüstratör çok iş üretmeli, çok çalışmalıdır ki topladığı toplam para onu geçindirebilsin. İllüstrasyonun sanat alanında geride görülmesi ve maddi karşılığının azlığı zor taraflarıdır. Grafik tasarımın iletişim alanlarından biri olan uluslararası karikatür (İllüstrasyonda süslemecilik, renk, perspektif, çizgi gücü gibi elemanlar öndedir; karikatür çok sade ve çizgiyle çok hızlı üretilir ama bir olaydaki çelişkiyi zekice anlatır.) yarışmalarında çok ödül aldım, bu yarışmadaki jüri üyelerinin önerisiyle yurt dışı ilişkilerim başladı ve kabul gördüm.

ZYK: Sizden iş isteyenler sizi bir sanatçı olarak mı yoksa bir iş ortağı olarak mı görüyorlar? 

GDE: Resim galerisinde işlerimi satın alanlar beni sanatçı olarak tercih ederler. Yayın ve reklam alanında tercih edenler de onların bana verdikleri konuyu güzel ve etkili ifade edeceğim için tercih ederler.

ZYK: Tekniğiniz kariyeriniz boyunca nasıl şekillendi? 

GDE: Tekniğimin oluşması Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek okulundaki (şimdiki Marmara Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi) eğitim sırasında ortaya çıkmıştı. Zaman içinde üzerine gittikçe gelişti. Kariyerim işlerimin yaygınlaşmasıyla oluştu. İnternet sayesinde çok yere ulaştım. İnternetin çok etkisi oldu. 

ZYK: Sizin için teknik mi daha önceliklidir yoksa fikir mi?

GDE: Teknik de %100 olmalıdır, fikir de. Yani %200’lük bir sonuç elde etmeliyim ki (gerçek dışı bir izah bu) işim tam olsun.

ZYK: Son olarak Grafik Tasarımı okumak isteyenlere tavsiyeleriniz nelerdir?  

GDE: Sadece grafik tasarım alanı için değil, bütün meslekler için önerim şunlardır ki; öğrenci hangi alana ilgi duyuyor, hangi alanda yeteneği var, kişi önce bunu belirlemelidir. “Bu mesleği seçersem çok para kazanırım” diye düşünmek yerine “Ben bu işi yapmayı seviyorum, bu nedenle sevdiğim alanda eğitim almalıyım” demesi gerekir. Grafik tasarımı da iyi araştırıp bu işi yapmak istiyorum diyen olursa o zaman seçmelidir.

Seydi Murat Koç ile Röportaj

Seydi Murat Koç kimdir?

Seydi Murat KOÇ 1981 yılında Akşehir’de doğdu. 1998 yılında girdiği Marmara Üniversitesi Resim Ana Sanat Dalı’ndan, 2002 yılında mezun oldu. 2006 yılında aynı üniversitede yüksek lisans eğitimini tamamladı. Halen Doğuş Üniversitesinde öğretim görevlisi olarak çalışmaktadır. Bugüne kadar 15 kişisel sergi gerçekleştirdi ve 150’nin üzerinde ulusal ve uluslararası sergide yer aldı. RH+sanat Dergisi “2005 Yılı Genç Ressamı”, 2010 yılı 70. Devlet Resim ve Heykel Yarışması Başarı Ödülü gibi ödülleri içeren 18 ödüle layık görüldü. Seydi Murat Koç, çalışmalarını İstanbul-Moda’da bulunan özel atölyesinde sürdürmektedir.

 Ödül Muslu: TEVİTÖL Atölye Gezileri’nin şubat ayı konuğu Seydi Murat Koç ile birlikteyiz. Bizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz.

Seydi Murat Koç: Siz de hoşgeldiniz. Tabii böyle bir projede yer almak çok güzel, bir sanatçı olarak da beni seçtiğiniz için ayrıca teşekkür ederim.

ÖM: Biz teşekkür ederiz. Öncelikle sanata ilginiz ne zaman başladı, sanatsal gelişiminiz üniversiteye geçene kadar nasıl oldu? Akşehirde doğdunuz, küçük bir ilçeden gelip İstanbul gibi büyük bir şehirde sanat yapmak nasıl bir süreçti?

SMK: Benim için kolay bir süreç olmadı tabii ki. Zaten bir şekilde okuldaki eğitim ile beraber temelleri daha yeni oluşturmaya başlamışken bir yandan da çok uzak olduğum bir terminoloji öğreniyordum. Lisede sadece iyi resim yaptığım ile ilgili fikirlerim vardı, onlar da etraftan duyulan düşüncelerdi. Ancak tam olarak bu işe başlamamı İsmet Hocam’a borçluyum. İsmet Hocam Akşehir’de “Seçenek Resim Atölyesi”  isimli bir kurs açmıştı ve ben o atölyede yetiştim. İlk klasik müziği orada dinledim, 1998 senesinde, ilk rönesans sanatçılarıyla, ilk yüksek rönesans eserleriyle orada karşılaştım. Benim için bu küçük şehire karşın büyük bir şanstı İsmet Hoca’nın olması. Akşehir Lisesi mezunuyum ve mezun olurken İsmet Hoca ve Saadet Hoca ile tanıştım. Bir anda bambaşka bir açı ile etrafa bakmaya başladım. Onlardan kazandığım vizyon ile yapacağım tek şey artık sanat ile ilgili bir alanda devam etmekti. Resim bölümünü istiyordum ve Marmara Üniversitesi’ni kazandım. 1998-2002 yılları arasında ilk lisans eğitimimi, 2003-2006 yılları arasında ise yüksek lisans eğitimimi tamamladım. Yüksek lisansımı iki üniversitede tamamladım, Marmara Üniversitesi’nin yanında bir de Mimar Sinan ayağı vardı. Şu anda ise Doğuş Üniversitesinde eğitim görevlisiyim ama bunun yanında profesyonel olarak da sanatla iç içeyim. Onunla yaşamayı, hayatımın önemli bir kısmını, inşallah daha da fazlasını, onunla geçirmeyi diliyorum. Benim İsmet Hoca ile tanışmam tabii ki bir şans. Onun neticesinde de İstanbul’a gelmek daha da büyük bir şans. İstanbul’u seçmemin sebebi tamamen sanatla iç içe olan bu metropolde kendimi gösterebilmekti. Mücadelem 1998’de Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Eğitim Bölümünde başlamış oldu.

ÖM: Hayatınızı sanattan kazanmaya çalışırken nasıl bir yaşam sürdünüz? Profesyonelliğe geçişiniz ne zaman oldu?

SMK: Profesyonel resme geçiş aslında çok iddialı ve geniş bir söz ama serüvenimin başlangıcı tabii ki çocukluğumda başlıyor. Ancak üniversite ile başlayan süreçte, ikinci sınıfta benim için artık bir sanatçı olma yolu başlamış oldu. Buradaki serüvende, benim kendime inanmama ve güvenmeme en çok sanat aktiviteleri yardımcı oldu. Bunların en büyük örneklerinden birisi sanat yarışmalarıydı. Sergiler ve bu tür diğer etkinliklere katılma fırsatlarını yarışmalar ile kazandım ben. Üniversite 2. sınıftan itibaren yarışmalara girmeye başladım. Öncelikle öğrenciler arasında yapılan yarışmalara girmeye başladım, bu yarışmalar bana büyük bir azim ve keyif veriyordu çünkü iş üretmek için bahanem vardı. Bu mücadelenin içerisinde kalmak tabii ki kolay değildi. Maddi zorlukları bir kenara bırakıyorum, manevi olarak da bir şekilde resimlerin oluşması ile ilgili büyük bir ‘gaz’ vardı. Yarışmalara katılmamın sebebi ise açıkçası verilen ödüllerdi çünkü geçimimi de sağlıyordum orada. Aynı zamanda çok genç bir sanatçının bir anda bir galeriye kabul edilmesi çok zordu ancak yarışmalar sizin için bir olanak sağlıyordu ve o yarışmalar ile beraber gönüllülüğünüz artmaya başlıyordu. Her yarışma beni heyecanlandırıyordu çünkü yarışmanın bir sergisi olduğunda büyük kitlelere kavuşabiliyor olacaktım. Bütün yaşam kurgumu aslında sanat ile bütünleştirdim. Eğer altında barınacak bir çatım olmasını istiyorsam önce hep bir atölye fikri olarak bu mekanı düşündüm. İkinci planımda yaşam vardı. Yani önce atölyeyi kuruyordum daha sonra içinde nerede yaşayabilirim diye düşünüyordum. Sanatın hayatımda ne kadar yer kapladığı burada da belli oluyor. 

ÖM: Tekniğiniz kariyeriniz boyunca nasıl şekillendi?

