Burak Kutlay ile Röportaj

Burak Kutlay Kimdir?

1985 yılında İzmir’de doğdu. Lise eğitimini İzmir Çınarlı Anadolu Teknik ve Endüstri Meslek Lisesi’nde tamamladı. 2003 yılında Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünü kazandı. 2007 yılında Devrim ERBİL’in yanında asistanlık yaptı ve aynı sene Devabil KARA Resim Atölyesi’nden mezun oldu. 2008 yılında Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Resim Yüksek Lisans programına başladı. 2011 yılında “Cumhuriyetten Günümüze Türk Resminde Kent İmgeleri” adlı tezini tamamlayıp mezun oldu. Yurtiçinde birçok karma sergide ve çalıştayda yer aldı. 2013’te “Gümüş Haz”, 2018’de “IN THE LAND of HUMAN” ve 2020 yılında 3. kişisel sergisi “ANTROPOSENTETİK/ANTHROPOSYNTHETIC” ile Londra ve Atina merkezli bir galeride sanal kişisel sergi yarışmasını kazandı. Burak KUTLAY yaşamına ve sanat çalışmalarına İstanbul’da devam etmektedir.

İpek Kasap: Sanata olan ilginiz ne zaman başladı, sanatçı olarak kimliğiniz nasıl bir süreçten geçti?

Burak Kutlay: İlkokulda resim ve müzik ile çok ilgiliydim. Küçük yaşta pek çok ödüller kazandım. Üniversiteye Güzel Sanatlar Fakültesine gitmeye karar verdim. Üniversiteden sonra evrensel bir birey olma, başka kültürleri tanıma, öğrenme ve deneyimleme konusunda kendimi geliştirmeye çalıştım.

İK: Sanatsal tarzınız ve yaratıcı süreciniz üzerinde en çok hangi sanatçıların ve sanat akımlarının etkisi olmuştur?

BK: Empresyonizm ve Amerikan realizmi diyebilirim. Cloude Monet ve Edward Hopper çok etkilendiğim sanatçılar. Modern Sanatın başlangıcı olarak gördüğüm empresyonizm resim sanatı ilkelerine yeni temeller yaratan, insanın gözü ile algıladığı ışık tayfını sorgulayan, resim sanatında forma ve kompozisyona yeni bir bakış açısı kazandıran bilimsel bir akım olarak olarak görüyorum. Öte yandan Amerikan realizmi kurmuş olduğumuz şehirlerde yalnızlaşan insanı tüm çıplaklığı ile gözler önüne koyan, insanın yaşadığı ortamı sorgulatan yapısıyla beni çok etkiledi.

İK: Aldığınız sanat eğitiminden en önemli kazanımınız nedir?

BK: Aklıma gelen her şeyi denemek, denedikçe edindiğim tecrübelerden bilgi birikimi oluşturup onlardan sergi etkinliği düzenlemek ve insanlar ile paylaşmak. Sanat tarihi bana insanoğlunun bugüne kadar özgürlük açısından yazılmış en güzel hayat hikayesi olduğunu öğretti. Marmara Güzel Sanatlar Fakültesi olanakları ile yerli ve yabancı sanatçıları tanımamda, sanat kültürünü öğrenip ayrım yapmadan dünya vatandaşı olmamda büyük katkısı var.

İK: Eserlerinizde sıklıkla kullandığınız içe kapanık kadın figürleri görülmekte, özellikle bu duruşu neden seçtiniz?

BK: Resimlerimde kadın figürlerinin çoğunlukta olması kimlik olarak yaratıcı, doğurgan yapısından kaynaklanıyor.  İnsanoğlunun yarattığı (kurduğu – doğurduğu ) sistemleri anlatması açısından göndermede (metaforda)  bulunuyorum. Çalışmalarıma genel bir çerçeveden baktığımızda insanoğlunun kendi kurduğu sistemlerin içerisinde farkındalıklarını ele aldığım için erkek figürleri de kompozisyona göre kullanmaya özen gösteriyorum.

İK: Bazı resimlerinizde mekan kaotik bir şekilde düzenlenmiştir, bu kompozisyonları oluştururken sizi neler etkiledi?

BK: Maurits Cornelis Escher’in  “We adore chaos because we love to produce order.” “Kaosa bayılıyoruz çünkü düzen üretmeyi seviyoruz.” cümlesini örnek vererek başlayabilirim. İnsan özünde kaosu dengelemeye çalışan, hayatındaki anlamları düzende yaratabilen bir varlık. Sanatçı olarak İstanbul’a ilk geldiğimde devasa bir örüntü, birbiri içerisine karışmış düzen ve düzensizlikleri olan bir metropol  gördüm.   İstanbul’da son 40 senede  belirli bir şehir peyzajı gözetmeksizin bir inşaat durumu söz konusu. Köyden Kente göç etmek zorunda hisseden kitleler ile birlikte düşünülmeden gettolaşmış büyük bir metropolden söz ediyoruz. Bu kaos beni derinden etkiledi. Detaylara önem veren bir ressamım ve aynı zamanda bu detayların kendi içinde genel bir armoni oluşturmasına çaba sarf ediyorum. 

