Ezgi Yemenicioğlu Negir ile Röportaj

Ezgi Yemenicioğlu Negir Kimdir?

1978 yılında Balıkesir’de doğdu.
Resme olan eğiliminde, babası ressam Özdemir Yemencioğlu’nun büyük katkısı bulunur.
1995 yılında İstanbul Avni Akyol Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi Resim Bölümü’nden mezun oldu.
1995- 2000 yılları arasında Mimar Sinan Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Resim Bölümü’nde Lisans eğitimi aldı.
Lisans eğitimi boyunca Prof. Kemal İskender ve Mustafa Ata’nın yanı sıra serigrafi uygulama atölyesinde Prof. Şükrü Aysan ile çalıştı.
1999 yılında Uluslararası Avusturya Salzburg Yaz Akademisinde Prof. Christian Ludwing Attersee atölyesinde çalışmalar yapmıştır.
2003 yılında Mimar Sinan Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Resim Ana Sanat Dalında Yüksek Lisans, 2017 yılında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Güzel Sanatlar Enstitüsü, Resim Ana Sanat Dalında Sanatta Yeterlik çalışmalarını tamamladı. Pek çok ulusal ve uluslararası karma sergiye katılmış, Balıkesir, İstanbul ve Ankara’da 7 kişisel sergi açmıştır. 2005 yılından bu yana Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünde öğretim görevlisi olarak görev yapmaktadır.

DLA: TEVİTÖL Atölye Gezileri’nin Mayıs ayı konuğu Ezgi Yemenicioğlu Negir ile beraberiz. Davetimizi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederiz.

EYN: Ben çok teşekkür ederim.

DLA: Sanata karşı olan ilginizi nasıl keşfettiniz? Bu süreçte sizi etkileyen bir faktör oldu mu?

EYN: Öncelikle belirtmeliyim ki ressam bir babanın kızıyım. Babam Özdemir Yemenicioğlu sayesinde çocukluğumdan itibaren sanatla ve sanatçılarla yakından tanışma ve iç içe olma fırsatı buldum. Babam; ilk öğretmenim, ustam ve rol modelim olarak her zaman yanımdaydı. Diyebilirim ki, babamın sanatçı kişiliğini tanımak, çalışmalarını gözlemlemek ve babamın kütüphanesindeki kitapları karıştırmak çocuk yaşta da olsam bende bir farkındalık yaratmıştı. Resim disiplinine yönelmemin en önemli nedeni babamı örnek almış olmamdır. Onun sayesinde daha çocukluğumda resim sanatıyla bir sevgi bağı kurduğumu söyleyebilirim.

DLA: Lise eğitiminizi güzel sanatlar lisesinde tamamladınız. Bu süreç sanatsal kimliğinizin şekillenmesinde etkili oldu mu?

EYN: Bana kalırsa lise çağları aslında insanın karakterinin oturmaya başladığı bir dönemdir. İstanbul Avni Akyol Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi de benim hayatımda çığır açıcı bir dönemi işaret eder. Lise öğretmenlerimiz gerçekten çok donanımlı eğitimcilerden oluşuyordu. Resim eğitimi açısından olduğu kadar pek çok kültürel zenginlikle ve kendimizi geliştirebileceğimiz ortamlarda bulunma şansı yakalayarak büyüdük. Belirtmeden geçemeyeceğim; yatılı okumuş olmak da bana çok şey kazandıran bir deneyim oldu. Lise arkadaşlarımın çoğunluğu benim gibi sanatla ilgili ailelerden geliyordu ve bu bizi birbirimize yakınlaştıran bir durumdu. İstanbul gibi bir kentte pek çok kültürel etkinliği takip etme şansı buldum ki bu durum üniversite yıllarında da devam etti.

DLA: 1999 yılında Avusturya’da çalışmalarınızı sürdürmüşsünüz. Yurt dışında çalışmalar yapmanın sanatınıza ne tür katkıları oldu? Türkiye’de aldığınız eğitimden büyük farklılıklar gösterdi mi?