SMK: Ben çok araştırmacı bir yapıya sahibim, bugüne kadar 14 farklı konsept üzerinden işler ürettim ve bunların neredeyse yarısı biraz daha teknik ağırlıklı işlerdi. Mesela özgün baskı ile ilk tanıştığımda benim resmimi çok büyük oranda etkilemeye başladı. Hatta resmimdeki grafiksel dil özgün baskı ile varolmuştur. Birçok baskı çeşidini içeren bu süreçte ben bu yöntemlerin çoğunu tuvale müdahale olarak yapmaya başladım. Tekniksel anlamda ilk müdahale ettiğim şey linoldü çünkü çok pratik ve çok kolay bir malzemeydi. Linolü ise kağıda basmak dışında tuvale basmaya başladım, beze basmaya başladım. Hatta bezden önce perdeye basmaya başladım. Stor perdeler benim sanatım için birer yüzey oluşturmaya başlamıştı. Tuval üzerinde ilerledikçe bu baskı serigrafi olarak gelişti ve daha sonrasında da dijital olarak devam etti. O dönemde peinture ile baskıyı birleştirmaye başlamıştım. Ardından bu dil iyice yalınlaşarak illüstratif ögelere yaklaştı. Sıçramalar serisinde tamamen découpe edilmiş realist bir figür vardı ve bu seride illüstrasyonu görebiliyorduk. Arkaplanda tamamen resimsel bir doku, üzerine ise tamamen grafiksel, keskin köşeli, kenarları kesilmiş bir figür vardı ve bunun yanında tuvalde de oynama yapmıştım. Sıçramalar serisi ile tuvalin altını bükmeye başladım. Tuvalin alt kısmı eğiliyordu çünkü o sıçrama etkisini veren faktör bu oluyordu ve aynı zamanda siz 2. boyuttan 3. boyuta geçmiş oluyordunuz. Vertio serisinde ise découpe edilmiş bazı alanlar vardı. Bu tip alanların üzerinde tuvali gerip boyamaya başlamıştım. Bu yüzeylerde ilk olarak mimari dokular ortaya çıkmaya başladı çünkü o katlanmış izler, duvar ve beton aralarındaki sınırlar, köşeler en iyi décupe ile verilebiliyordu. Bir binanın kütlesel varlığını yansıtabilmek için tamamen dış etkenlerden ve formdan kurtarıp découpe etmeye başladım. Bu alanda baskı ile başlayan şey, üç boyutlu tuval yüzeyi ve iyice sterilize edilmiş découpe edilmiş tuval yüzeyi ile devam etti. Serüvenim en son bu durumda.

ÖM: Sizin için teknik mi daha önceliklidir yoksa fikir mi? İşlerinize önce hangisi ile başlarsınız?

SMK: Fikir tabii ki daha önce gelir. Benim, dediğim gibi, işlerim 14 farklı konsepte ayrılmıştır. Bunlar yaklaşık iki yıllık değişimlere tekabül ediyor. Hep önce fikir geliyor. Aslına benim fikir bulma sürecim tamamı ile biriktirmek ile alakalı bir süreç. Ben fikirleri biriktiriyorum ve gerektiği zaman kendileri bir şekilde bir önceki konsepte dayalı olarak ortaya çıkıyorlar. Yani benim şu anda yapacağım, ileride yapacağım, en 5-6 konseptim belli oluyor ve bu bir sosyo-politik durum, düşünce ve bununla ilgili analitik sentezler ile beraber yaptığım şeyler. Yani fikirsel bir boyutta barınıyor hepsi. Daha sonrasında o fikri gerçekleştirmek için bir önceki seriye paralel bir geçiş -çok yumuşak da olmayabilir bazen sert geçişler de oluyor- ile teknik kısma kafa yoruyorum. Eğer teknik kısım ile ilgili bazı değişkenler varsa bazen konsept değişebiliyor da. Ya da fikir aşamasında oluşmuş bir şeyin teknik ile birleştiği anda verdiği sonuç o anki denemelerimde bir problem ile karşılaşıyorsa, bir anda tekniği de farklılaştırabilirim ya da o eskiz biriktirdiğim konseptlerden bir başkasına ilham vermiş oluyor. Size burada hızlı bir örnek göstereyim. Burada bir sonraki serinin denemeleri var ancak bu seri çıkacak mı çıkmayacak mı ben de bilmiyorum. Bunun nasıl sonuç vereceği ile ilgili bazı fikirler edinmek için o düşündüğüm, biriktirdiğim konulardan birisini hayata geçirdim. Burada beni farklı bir noktaya da çekmeye başladı eser, bir de onu deneyeceğim. Eğer bu ikisi arasındaki geçiş ile ilgili problemleri/sorunları çözersem, birisine karar verip devam edeceğim. Ancak kavram aslında aynı kavram, değişmedi. Fazlasıyla analitik anlatıyorum ama ben zaten aynen bu şekilde bir problemi çözermiş gibi çözüyorum işleri. Belli bir matematik üzerine ilerliyor. Tasarlanmış/kurgulanmış da diyebilirsiniz, evet bir seri gerçekten tasarlanmış ve kurgulanmış ve belirli bir kavram çerçevesinde oluyor. Bu eserleri yerleştireceğim mekanın ve açacağım serginin dahi şimdiden planını yapmış bulunuyorum. Onun için bende tesadüfler çok nadir. Bu bahsettiğim denemelerimde bazı tesadüfler var ve bu tesadüflerin hepsini bulduktan ve harmanladıktan sonra geriye kalanlar tamamen kurgu oluyor. Asıl sancı şu anda çektiğim sancı aslında, bu iki aylık süreçten sonrası en keyifli yeri çünkü teknik açıdan -ya da boyama, peinture, kıracağım, dökeceğim, yapıştıracağım, birleştireceğim- ne yapacaksam o geliyor. Onlar benim için en güzel aşamalar. Şu anda bir doğum sancısındayım aslında.

ÖM: Şimdi Doğuş Üniversitesi’ndesiniz, öğrencileriniz ile olan etkileşiminiz sanatınızı nasıl etkiledi veya etkiliyor?

SMK: Ben Doğuş Üniversitesinde Resim Bölümünde araştırma görevlisi olarak işe başladım, şimdi ise öğretim görevlisiyim ve resim bölümünün yanında grafik tasarımda da eğitim veriyorum. Benim üniversite ile ilgili düşüncem üniversitenin bir buluşma ortamı olduğu yönünde. Bu aktif ortamdan hiç ayrılmadan, belki 7/24 atölyemde çalışabilirim. Kendimi inzivaya çekip bir şekilde konsantre olup kendimi aktarabilirdim ama bir kısır döngü olacağını düşünüyorum ve benim aktif bir alana ihtiyacım var. Bu tabii ki sanat piyasası olabilir: aktif bir sanat ortamı, gezilen sergiler, buluşmalar, açılışlar, arkadaşlarımın sergileri… Bana bir şekilde enerji veren, kendimi yenilememi dürtükleyen şey öğrenciler aslında. Buluşma alanı olarak tanımladığım üniversite, benimle seni buluşturan, benimle öğrenciyi buluşturan, hocayla hocayı buluşturan, hocayla dışarıdan insanları da buluşturan, kısacası insanla insanı buluşturan bir alan. Daha doğrusu bunu yapan alanlardan sadece birisi. Eğitim tabanlı olduğu için de tabii ki keyif alıyorsunuz. O buluşma anını ben nasıl kazanıyorum? Bana her yeni öğrencinin bir problem ile gelmesi sayesinde. Yeni bir problem olduğuna her seferinde yepyeni bir şeyi çözmekle uğraşıyorsunuz ve kendinizi ‘upgrade’ etmiş oluyorsunuz. Ben bu ‘upgrade’lerden çok hoşlanıyorum ve her zaman kendimi güncel ve yeni tutuyorum. Tabii ki bu global dünyanın içerisinde edindiğimiz bilgiler var ama sıcağı sıcağına paylaşıp oradaki sinerji ile birleştirip, asıl problemi hemen canlı bir şekilde görüp onunla beraber çözmek benim için üniversitenin tanımı ve ben ders vermeyi de üretmek kadar önemli buluyorum. Zaten akademide benim şu anda bir atölyem var. Burası da benim üretim alanım ve öğrenciler de beni üretirken görüyorlar ve onlar da üretebiliyorlar. Böylesine etkileşimli bir alanda olduğumda benim üretkenliğim de aslında pekiştirilmiş oluyor. Bazılarının “Hem hocasın hem de nasıl resim yapabiliyorsun?” gibi sorularına bu da cevap olmuş oluyor çünkü zaten burada da atölyem var. Her gittiğim yere atölyeyi götürüyorum ve beni de başkalaştırmış oluyor aslında her yerde başladığım resimler farklı. Bu da beni sıcak ve dinamik tutuyor. Herhalde üniversitede olmadan yapamam, en azından bir ucundan temas etmem lazım. Örneğin bir ders vermem lazım çünkü oradaki beslenme kaynaklarımı böyle pekiştirmem lazım diye düşünüyorum. 

ÖM: Sanatla ilgilenen gençlere ne tavsiye verirsiniz?