İK: Eserlerinizde mekan olarak şehir öne çıkmaktadır, özellikle insan figürleriyle şehirleri birleştirmenizin sebebi nedir?

BK: Günümüz dünyasına uzaktan bir baktığımızda insanoğlu, küçük bir zaman aralığında tüm dünyayı saran, kendi tabiatından kopmuş yeni sentetik bir düzen inşa etmiş olarak görüyorum. Popülasyon göze alındığında muazzam bir ivme ile dünya nüfusu hızla artmaya devam ediyor. Yuval Noah Harrari’nin HomoDeus kitabında da belirttiği gibi bir insan en fazla hayatında 150 insan ile duygusal ve yaşamsal bağ kurabilme kapasitesinde iken yarattığımız sistemler ile milyarları kontrol etmeye ve denetlemeye çalışıyoruz. İnsanoğlu bu dünyayı sadece kendisi için yaratılmış gibi görüyor. Kendini var eden faunasını hiçe sayarak kendi kurduğu yerleşim yerleri ile diğer canlıların yaşam alanlarını çok ciddi bir biçimde  istila ediyor. Besinlerimizin ciddi bir bölümünü hayvanlar üzerinden sağlıyoruz fakat şehirlerimizi ve popülasyonu daha da büyütmek adına o hayvanların hayatlarını ve soylarını düşünmeden sadece tüketim ürünü olarak görüyoruz. Kurduğumuz büyük metropollerde diğer canlıları ve hayatlarını sadece bir meta haline dönüştürdük. daha sayılacak o kadar şey var ki, yazmakla bitmeyecek kadar hata barındıran bu sisteme bizler metropoller diyoruz. Ve bunu biz insanoğlu yarattı. Bu yüzden insanı ve kurduğu en büyük düzeni anlatan şehir görüntülerini birleştirerek insanı anlatıyorum.

İK: Sergilerinizde eserlerinizin sunumunda nasıl bir yaklaşım izliyorsunuz? Sergilendiği ortamın eserlerinizi etkilediğini düşünüyor musunuz?

BK: Resimlerimi sergilerken özellikle beton ve çelikten binalarda sergilemeye tercih ediyorum. En sade ve en yalın özelliklerdeki mimari yapılarda sergilenmesini tercih ediyorum.  Özellikle son bir yıldır “Abandoned Series” “Terkedilmiş Serisi” adında bir konsept kurmaya başladım. Bu konsept terk edilmiş yapıyı ve alanları ele alıyor. İnsanı var eden doğaya baktığımızda hiç bir canlının veya objenin değersizliğimden veya önemsizliğinden bahsedemeyiz. Doğa adeta bir varoluş arenası gibidir. Her şey bir şey ile etkileşim ve oluşum içindedir. Her zaman bir denge söz konusudur. Enerji çok limitlidir ve dikkatle değerlendirilmesi gerekir. Bu çerçevede çevreme baktığımda bunun hiç de böyle olmadığını görüyorum. İnşa ettiğimiz yapıların çoğunluğu sürdürülebilirliği hiç düşünülmeden yapılıyor. Yapı inşa ederken pek çok konuya dikkat edilmesi gerekiyor. Dünya ülkelerinin çoğunda barınma, mesken problemi varken çok fazla sayıda terkedilmiş alanların olması bana çok ironik geliyor. Bu yüzden sosyal medyada çalışmalarımı  terk edilmiş alanlarda yerleştirmeler yaparak sergiliyorum.

İK: Genç sanatçıların en sık yaptığı hatanın ne olduğunu düşünüyorsunuz? Bu konuda ne gibi önerilerde bulunabilirsiniz?

BK: Sanat adına daha çok LIKE’ın (beğeninin) daha değerli olduğu zannettiğimiz bu sosyal medya döneminde toplumun çoğunluğunun beğenmesine değil kendilerinin fark ettikleri bir durumu nitelik açısından ele almalarını, hiçbir zaman ben bu konuda çok şey biliyorum demeden hayatlarımızın sonuna kadar daha ne bilebilirim demelerini, akıllarına gelen bir düşünceyi bu kadar hızlı yaşadığımız bir çağda  ertelemeden denemelerini, araştırmaktan ve merak etmekten asla vazgeçmemelerini, sanatın sadece çok büyük insanlar tarafından yapılabileceğini düşünmemelerini, yargılamadan samimi bir şekilde her şeyi eleştirebilmelerini, yeteneğin ve kavramsal düşünmenin birbirinden ayrılmadığını ikisinin de çok değerli olduğunu  önerebilirim.

Bu güzel röportaj için Burak Kutlay‘a teşekkür ederiz.