EYN: 1999 yılında Avusturya Salzburg Yaz Akademisi çalışmalarına katıldım. Bu dönemde o zamanki adıyla Mimar Sinan Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Resim Bölümü’nde öğrenciliğim devam etmekteydi. Bu süreç öğrencilik hayatımda bir yurtdışı tecrübesi yaşama hedefime ulaşmamı sağladı. Çünkü bence eğitim sadece okulda, sınıfta, atölyede sınırlı kalmamalı. İnsan yaşarken, seyahat ederken, farklı kültürleri gözlemlerken de çok şey öğrenebilir diye düşünüyorum. Özellikle Salzburg Yaz Akademisi, uluslararası katılımcıların buluştuğu bir platform olduğu için kişinin kendine dışarıdan bakabilmesine, kendi çalışmalarını diğer sanatçılarla tartışma ve karşılaştırma fırsatı yakalamasına olanak sağlıyor. Böylelikle hem ufkunuzu genişleterek üretmek için, hem de sanatın buluşturduğu insanlarla iletişim kurmak için fırsatlar yakalamış oluyorsunuz. Eğitim açısından elbette Türkiye’de olduğundan daha özgür bir ortam olduğunu söyleyebilirim. Bu da Batı toplumunun kültürel yapısında, köklü geleneklere sahip bir sanat geçmişi olması ile açıklanabilir.

DLA: Eserlerinizde genellikle doğal unsurlara yer veriyorsunuz. Bu tercihinizin arkasında bir sebep var mıdır?

EYN: Çevremizde hiçbir varlık doğa kavramından ayrı değildir. Benim çalışmalarımda ise doğa imgelerinin özellikle de bitkilerin yorumlanışı öne çıkmaktadır. Doğayı insan varlığından uzak bir yer olarak hayal etmeyi yeğliyorum. Resimlerimde; yaşantımda gerçek bir ilişki kurduğum doğayı içselleştirerek, dışavurumcu bir tavırla yorumluyorum. Özellikle yaşadığımız salgın süreci bize gösterdi ki; insanoğlu olmaksızın dünya kendini çabucak iyileştirebiliyor. Bunu gözlemlemek aslında düşüncelerimin doğrulaması gibi oldu. İnsan doğanın bir parçası olarak yaşamayı ve doğadan öğrenmeyi unuttu. Kendini doğanın üstünde ve ona egemen bir konumda düşündü. Doğa insanın mülkü haline geldikçe yozlaştı, kirlendi ve sömürüldü. İnsanlık artık anlamalı ki doğa ile uyum içinde olamayacaksak bu dünyada bizim için gelecek yok. Bu gibi nedenle resimlerimde doğa imgelerini plana çıkarmaktayım. Ayrıca doğadaki detayların zenginliği beni hep çeken bir özelliktir. Örneğin yol kenarında biten sıradan otların, çiçeklerin bile yapraklarına, tohumlarına baktığınızda gördüğünüz biçim çeşitliliği şaşırtıcıdır. Küçücük bir alanda “ot” diyerek genellediğimiz şeylerin içinde öylesine çok varyasyon vardır ki… Bu yüzden sanat anlayışım doğa özellikle de bitkilerin yorumlanışı üzerine kurulmuştur.

DLA: Tekniğiniz kariyeriniz boyunca nasıl şekillendi? Tekniğinizi etkileyen bir eser veya sanatçı oldu mu?

EYN: Resim eğitimi alan bir öğrenci için; akademik kurallara uygun bir anlayış ile dış gerçekliği resim yüzeyine aktarmak en temel düşüncedir. Benim için de durum böyleydi; öğrenciliğimin büyük kısmı modelden (canlı veya cansız, çevremizdeki varlıkların tümü model olabilir) çalışmalar yaparak doğayı taklit etme becerisini geliştirmeye dayalıydı. Ancak bu süre içinde hem ustaların eserlerini incelemek hem de kendi eğilimlerimiz doğrultusunda araştırmalar yapmak önemliydi. Bu süreci ise, akademik kalıplardan sıyrılmak ve özgürleşerek kendi dilinizi bulmak takip ediyor. Teknik meseleler ifade biçiminizi buldukça şekilleniyor. Bu; işin deneysel kısmıyla daha ilişkili çünkü; resminizi oluştururken geçtiğiniz yol sizi bazı teknik zorluklarla karşılaştırıyor ve bunu çözmek için yöntemler deniyorsunuz. Pek çok sanatçı bu anlamda yol gösterici olabilir. Benim etkilendiklerim arasında Vincent Van Gogh, Paul Klee, Henri Matisse, Max Ernst, Graham Sutherland, Joan Mitchell ve Paula Rego ilk aklıma gelenler. Bu sanatçıların yanında özellikle antik dönem bezemeleri, Anadolu halk sanatı örnekleri ve geleneksel Çin-Japon resim sanatı ilgimi çekiyor.