SMK: Şu anda yetişen nesile çok güveniyorum. Acayip bir beyin var ve acayip bir yetenek var. Bunların arasında Mamut Art ve Base gibi çok önemli etkinlikler var örneğin. Bizim dönemimizde olan yarışmalar şu anda inanılmaz fuar etkinliklerine döndü ve buradaki gençler dünya sanatçıları ile karşılaştırıldığında hiçbir eksiğimiz yok. Gayet müthiş bir genç kitle yetişiyor ve bunun da farkında. Bu beraberlik internet ile beraber ve globalleşen dünya ile beraber herkesin istediği kaynağa ulaşabilmesinden kaynaklı. Tabii ki Türkiye’nin ekonomisi, sosyo-politik durumları ile ilgili, sanata karşı bakışı ve duyarlılığı ve bazı stratejik yanlışlıkları ile ilgili problemlerimiz her zaman vardı, şu anda da var. Çözülemeyecek problemler değil ancak önümüzde biraz yol var. Bu yolda azimle yürüyen genç sanatçılar var ve son derece de iyiler. Ben çok umutluyum. Onlara bir önerim yok, zaten biliyorlar ne yapacaklarını ve kendilerini farkındalar, çalışıyorlar. 

ÖM: Tekrar teşekkürler bizi kabul ettiğiniz için.

SMK: Ben teşekkür ediyorum. İyi ki geldiniz. 

Selahattin Yıldırım ile Röportaj

Selahattin Yıldırım kimdir?

1960 yılında Sivas’ta doğdu. 1984’te Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Resim Bölümü’nden mezun oldu. Aynı yıl İstanbul’da atölyesini kurarak çalışmalara başladı.1989-1999 yılları arasında Almanya, Hollanda, Belçika, İngiltere ve İtalya’da çeşitli müze, galeri ve fuarlarda görsel araştırma-inceleme gezileri yaparak, resim çalışmalarında bulundu. Sanatçı, halen profesyonel olarak çalışmalarını İstanbul Kalamış’taki atölyesinde sürdürmektedir.

Dilara Lâl Altaylar: TEVİTÖL Atölye Gezileri’nin ocak ayı konuğu Selahattin Yıldırım ile beraberiz. Davetimizi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederiz.

Selahattin Yıldırım: Ben teşekkür ederim bana bu değeri verip böyle bir söyleşiyi gerçekleştirdiğiniz için. Hoşgeldiniz!

DLA: Sanata ilginiz ne zaman başladı ve üniversiteye gidene kadar nasıl gelişti?

SY: Şöyle ki, sanat doğal olarak her insanın çocukluğundan itibaren ilgi duyduğu bir alan ama bu “sanatla uğraşma ya da sanat yapma” süreci çok farklı gelişen bir süreç. Ben de her çocuk gibi çocukluğumda, ilkokul-ortaokul sıralarında, resim yapıyordum fakat beni motive eden şey daha çok ağabeyim idi. O amatör olarak yoğun bir şekilde resim yapıyordu. Biraz da ona özenerek başladım resim yapmaya. Ortaokuldaki resim öğretmenimin de yönlendirmesi ile daha da ilgim artmaya başladı ve lise bittikten sonra bir seçim yaptım, resim okumayı tercih ettim. O günden bu güne de profesyonel olarak, ressamlığımı sürdürüyorum. 

DLA: Eğitim fakültesi mezunu olmanızın sanatsal gelişiminize olumlu ve olumsuz etkileri nelerdir?

SY: Eğitim fakültesi aslında öğretmen yetiştiren bir okul dolayısıyla daha çok meselenin teknik yanını, eğitim yanını öne çıkartan bir yapısı var ama sonuçta bütün temel sanat eğitimini, diğer okullar ve güzel sanat fakültelerinde de almak durumundasınız. Eğitim fakültesinin, öğretmen de yetiştirdiği için daha çok el becerisini geliştiren, teknik olarak bir çok meseleyi çözmenize yardım eden bir eğitim sistemi var. Çok basit bir şey söyleyeyim, bugün güzel sanatlar fakültelerinden mezun olan birçok insan kağıt kesmeyi bile doğru düzgün beceremez ya da bilmez. Bir tuval yapmayı, astar atmayı vs. Eğitim fakültesinin avantajı bu oldu benim için, o el becerisini geliştiren, pratik çözümleri geliştiren bir eğitim sistemi var. Onun bir faydası oldu diyebilirim. Onun dışında eğitim olarak diğer yerlerden çok farklı bir sanat eğitim sistemi yok.

DLA: Eğitim fakültesinden mezun olduktan sonra hayatınızı sanattan kazanmaya çalışırken nasıl bir yaşam sürdürdünüz?

SY: Bütün sanat dalları için geçerli olan zorluklar var. Ben mezun olduktan sonra başka da bir iş yapmadan, direkt atölyemi kurdum ve profesyonel olarak çalışmaya başladım. Tabii bunun getirdiği farklı zorluklar var. Direkt olarak buradan para kazanmak, hayatımı sürdürmek çok kolay bir şey değil, yeni mezun sonuçta kimsenin tanımadığı, bilmediği bir insansınız. Kiranızı ödeyeceksiniz, hayatınızı sürdüreceksiniz. Bu açıdan zor tabii ki, profesyonel olarak sürdürmek çok zor. Bütün sanat yapan insanların karşılaştığı zorlukları ben de yaşadım tabii. Sıkıntılar yaşandı ama sanat yapmak da biraz böyle bir şey, o bedelleri göze almak demek. O bedelleri göze almadan zaten bir şey yapamazsınız, o bedeli ödemek zorundasınız. “Ben önce bir şeyler yapayım paramı kazanayım, ondan sonra da sanat yaparım.” gibi bir şans yok. O bedeli, sıkıntıları yaşayacaksınız, öyle de sürdüreceksiniz. Başka da bir seçenek yok.

DLA: Tekniğiniz hayatınız boyunca nasıl değişti? 

SY: Resim sadece okulda öğrenilen bir şey değil; çalışarak, yaparak yaşadığınız sürecin tümünde öğrendiğiniz bir şey. Seksen yaşına da gelseniz hâlâ öğreniyorsunuz, dolayısıyla bütün gündemi takip etmek, dünya sanatını takip etmek, gelişmeleri takip etmek, değişimleri takip etmek ve buna göre bir konum almak gerekiyor. “Bir tekniğim var, bir tavrım var ve bunu ölene kadar sürdüreceğim” diye bir şey yok. Her an yeni bir şey öğreniyorsunuz, her an bir şeyler değişiyor; teknikler değişiyor, malzemeler değişiyor, bakış açısı değişiyor… Elbette ki bizim sonuçta sanatçı olarak bir perspektifimiz var, dünyaya bakışımız, algılayış biçimimiz, kavrama biçimimiz var. Bunu bazen sanat dünyasındaki gelişmeler, değişmeler etkileyebiliyor. Hem sizi geliştiriyor hem değiştiriyor. Yani bu sürekli öğrenilen bir şey, bir noktada kalmıyor. O yüzden de ben her seferinde şunu söylerim: “Üslup denilen şey sanatçı için bir dayatmadır. Çok da gerekli olan bir şey değildir. Üslup size dayatılan, sizi bir kalıbın içerisine sokan, ‘Evet sen busun, böyle şeyler yapmalısın.’ diyen bir şeydir. O yüzden ben bu üslup lafına hep karşı çıkmışımdır. Çok özel, önemli bir şeymiş gibi algılanır ya da lanse edilir. “Baktığımda 100 metreden senin resmini tanırım.” sözüne karşıt yarın ben bambaşka bir şey yapabilirim. Dönüştürebilirim, geliştirebilirim. Sonuçta ben sadece piyasaya resim yapmıyorum, kendime ait bir şey yapıyorum. Bu yüzden hiç umrumda değil üslup, her an daha değişik, daha farklı bir şey yapabilirim. İşin doğrusu beni çok fazla ilgilendiren bir şey değil teknik, tavır vb. Ayrıca yapmak istediğiniz şey sizi başka bir şeye yönlendirebiliyor. Bir resim yapıyorsunuz, o kendisi başka bir teknik veya malzeme isteyebiliyor. Bazen sizi yaptığınız iş veya tuval yönlendirebilir. Yani başladığınız o noktadan, çok başka bir noktaya gelebilirsiniz.

DLA: Sanata yaklaşımınızı etkileyen bir sanatçı veya sanat eseri oldu mu?

SY: Elbette öğrenciliğimizden itibaren yüzlerce, binlerce sanatçı ve onların işleriyle karşılaşıyoruz, onları inceliyoruz ki eğitim sistemimizde bu böyle devam ediyor. Etkilendiğimiz sanatçıları takip ediyoruz, etkilenmeye devam ediyoruz. Olgunlaşma süreci zaten böyle bir şey, öğrenerek gidiyorsunuz. Öğrendikçe de ilgi alanlarınız ve yapmak istediğiniz şeyler olgunlaşıyor, gelişiyor. Bu açıdan elbette ki onlarca etkilendiğim ressam var. Onlardan birçok şey almışımdır, öğrenmişimdir. Ancak en çok etkileyen derseniz, belki de benim hayatımda dönüm noktası olabilecek ressam George Baselitz diyebilirim. O kuşağın özellikle Alman ekspresyonistlerinden çok etkilendim, öğrenciliğimden bu yana ekspresyonist resim ilgimi çekmiştir. Resimlerim de biraz o yöne doğru evrilerek gitti. Bu da böyle devam ediyor.

DLA: Sanat ile ilgilenen gençlere ne tür tavsiyeler verirsiniz?

SY: Pek tavsiye vermiyorum ancak şöyle söyleyeyim, sanat bedeli olan bir şey. Sanat üretmek ve sanatla yaşamanın elbet bir bedeli vardır. Hiçbir şey güllük gülistanlık değil, belki birçok alanda böyledir ama, özellikle sanat alanında, resim alanında bir bedel ödemeden bir yere gelmek çok zor bir şey. Nedir bu bedel? Sıkıntıları da yaşayacaksınız, yoklukta da yaşayacaksınız. Belki şansınız çok yaver gider ama genelde böyledir. Çünkü ressam olma süreci, sanatçı olma süreci, çok kısa bir süreç değil. Sonuçta dışa dönük bir şey yapıyorsunuz, başkalarının izleyeceği, göreceği, bakacağı şeyler yapıyorsunuz. Bu bir süreç gerektiriyor; tanınmanız, olgunlaşmanız, bir imza sahibi olmanız… Uzunca bir süreç alıyor bunlar ve daha sonrasında ‘belki’ para kazanıyorsunuz. Bu yüzden de büyük hayallerle yola çıkmak çok doğru değil çünkü sonuçta ne olacağı belirsiz bir alan. Benim üniversitede bir hocam şöyle bir şey söylemişti bir sohbet sırasında: “Seksen yaşına gelip, geriye baktığında belki de hiçbir şey yapmamış olduğunu fark etmektir ressam olmak.” Çok düşünmüştüm bu ne demek diye. Sonrasında anlıyorsunuz ki sonu belli olan bir iş değil, bu söylenmeye çalışılıyor. Bir ömrü boşa da harcamış olabilirsiniz ressam olabilmek için ya da çok iyi şeyler da yapabilirsiniz. Ancak temel olan bir şey var, o da çalışmak. İnatla, sabırla, çok büyük beklentilere girmeden çalışmak çünkü kendinize ait bir şey yapıyorsunuz. İnançla kendine ait bir şeyler yaratma eylemi sanat aslında. Kendiniz için yaparken de olsa bir şeyler üretebiliyorsanız, bu kadardır sanat.

DLA: Tekrardan bizleri kabul ettiğiniz, bu güzel röportaj için çok teşekkür ederiz.

SY: Ben teşekkür ederim, ayağınıza sağlık. Sitenizi de inceledim, ciddi profesyonel işler yapıyorsunuz, ellerinize sağlık. Tekrar ben de geldiğiniz için teşekkür ederim.

Mustafa Horasan ile Röportaj

Mustafa Horasan kimdir?

1965 Aydın, Karacasu’da doğan sanatçı, 1986’da Marmara Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Grafik Ana Sanat dalı, Özgün Baskıresim Bölümü’nü bitirdi. Almanya, Fransa, Hollanda, İspanya, Amerika ve İtalya’da sanatsal çalışmalar yaptı. Sanatçı halen İstanbul’da kendi atölyesinde çalışmalarını sürdürmektedir. Yeditepe Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi’nde öğretim görevlisi olarak çalışan sanatçının, yurtiçi ve yurtdışı özel koleksiyon ve müzelerde eserleri bulunmaktadır.

Barış Yıldırım: Merhaba, TEVİTÖL atölye gezilerinin bu ayki konuğu Mustafa Horasan oldu. Öncelikle teşekkür ediyoruz teklifimizi kabul ettiğiniz için. 

Mustafa Horasan: Ben teşekkür ederim, hoş geldiniz.

BY: Hoşbulduk. İsterseniz başlayalım. Sanata ilginiz nasıl başladı? Sanatsal gelişiminiz üniversiteye kadar nasıl oldu?

MH: Herkes aynı şeyi söylüyor galiba çocukken başladı diye, böyle garip bir şey. Bence her çocuğun sanata ilgisi var ancak sıkıntı ailenin farkında olup olmamasıyla ilgili. Bazıları görmezden geliyor, bazıları da fark edip üstüne düşüyorlar. Benim ailem, özellikle babam, çizme yeteneğimi ve isteğimi fazlasıyla görüp bana sürekli malzeme desteği yaptı. Müze kitapları gibi şeylerle beni bayağı besledi. Ortaokulda tuvale geçmiştim. Birçok malzeme alıyordum. Nalburdan alınan bir tane tuvalim vardı, onun üzerine defalarca resim yapıyordum. Babam bu resimlerden bir tanesini satın aldı artık aynı tuvale resim yapmayayım diye. Burada destek çok önemli. Yani bir sanatçı ailenin ve çevrenin desteği ile gelişiyor. Aslında hepimiz şair olabiliriz, sanatçı olabiliriz, bilim adamı olabiliriz fakat o içimizdeki ışığı geliştirecek bir topluma ihtiyaç var. Ben o anlamda şanslıydım ve kendimi geliştirmek için zamanım oldu, fırsatım oldu, imkanlarım oldu. Yani ailem bana bu anlamda imkanlar tanıdı. Mesela ben ortaokuldayken Francis Bacon’u tanımıştım babamın getirdiği kitaplar sayesinde. Birçok müzenin kitapları, o zaman İtalyan basımı kitaplar vardı, sayesinde birçok sanatçıyı tanımıştım. Bu benim için çok önemli bir göstergeydi. Yani neredeyse üniversitede görmediğim görsel eğitimi, sanat eğitimini kendi kendime ortaokulda görmüştüm. 

BY: Üniversitede grafik tasarım okudunuz. Grafik tasarım eğitimi almak, diğer ressamlardan biraz daha farklı olarak, sanatınızı ve sanata bakış açınızı nasıl etkiledi?

MH: Aslında grafik eğitimi birçok disiplinden oluşan bir eğitim. İllüstrasyon, yani resim, var içerisinde. Fotoğraf var, yazı var, baskı resim var, yayın grafiği var. Birçok alana sıçrıyorsunuz, görüyorsunuz, içerisinde plastik bir sürü şey var. Aslında grafik eğitimi benim zenginleşmem için önemli bir araç oldu. Plastiğimi geliştirmem için, resmin derinliğini farklı alanlarda denemem için önemli bir eğitim oldu. Tabii ben 1986’da mezun oldum. İlk mezun olduğum zamanda Türkiye’de resim tek başına resim olarak algılanıyordu, pentür olarak algılanıyordu. İçine başka disiplin konulduğu zaman garipseniyordu ve küçümseniyordu. Ondan dolayı, ben de ilk zamanlar grafikten etkilendiğim dönemlerde resimler yaptığım zaman illüstratif bulundu bunlar. Bunların çok hikayeci oldukları, bu yüzden içlerinde pentür olmadığı, çok grafik leke oldukları, afişe benzedikleri gibi birçok eleştiri aldım açıkçası. Yine de sanatçı olarak içinizden gelen bir şeyi yaptığınız için bunun bir matematiği, bir formülü yok. Siz onu yapmaya devam ediyorsunuz, onu bir şekilde geliştirmeye devam ediyorsunuz. Çünkü her söylenene kulaklarınızı kabartıp acaba öyle mi, acaba şöyle mi dediğiniz zaman kendi sesiniz kalmıyor. Ben onu çok önemsemedim açıkçası, bunun üzerine bana çok artısı oldu grafik eğitiminin. Resimde birsürü malzemeyi birleştirme imkanı buldum. Baskı resmi de denedim, resimlerde baskıyı denedim, ondan sonra fotoğrafı denedim, videolar yaptım, heykeller yaptım. Böylelikle multi-disipliner bir çalışma içerisine girmiş oldum. Bu da benim sanatımı geliştiren, kafamı açan, durmamamı sağlayan bir araç oldu açıkçası.

BY: Peki üniversiteden mezun olduktan sonra profesyonel olarak sanata geçişiniz nasıl oldu?

MH: Açıkçası üniversiteden mezun olur olmaz para kazanmak diye bir şey zaten söz konusu değil. Ben de reklam ajanslarında çalıştım, ilaç firmasında çalıştım, part-time ders verdim, hocalık yaptım ki hala da yapıyorum. Bir sürü geçim kaynağı buldum kendime. Sanatçının kendini geliştirip kendi dilini, üslubunu, sözlerini oluştururken sanatından para kazanması biraz zor. Ancak kendi dilini geliştirene kadar başka işler yapıp para kazanabilirsin. Çünkü para kazanmaya çok erken başlarsan bu sefer sanat piyasası denilen şey seni manipüle etmeye başlıyor. “Bu işlerden istiyorum bunlardan yap, böyle olsun şöyle olsun.” deyip, senin karakterini belirlemeye başlıyor. Onun için ben aldığım grafik eğitiminin sayesinde, ajanslarda da çalıştım, ilaç firmasında reklam yaptım, broşür tasarımları yaptım. Aslında bir yandan grafiğin bana inanılmaz bir katkısı oldu: hem para kazanabildim, hem de resim dilimi geliştirebildim.