DLA: Türkiye’de sanattan para kazanmanın zorluğu hakkında kalıplaşmış bir düşünce var. Siz bu konuya katılıyor musunuz? Hayatınızı sanattan kazanmaya çalışırken nasıl bir yaşam sürdünüz?

EYN: Ülkemizde sadece resim yaparak hayatını sürdürecek parayı kazanmak elbette zor. Böyle bir düşünce insanı istediği resmi yapmaktan da alıkoyabilir. Satılacak resimler yapma zorunluluğu doğurabilir. Türkiye’de batılı anlamda resim sanatının geçmişi çok gerilere gitmiyor. Bence sanatçıların sadece sanat üretimleri ile hayatlarını sürdürebilmesi toplumun kültür seviyesiyle doğru orantılıdır. Sanatın alıcı bulabilmesi yerleşik geleneklerle de ilişkilidir. Kanımca bizim toplumsal ve kültürel yapımızı oluşturan etmenler sanatla doğru bir bağ kurabilmiş değil. Çoğunlukla İstanbul merkezli bir sanat piyasasından bahsetmek mümkün. Hele geçirdiğimiz salgın sürecinde zaten lüks bir tüketim olarak görülen sanat eseri satışını tamamen durdurdu diyebiliriz. Ç.O.M.Ü., G.S.F., Resim Bölümü’nde öğretim üyesi olarak görev yaptığım için ekonomik olarak resimlerimin satışına bağımlı değilim. Bu bir yandan özgürce üretebilme fırsatı sağladığı gibi, diğer yandan da öğrencilerle bir arada olarak kendimi yenileme ve öğrenmeye açık olma halini sürdürmemi de sağlıyor.

DLA: Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalışmanız ve öğrencilerinizle etkileşiminiz sanatınızı nasıl etkiledi?

EYN: 2005 yılında öğretim görevlisi olarak çalışmaya başladığım bu kurumda akademik ve sanatsal çalışmalarıma devam edebilme fırsatı bulmak benim için çok önemlidir. Öğrencilerle sürekli temas halinde olmak insanın kendini güncel tutmasını gerekli kılıyor. Her bir öğrenci ile farklı bir diyalog kurmaya, karşılıklı bir anlayış geliştirmeye çalışırken farklı bakış açıları da kazanıyorsunuz. Öğrencilere daha yararlı olabilmek adına kendinizi de geliştirmeniz gerekiyor. Kısacası öğretici olurken de öğrencilik devam ediyor. Bu yüzden hoca-öğrenci etkileşimini çok önemsiyor, ulaşılabilir, diyaloğa açık, karşılıklı güven ve anlayışa dayalı bir iletişim kurmaya çalışıyorum. Sanatsal üretimlerimde de bu yaklaşımı benimsediğimi söyleyebilirim.

DLA: Sanatla ilgilenmek isteyen gençler için tavsiyeleriniz var mıdır?

EYN: Sanırım sanata ilgi duyan ve bu alana yönelmek isteyen genç arkadaşlarıma verebileceğim en iyi tavsiye ısrarcı olmak, ilgilerinde ve çabalarında samimi olmak olacaktır. Çünkü sanatla uğraşan insanların öğrencilik hayatı hiç bitmiyor aslında. İnsanın bu bağlamda ısrarcı olması, bıkmadan usanmadan çalışması, arayıp bulması gerekiyor. Kendini sanat yoluyla ifade etme süreci hem plastik açıdan kullanacağı yöntemleri araştırmayı, teknik meselelerle uğraşmayı; hem de kişinin iç dünyasındaki hesaplaşmaları içeren bir yolculuk. Bu yüzden eğitimin ve üretimin her aşamasında ısrarla araştırmak ve samimiyetle yorumlamak gerekli diye düşünüyorum.

DLA: Tekrardan bu güzel röportaj ve bize zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederiz.

EYN: Röportaj için teşekkür eder başarılar dilerim. Sevgilerimle….