BY: Peki tekniğiniz şu ana kadar nasıl gelişti, bu gelişimi gözlemleme imkanı bulabildiniz mi?

MH: Teknik bazen arkadan gelen bir şey, bazen de kavrama göre gelişen bir şey. Ben çok teknik deneyen bir sanatçıyım, biraz da maymun iştahlıyım bu konuda. Bir şeyi merak ediyorum, onun üzerine gidiyorum, tekniği buluyorum, o teknikle bir şeyler üretiyorum, sonra başka tekniğe geçiyorum. O anlamda teknik arsızıyım denebilir. Geçenlerde okulda arkadaşlarla konuşuyoruz, “Bir teknik malzeme kitabı mı yazsan?” dediler, “Bu kadar tekniğe vakıfsın. Arkadan gelen arkadaşlara çok faydası olur bu şekilde.”. Teknik iştah açıcı bir şey benim için. Bir tek teknikle resim yapmadım ben, birçok teknik ile resim yaptım. İlk başladığım zamanlarda kağıt üzerine guaj pastel çalışıyordum. Çünkü bilmiyordum akrilik boyayı, vesaireyi. Sonra tuvale geçtim. Grafik eğitiminde tuval yoktur, tuval bez bilmeyiz biz, ben sonradan öğrendim tuvali. Tuvale geçince akriliğe döndüm, daha yakındı çünkü su bazlı malzemelere. Sonrasında da yağlı boyaya döndüm. Bir sürü farklı teknik denedim, ama iki ana damar bakarsan resimlerimde daha çok akrilik ve yağlı boya.

BY: Sizin için teknik biraz daha önde geliyor diyebilir miyiz?

MH: Teknik, söylediğim gibi, bazen gelip kendi başına bir işi oluşturabilir. Bazen de bir kavram gelip tekniği oluşturabilir. Ben teknik çok önemli bir şey demiyorum, teknik arkadan gelen bir şeydir aslında, ama heyecan verici bir şeydir. Bazen öyle bir malzeme bulursun ki, bunu heykele, resime çevirmek istersin, malzeme çağırır bazen. Bazen de çağırmaz. Bazen de konu seni çağırır. Onun ne zaman hangisini çağıracağını bilmek kestirilemez bir şey açıkçası.

BY: Peki, öğrencilerinizle etkileşiminiz sanatınızı nasıl etkiledi, ders vermek, öğrencilerle çalışmak.

MH: Benim derslerim deneysel geçiyor. Ben bir fikir ile, malzeme ile sınıfa geliyorum, dersler biraz workshop gibi geçiyor. Malzemeyle derse geldiğim için, diyorum ki bu malzemeyle ben böyle çalışıyorum, ancak bundan sonrası size kalmış. Ondan sonra arkadaşlar da denemeye başlıyorlar. Grafik bölümünde illüstrasyon dersine giriyorum, mesela geçen hafta okulda strafor baskı tekniği yaptık. Tekniğin basit olarak nasıl yapılacağını gösteriyorum ama onlar kendileri başka bir şeyler denemek istiyorlar. Birbirlerinden görüyorlar, gördüklerini denemek istiyorlar. Mesela orada ben de öğreniyorum bazı şeyleri: böyle yapılabilir, şöyle yapılabilir. Öğretmenlik aynı zamanda öğrenme mesleği, öğrenmeye açık olmak lazım. Biz her şeyi öğreteceğiz diye bir şey yok. Her şeyi öğreniyoruz aynı zamanda, bu karşılıklı bir süreç. Bundan dolayı benim için katkısı bilgiyi taze tutması. Bir bilgin var ve bunu aktarmak için taze tutmak zorundasın, karşıdan almak zorundasın, iletişime açık olmak zorundasın. Benim sanatımda hocalığın bilgimi, fikrimi yenileme ve taze tutma adına önemli bir yeri olduğunu düşünüyorum.

BY: Genel olarak, sanatsal üslubunuzu yönlendiren bir akım, bir sanatçı oldu mu, özellikle erken yıllarınızda?

MH: Erken yıllarımda kesinlikle oldu. Bir kere grafik kökenli olduğum için, bizde illüstrasyon dersi vardı. İllüstrasyonu resimden ayıran şey, illüstrasyonun bir metin üzerinden akmasıdır. Okuduğunuz bir şiir olur, bir hikaye, ya da size verilen bir metin üzerinden resim yaparsınız. Aslında benim alışkanlığım da bunun üzerineydi, resim yapma alışkanlığım, okulda başlayan alışkanlığım. Hâl böyle olunca da okuduğum kitaplardan resimler yapmaya başladım. İlk başlarda Edgar Allen Poe ile Gabriel Garcia Marquez’in kitaplarından çok etkilenmiştim, benim de dünyama çok yakındı açıkçası: biraz karanlık, biraz ütopik, biraz fantastik. Onların kitaplarındaki konulardan, hikayelerden resimler üretmeye başladım. Aslında resmin temelinde ilk başlarda şekillenirken çok büyük bir katkısı vardır bu yazarların. Sadece yazarlardan beslendiğimi söyleyemem, birçok sanatçıdan da beslendim: Mesela benim için Francis Bacon önemli bir başlangıçtı. Aslında biraz önce de söylediğim gibi ortaokulda tanıştım Francis Bacon’la, fakat Francis Bacon olduğunu bilmiyordum. Bir tek resmi vardı kitapta: arkasında etler asılı bir adam, bağıran bir adam, Papa’ya gönderme yaptığı resim bu. O kadar klasik resmin arasında benim için çok ürkütücü bir işti açıkçası. O iş zihnimde öyle bir yer etmiş ki, sanat hayatımı, resme bakışımı değiştiren bir resimdi benim için. Böyle de bir resim yapılabiliri bana gösterdi. O güne kadar klasik resimlerdi kitaplarda gördüklerim, genellikle İsa’nın çarmıhtan indirilişi gibi dini anlatımlar. Ama Francis Bacon’un o eseri, gerçekten can alıcı bir eserdi. Bu benim için sanıyorum bir kırılma noktası, mihenk taşıydı Francis Bacon’ın resimleri. Tabi sonra Bacon’ı keşfettim, daha derinlerine baktım. İlk resimlerimde çok büyük Bacon etkileri vardır. Ondan sonra şunu da anladım ki sanatçı olarak etkilenmekten korkmamalıyım. Ben etkilenirim ve öyle de yaparsam da özgün olamam gibi bir tasam yok açıkçası. Açıkçası özgün olmak gibi bir tasam da yok. Bunu da şimdi arkadaşlara, özgünlüğün bir öğreti olamayacağını öğretmeye çalışıyorum. Yani insan, yürüyüşünü ve gülüşünü nasıl belirleyemezse, resim yaparkenki özgünlük durumunu belirleyemez. Yani bu bir strateji olamaz. Bu strateji ise yanlış bir şey olur, ya da doğal bir şey olmaz. Bunu ancak çalışarak kazanabilirsin. Çok bakarsın, çok okursun, çok üretirsin, üretim anında senin içindeki her şey ortaya çıkmaya başlar zaten. Benim fikrim böyle. Ondan dolayı etkilenmekten hiç korkmadım ve Francis Bacon’dan sonra birçok sanatçıdan da etkilendim.

Hatta benim sanatım etkiyle gelişti, bakarak gelişti. Ben grafik eğitimi gördüğüm için resim bilmiyorum, yani resme nasıl başlanır tuval nasıl yapılır, kompozisyon nasıl kurulur resimde,  bunların hepsini ben sanatçılardan öğrendim. Sergi gezerek, kitap bakarak, müze gezerek, inceleyerek tekniklerini öğrendim. Bu anlamda bir hoca ya da bir okul yoktu benim için. Benim okulum grafikten çıktıktan sonra, sanat piyasası içerisindeki müzeler, galeriler, sanatçıların atölyeleri oldu.

BY: Özellikle müzikle uğraştığınız için soruyorum, müzik sanatınızı etkiledi mi?

MH: Eğer etkilenmeye açıksan, yemek yapıyorsan ondan da etkilenirsin, bir arkadaşınla aran bozulmuştur, etkilenirsin; Türkiye’nin politik durumunda birtakım şeyler değişmiştir, ondan etkilenirsin. Sanatçı, etki alanı açık bir insandır. Yani müzikten etkilenmemek mümkün değil, sadece benim için değil, herkes için. Müzik hepimizi etkiler. Müzik yapmak olarak bakarsak eğer, müziği icra etmek tarafında, ben ortaokuldan beri saz çalıyorum. Müzik yapmayı, müziğin içinde olmayı çok seviyorum. Onun için atölyemde davullar sazlar farklı farklı müzik aletleri var. Bazen öğrencilerimizle oturup çalıyoruz karşılıklı. Müzikte profesyonel değilim, ama müzik beni deşarj ediyor. Kitlendiğim noktada müzik benim kilidimi açıyor. Kafamın takıldığı noktada müzik beni başka bir noktaya taşıyor. Yaptığın işle çok iç içe olmaya başladığın zaman görmezden gelirsin bazı şeyleri, dikkatin dağılır. Bu her meslekte vardır. Doktorsan bile böyledir. Aynı işi yapa yapa, bazı şeyleri gözden kaçırmaya başlayabilirsin. Müzik geri çekilmeme neden oluyor benim, bir daha bakmama neden oluyor. O anlamda müzik benim için önemli.

BY: Sanatla ilgilenen gençlere ne tavsiyeler verirsiniz?

MH: Bir kere, çok büyük umutlarla bahsetmeyeceğim ama, bunu kendi başına yapmak çok büyük bir zevk, arzu. Sadece kendin için yaptığını bilmek çok önemli. Bundan bunu yaparken sanat yaparken, şiir yazarken, resim yaparken, müzik yaparken, öncelikle bunu kendi ruhun için yaptığını çok iyi bilmen lazım. Yani bundan vazgeçmeme nedeninin sadece senin ruhun olduğunu bilmen lazım. Bundan bir kariyer, para beklentisi yok değil, tabii ki var. Ben asla bunlara bakmayın diyemem ama ilk öncelik kendi içinde bunu içselleştirmen, ve bunu yemek yemek kadar doğal bir şekilde yapıyor olman. Eğer böyle yapmıyorsan, ailen istedi diye yapıyorsan, başka bir sebepten yapıyorsan, arkadaşından gördün diye yapıyorsan bu sürdürülebilir değil. Çünkü bu iş çok paralar kazanılan bir iş de değil. Bir şairin, bir heykeltıraşın, bir ressamın durumunu hepimiz biliyoruz. Ondan dolayı acılar içerisinde değiliz ama çok para kazanmak istiyorsan başka işler yapman lazım. Ondan dolayı gençlere tavsiyem çok seviyorlarsa, vazgeçemiyorlarsa yapsınlar. Umutlarını kırmak istemem çünkü ben de üniversitedeyim. Çok sevdiğiniz bir işten de aç kalmazsınız. Mutlaka bir kapı açılıyor ve insanlar sizi görmezden gelemiyorlar. Sen bir değer üretiyorsan, başlarda görmezden gelinebilirsin, ama mücadele edip yaptığın işin üzerine gidersen senin değerin yavaş yavaş anlaşılıyor ve bir şekilde senin bu işten ekonomik olarak hayatını devam ettirmeni sağlıyor. 

BY: Zamanınızda Türkiye’de çok farklı işler veren sanatçılara rastlanamıyordu.

MH: Dünya değişti.

BY: Peki siz nasıl dünya ile eşzamanlı olarak kendinizi değiştirebildiniz?

MH: Eğer başardıysam tabi, sen öyle söylüyorsan ama. Bu kendini diri tutmakla, taze tutmakla, aşkla tutmakla alakalı. Bir şeyin peşinde koşup, ben bunu buldum sürekli yapayım gibi, sanayi üretim yapmıyoruz biz. Üç sene sonra bu kekten yapacağım kadarını yaptım, bu artık bana heyecan vermiyor dediğin noktada başka bir şeye geçmelisin. Yani kendini de şaşırtmalısın açıkçası. Ben şaşırmayı da kendimi şaşırtmayı da seviyorum. Onun için bir tane neon sergisi yapılmıştı, bir tane yazı istediler benden, her sanatçının sanatını dışarıdan gören, eleştiren bir yazı. Ben de “Bu Da Mı Horasan?” diye bir yazı göndermiştim. Şimdi benim dönemlerim o kadar farklılaştı ki, aslında bir yandan da sanat piyasasına kafa tutmak gibi bir şey. Ben neyim kafa tutacak diyeceksin, etim ne budum ne, ama sonuç olarak birey olarak bunu hissediyorum. Sanat piyasası senden bir şey bekliyor konformist bir yapısı var sanat piyasasının, seni bir yerde kodlamak istiyor, o kodun dışına çıkılmasından hoşlanmıyor. Ne gibi mesela, aynı arabadan iki insanın almak istemesi gibi aynı resimden de iki insan almak istiyor. Sen ondan aldıysan bende de mavisi var gibi bakıldığı zaman, sanatçı bu üretimi endüstriyel hale getirmeye başlıyor. Çağın problemi biraz bu. Sanatçı artık kendi içsel dünyasından vazgeçip yavaş yavaş ona dışarıdan gelen bu taleple başka bir üretim bandına geçiyor. Bu çok heyecan verici değil. Dünyada da yapılıyor bir sürü yerde. Senin adına “edition”lar, birtakım şeyler yapılabilir, ama sen orijinal olarak hayatında bambaşka bir yere doğru gidebilirsin. Birçok sanatçıyı sanat tarihinden silmek zorunda kalırdık endüstriyel üretim yapsalardı. Marcel Duchamp’tan bilmemneye kadar. Şimdi biz Marshall Duchamp deyince pisuvarı hatırlıyoruz ama Duchamp’ın pentürleri de var, heykelleri de var, birçok işi var o pisüvara gelinceye kadar aslında. Biz bir işi görmek istiyoruz, “bu Giacometti hep böyle yapıyor.” Oysa öyle değil. Ben Giacometti’nin Basel’de bir retrospektif sergisini gezmiştim. Oraya gelene kadar bir sürü şey deniyor. Mark Rothko aynı şekilde, bir sürü şey deniyor. Bir sürü şey yapıyor. Biz sadece buzdağının ucundaki bir noktayı görüyoruz, zannediyoruz ki sanatçı hep böyle yaptı ömür boyu. Hayır öyle yapmadı. O sanatçı da bir sürü şey denedi, bir sürü şeyde yanıldı. Yanılmadı, sanatta yanıldı lafını kullanmak istemem, deneme lafı daha güzeldir. Ondan dolayı ben de denemekten hiç korkmadım. Zaten şunu da hiç düşünmedim: Bunu yaptım, bu da mı Horasan oldu olmadı mı? Benim derdim değil açıkçası. Ben zaten bir marka olmak için de yola çıkmadım. “Benim bir markam var ben bunları yaparım bunları üretirim.” algısı çok tehlikeli bir şey bir sanatçı için. Evet sistem bizi buna sürüklüyor, fakat sanatçının burada uyanık ve zeki olması gerektiğini düşünüyorum. Ona gösterilen yollardan geçmeyip kendi yollarını zorlaması gerektiğini düşünüyorum. Biraz önce tavsiyeler diyordun ya, belki bunlar da olabilir. Tavsiye bence hoş bir laf değil insanlar kendi yollarını buluyorlar, arkadaşlar da kendi yollarını, yöntemlerini, maceralarını bulacaklar. Ben 86’da başladım ve 2020’ye geliyoruz. Başka bir zaman diliminde yaşadım, sizler ise başka bir zaman diliminin şahitlerisiniz. Başka bir zaman diliminin şahitleri olarak tabii ki geçmişten bazı şeyleri taşıyacaksınız.Taşıyacaksınız ama yeni şeyler de koyacaksınız üzerine. Ben size yeni koyacağınız şeyler hakkında çok fazla fikir veremem çünkü mecralarınız da değişti. Şimdi Instagram’ı, sosyal medyayı çok iyi kullanıyorsunuz. Belki bambaşka sanatlar, teknikler, medyumlar geliştireceksiniz. Bu özünde içsel bir yolculuk. İnsanın kendi hayat deneyimini, tecrübesini aktarması gibi başkalarına. Bunu sanat yoluyla yazarak, çizerek aktarması tabii ki çok değerli bir deney. Niye benim için çok değerli? Çünkü ben sanatın duygulardan oluştuğuna inanıyorum, iletişimi duygularla kuran bir yöntem olduğunu düşünüyorum. Afrika’daki bir sanatçının, Amerika’dakı bir sanatçının üretiminden oradaki halkın, coğrafyanın ruhunu duygusunu anlayabiliyorum. İran filmlerini seyrettiğim zaman oradaki duyguyu, oradaki ruhu anlayabiliyorum. Ama bir tarihçinin, bir sosyologun yazısıyla o ruhu anlayamıyorum. Çünkü insanın ruhunun apaçık ifşası sanat: yalansız dolansız olduğu için direkt geçen bir şey. Ondan dolayı da içinde politik bir şey yok, yani söylerken yanıltma, stratejik bir şey yok. Gerçekleri söylüyor anlamında söylemiyorum, ruh anlamında söylüyorum. O anlamda benim için çok değerli.

BY: Etkilenme süreciniz nasıl oluyor?

MH: Türlü türlüsü var açıkçası. Bir film izleyeyim de resim yapayım dediğim olmadı ama izledikten sonra yaptığım oldu. Bir dönem filmler çok etkiliyordu. Şu aralar filmlerden çok resim yaptığımı söyleyemem ama bir dönem epey etkilendim, ürettim. Aslında burada defterler var, bunlara düzenli olarak not tutuyorum, içlerinde desenler var. Fikirler var, projeler var, burada zihnimi diri tutmaya çalışıyorum. Bu benim zaman makinem gibi..

BY: Kişisel tarih gibi.

MH: Evet, kişisel tarihim açıkçası. Bazen şöyle oluyor, yapmak istiyorum bir şeyler, aklımda bir şey yok ama cebimde bir sürü şey var. Bunlar arşivim gibi. Oradan bakıyorum, bunu çalışabilirim diyorum geri dönüp onu çalışıyorum. Chuck Close diyor ki “İlham amatörlere ait bir şeydir.”. Yani profesyonel olmak şöyle bir şey. “Bekliyorum çalışma azmim gelsin çalışacağım, havalar güzel olsun çalışacağım, biraz param olsun malzeme alıp çalışacağım.”. Bu bir yalan. Böyle bir şey yok. İlhamı hiç bekleyemezsin, sen başlarsın ilham arkandan gelir ya da gelmez, önemli değil. Önemli olan hep yolda olmaktır, hep çalışmak üzere kendini konuşlandırmaktır. Onun için mesela aşağıda büyük bir işe başladım, iki gün sonra sergi açılışım vardı. Zaten sergi işlerimi yapmıştım etmiştim ama canım bir şey yapmak istiyor, kendime bir şey çizmek istiyorum, oturup onu çizdim. Kendi disipline etme meselesi var burada açıkçası. Yani bırakayım kendi kendime çalışayım, sanatçının zamanı geniştir, istediği zaman çalışır, tatile gider; hayır bir sanatçı aslında bir işçiden, bir işadamından çok daha fazla çalışır. Çünkü, işçinin, memurun mesaisi biter, evine gelir, kapatır kontağı, ama sanatçıda öyle bir şey yok. Gece yatarsın aklına fikir gelir, gecenin üçünde kalkarsın çalışmaya başlarsın, çizersin, yazarsın, uykusuz kalırsın sabaha kadar. Mesain yoktur, tatilin yoktur. Tatile gittiğin zaman “Ben sanatçı değilim, tatile geldim, artık bu duygularla değilim.” diyemezsin. Her şey senin için üretmek üzerine konumlanmıştır. Fikirler sürekli böyle aklına gelir, defterin vardır yazarsın. Onun için bizim beynimiz sürekli üretmek için çalışır. Ondan dolayı disipline olmak, kendi kendini disipline etmek, ayartmak çok önemli. Bir de galiba şu çok önemli, şimdi bunu görüyorum, küsmemek çok önemli. Çok rekabetçi bir toplumda yaşıyoruz şu an. Şurada beş tane makine mühendisi var, beş tane doktor, beş tane sanatçı var hepsi birbiriyle yarışıyor. Bazen bir tanesi biraz daha ileri geçebilir, adım atabilir; bu stratejik olarak da olabilir, bilgi olarak da olabilir. Bilemezsin neden olduğunu. Senden daha meşhur olabilir. Daha çok para kazanabilir. Burada geride kalanın devam etme sürecini kafasında yazması lazım. Çünkü birimize bakarak değil, kendimize bakarak devam etmemiz lazım. Ama toplum, yaşadığımız çağ diyor ki birbirinizle yarışın sürekli. Aslında insanın yarışı kendiyledir, sen kendinle devam edersin sürekli, başkasıyla yarışırsan küsebilirsin. Kalbin kırılır, umutsuzluğa kapılırsın, işi bırakabilirsin, hevesin kırılır, bir sürü şey kırılır. Ondan dolayı kendini çok iyi tanıdığın için kendinle yarışırsan, kaybedersen de kendine kaybetmişsindir, sıkıntı yok. 

Zafer Erkan ile Röportaj

TEVİTÖL Atölye Gezileri’nde Zafer Erkan Kasım ayı konuğumuz oldu.

Zafer Erkan kimdir?

Zafer Erkan 1968’de Çorum da doğdu. 1991 yılında Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim bölümünden mezun oldu. 1995-1997 yılları arasında aynı üniversitede “Çağdaş Türk Resminde Hayvan Simgesi” teziyle yüksek lisansını tamamladı. 2005-2010 yılları arasında Kocaeli Üniversitesinde öğretim görevlisi olarak çalıştı. Bugüne kadar 7 kişisel sergi açan 5 ödül sahibi sanatçının çalışmaları çok sayıda karma sergide yer aldı. Halen Nişantaşı Üniversitesi, Bilgi Üniversitesi ve İstanbul Aydın Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalışıyor.

Zafer Erkan ile röportajımız.

Barış Yıldırım: Merhaba, bu ayki Tevitöl atölye gezimizde Zafer Erkan’la beraberiz. Hoşgeldiniz tekrardan.

Zafer Erkan: Teşekkür ederim. Siz de hoş geldiniz.

BY: Hoşbulduk. O zaman başlayalım. Sanata ilginiz ne zaman başladı, sanatsal gelişiminiz nasıl oldu?

ZE: Başlangıç bizim için çok önemli bir şey. Her sanatçıda olduğu gibi benim de çocukluk dönemime denk geliyor. Benim resme başlamam yaklaşık olarak ilkokul beşinci sınıfta oldu. Abim resim yapıyordu o zaman. Ben de onun yanında durup, o resim yaparken sürekli onu izlerdim. Bir süre sonra ben de onu taklit ederek çocuksu tavrımla bir şeyler çizmeye başladım. Bu çizimler ilkokul öğretmenimin ilgisini çekti ve benimle ilgilenmeye başladı. Ortaokul yıllarında Hasan Biçer hocamla karşılaşmam benim için önemli bir süreçti. Ortaokul, lise yıllarındaki resim öğretmenlerimin yönlendirmeleriyle sulu boya ve yağlı boya gibi çeşitli teknikleri denedim. Üniversite döneminde güzel sanatlar fakültelerinin yetenek sınavlarına girdim. Böylece 1987 yılında Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’ne girdim. 1991 yılında aynı okuldan mezun oldum. Mezun olduktan sonra 1991-1992 gibi profesyonel resim hayatına da başlamış oldum.

BY: Peki hayatınızı sanattan kazanmaya geçişiniz nasıl oldu?

ZE: Bu biraz zaman aldı, zor oldu. Mezun olduktan sonra kişisel atölyemde özel resim dersleri verdim. Bu dersler ekonomik olarak yaşamımı sürdürmemi sağladı. Daha sonraki aşamalarda kişisel sergiler açıp, çeşitli yarışmalara katıldıktan sonra yavaş yavaş ekonomik anlamda da resimden bir karşılık almaya başladım. Bu süreç gerektiren bir durum. Resim yapan insanlar bu süreci bildiği için bunu bekliyor, çünkü başlangıçta ekonomik kazancın peşinde değilsiniz. Çok para kazanalım, büyük paralar kazanalım gibi bir düşünceyle hareket etmiyorsunuz. Temel sorun burada resim yapabilmek aslında. Başka bir işte çalışabilirsiniz, resim yapabilirsiniz; burada önemli olan resmin duygusunu yaşayabilmek. Sonrasında yol açıldığında, imkanlar geliştiğinde, zemin oluştuğunda ekonomik anlamda da bir şey elde edebilirsiniz.

BY: Peki, kariyeriniz boyunca, çocukluğunuzdan itibaren şu ana kadar tekniğiniz nasıl değişti?

ZE: Teknik resimdeki en büyük sorunumuz. Çünkü ekonomik durum veya profesyonel tavırdan önce bir sanatçının temel sorunu kendi resmiyle olan ilişkisi ve hesaplaşmasıdır. Teknik bu hesaplaşmanın başında geliyor. Ancak teknikle birlikte düşünsel anlatım, düşünsel olarak sanatınızın nerede yer aldığı da önemli. Öğrencilikten kalan, sonrasında üzerine koyulan teknik araştırmalar sonucunda boya sürüşünüz, renk anlayışınız, tekniğiniz kendiliğinden şekilleniyor. Burada temel olan şey çalışmak. Çünkü çalışıp malzemeyle oynadıkça kendi yolunuzu buluyorsunuz. Benim çok fazla teknik ve üslup kaygım olmadı. Çünkü tekniğiniz arzularınızın, isteğinizin, kişiliğinizin yansıması şeklinde kendini gösterebiliyor. Bu da sizin boya sürüşünüzü, renk anlayışınızı zaten içeriyor. Sanatçı kişiliğiniz de böylelikle oluşuyor. Boya sürüşü ve boyayı çözümleme aşamasından sonra geriye fikir ve düşünce kalıyor. İfade etmek istediğiniz düşünceyi bulduktan sonra “o fikri nasıl anlatabilirim”in yolculuğuna çıkıyorsunuz.

BY: Fikre geçmeden önce, teknik olarak kendinize örnek aldığınız, etkilendiğiniz, başka sanatçılar oldu mu?

ZE: Fovlara biraz fazla baktım bir dönem. Resimlerimde daha net renk kullanmayı seviyorum. Temiz, net renk kullanımı ve iki rengin yan yana gelmesiyle oluşan titreşim beni heyecanlandırıyor. Fovlara, İzlenimcilere baktığımda onların renk anlayışı beni çok etkiledi. Ancak şu anda tam bir isim telaffuz edemiyorum. Fakat kendi resmimin teknik oluşumunun köklerinde boyayı sürme arzumun ve kişisel yaklaşımımın etkili olduğunu düşünüyorum. Bu nasıl gelişti? Öğrencilik dönemimde çeşitli malzemelerle çalışmalar yaptım. Spatula kullanırken üst üste katmanlar halinde boya sürmeye başladım, bu malzemeyi kullanırken boyanın etkisi beni heyecanlandırdığı için bu boya sürüş tekniği burada devam etti. Bu da bir anlamda o tekniğe tutunmama ve malzemenin kendi yapısı da tekniğimin oluşmasına da neden oldu. Fakat sadece bunun gibi malzemeler kullanmıyorum elbette. Fırça ve çeşitli farklı malzemelerle sürüşü gerçekleştiriyorum. Bu konuda çok da tutucu değilim, önemli olan sizin yapmak, almak istediğiniz, görmek istediğiniz teknik etkiye hangi malzeme daha kolay ulaştırabiliyor ve sonuca gidebiliyorsunuz, biraz o malzemeleri deneyerek, araştırarak farklı malzemelere de zaman zaman yönlenebiliyorum.

BY: Yani teknik sizin için öncelikli olarak bir araç. Öyle değil mi?

ZE: Evet, teknik bir araç.

BY: Peki, resimlerinizin kompozisyonunu, fikri yapısını nasıl belirliyorsunuz?

ZE: Bu dönem dönem değişiyor. Çünkü bu konu yaşadıklarınızla ilgili, hissettiklerinizle ilgili, biraz içinde bulunduğunuz o ruh haliyle, dönemle, zaman zaman anlatmak istediğiniz, yaşadığınız şeyler değişiyor. Zaman değişince anlatım ve duygu da değişiyor. O yüzden bunu kesin bir şeye bağlayamıyorum. Dönem dönem resimlerim, konularım, ifadelerim değişti. Bu o anki yaşadığım gereklilikle ilgiliydi. Resimlerimi kendi hissettiklerimle ilişkilendirerek götürdüğüm, köklerini kendi bağlarımla buluşturduğum için, yaşadıklarımın değişmesiyle birlikte ifadeler ve konularda onunla orantılı bir şekilde değişti. 

BY: Bir dönem hayvan figürlerini sıklıkla imge olarak kullandınız resimlerinizde. Bu figürler nereden geldi, nereden doğdu ve sizin için ne gibi bir kolaylık, nasıl bir fonksiyon sağladı?

ZE: Evet, hayvan simgeleri ve hayvan motifleri öğrenciliğimden sonra yapmış olduğum ilk konularımı oluşturuyor. Bu nereden geldi, belki mitolojiye olan ilgim belki hayvanların sosyal hayatta çeşitli biçimlerde sembolleştirilmesi ve bu sembollerle anılmış olmaları. Mitolojilerde bununla karşılaşıyoruz. Aslında özünde her ne kadar hayvan simgesi kullanmış olsam da insanı anlatmak için kullandığım imgelerdi onlar. Çünkü insanlar bu simgeleri ve sembolleri hayvanlara yüklerken toplumsal yaşam ve insan kişiliğiyle ve düşüncesiyle ilişki kurarak bu sembolleri yaratmıştır. Bu bizden bağımsız ve kopuk değildir. Simgelere yüklenen anlamlar insanların gerçeği ile çok orantılı ve ilişkili. Nasıl geçmiş dönemlerde mitolojilere baktığımız zaman hayvanlara çeşitli anlamlar yüklenmiş. Bir kuşun, bir kartalın, bir doğanın gücünden ve sezgilerinden, bir baykuşun sezgilerinden, karganın yine aynı şekilde sezgilerinden, toplumda onların yeteneklerinden esinlenerek onların sembollerini üretmiş. Bu ise insanın güce sahip olma arzusundan da kaynaklanıyor. Sadece güce sahip olma arzusu değil, insanın kendini doğadaki bu tüm varlıklarla birlikte tamamlamaya, eksik olan yanlarını bu sembollerle güçlendirmeye çalıştığını düşünüyorum. Çünkü arkasındaki tüm o mitolojik imgelere baktığımızda hepsi bunu gösteriyor. Hayvan imgeleri güç imgeleri olmuşlar ve ve temelinde korku imgesi olarak karşımıza çıkmışlar. Çünkü insanlar ondan korkmuş, ona bir anlam yüklemiş; gücüne inanmış, ona bir anlam yüklemiş. Hepsi insanın korkularından çok, büyük güce sahip olma arzusundan da kaynaklanmış olabilir. Bu yüzden de hayvan simgesine bu kadar sarılmış olabilir diye düşünüyorum. Bendeki yansıması… Belki hayvanlar tür olarak birçok farklı türlere sahip. İnsan tek bir tür. Bu kadar farklı türler olmasına rağmen aslında her imge insana hizmet etmiş. Belki oradan esinlemiş olabilirim. Her hayvan da insan gibi ayrı yapıya sahip. O dönem bunları işledim.

Sonrasında farklı konular gelişti ve soyunmalar üzerine resim yaptım. Soyunma imgesini kullandım. Bu imge de benim için bir kavramdı.  Yani figüre bir tensellikten ziyade çıplaklık kavramının insanlık için farklı anlamlar taşımasından yaklaştım, resimlerimi o şekilde oluşturdum. Nasıl, çünkü biz çıplaklığı bir başlangıç olarak görüyoruz. Doğarken çıplak doğuyoruz ve bir işe başlarken “soyunmak” deyimini kullanıyoruz. Bu yine bir başlangıçtır aslında, biz çıplaklığı bir gerçeklik olarak görüyoruz aslında. Benim için anlamı bu. Gerçeklik ve objektiflik, saydamlık olarak görüyorum ve bir başlangıç olarak görüyorum. Bu da bu hayvan simgesinden sonra bir süre bir kopuş oldu. Askerlik görevi nedeniyle bir süre sanat çalışmalarıma ara verdim. Bu ara başlayan konularım oldu. Konu seçimi günlük hayatımızla, yaşamımızla, duygularımızla ilişkili, ve çoğu zaman teknik araçken konu da araç olabiliyor. Çünkü resim yapma eylemi insanı mutlu eden bir şey. Amaç sadece derdimizi anlatmak değil aslında, mutluluklarımızı anlatmak için de sanat yapıyoruz. Yani sanat sadece bir sorun üzerinden, problem üzerinden yürümüyor; arzularımız, beklentilerimiz, isteklerimiz… bunların üzerinden de yürüyor. Ben korkuyorum ,sadece derdim var, resim yapıyorum; öyle bir şey yok. Mutlu olmak için de sanat yapıyoruz.

BY: Tabii. Peki öğrencilerle çalışmanız sizi nasıl etkiledi?

ZE: Öğrencilerle çalışmak benim için öğretici olduğu kadar beni de geliştiren bir şey oldu. Bu çok severek, keyif alarak yaptığım bir iş. Kendi çalışmalarımı etkilemiyor değil, etkiliyor çünkü burada zaman sorunu yaşıyorsunuz, mümkün olduğu kadar boş zaman yakalamaya çalışıyorsunuz. İlk fırsatta kendimiz için bir şeyler yapma peşine düşüyoruz. Yapacağımız çalışmaları akşam saatlerinde, okuldan sonra, hayata geçirebiliyoruz. Genelde tatil dönemleri benim için daha verimli geçiyor.

BY: Peki bizim gibi sanatla ilgilenen  gençlere ne tavsiye verirsiniz? 

ZE: Her şeyden önce sanat yapmak aslında bir çalışma ve araştırma: bir beslenme. Bunu her şekilde yapabiliyoruz: okuyarak, film izleyerek, edebiyattan, müzikten, sanatın diğer kollarından ve yaşamın kendisinden. Çünkü benim için sanatın en önemli etkileşim alanı hayatın kendisi. Yaşamınıza bakmak, hayatınızın arkeolojisine inmek, hayatı izlemek, gözlemlemek sanatı besleyen kaynaklar diye düşünüyorum. Bu bolca kitap okumak, araştırma yapmak ve dünyada neler oluyor, neler bitiyor, bunları izlemek gerekiyor ve yeni gençliğin özellikle bunu çok iyi yaptığını düşünüyorum ve bu dönemde de gençler birçok konuda bizim gençliğimize göre daha şanslı olduklarını görüyorum. Bu çok güzel, mutluluk verici bir şey. Bu da gençlerin yollarının açık olduğu anlamında gelir. 

BY: Zafer Bey’e Tevitöl atölye gezilerini konuk ettiği için teşekkür ediyoruz.

ZE: Burada sizin gibi gençlerle birlikte olmaktan, güzel keyifli sohbet etmekten çok keyif aldım. Ben teşekkür ederim.