Gizem Çeşmeci ile Röportaj

Gizem Çeşmeci Kimdir?

1989 yılında Bursa’da doğdu. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Resim Bölümünde, Aydın Ayan ve Mustafa Orkun Müftüoğlu atölyesinde çalıştı. 2016 yılında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nden fakülte derecesiyle mezun oldu. 2016 yılında “Sakıp Sabancı Sanat Ödülleri’nde” üçüncülük ödülünü aldı. Sanatçı uluslararası birçok fuarda ve karma sergide yer aldı. Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü Resim Anasanat Dalı’nda yüksek lisans eğitimini tamamladı.

Barış Apaydın: Ressam olmaya ve sanatla uğraşmaya ne zaman ve nasıl karar verdiniz?

Gizem Çeşmeci: Açıkçası doğrudan karar vererek başladığım bir süreç olmadı.
Ortaokuldayken resim öğretmenim “Yeteneği var, güzel sanatlara yönlendirebiliriz.” diyerek ailemi yönlendirdi ve daha sonra kendisi desen eğitimi vermeye başladı. Lisede de desen eğitimi almaya devam ettim. 2008’de Çanakkale 18 Mart Üniversitesi Resim Bölümüne başladım. Ama hayalim Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesinde okumak olduğu için 2010 yılında Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesini bırakıp Mimar Sinan Güzel Sanatlar Fakültesi’nde Resim bölümünü kazanarak, eğitimime devam ettim.

BA: Sanata olan ilginiz ne zaman başladı sanatsal gelişiminiz üniversite geçene kadar nasıl oldu?

GÇ: Güzel sanatlar okumak için mücadele etmiş biriyim. Evet, birileri yönlendirdi ama her ailenin kendi içinde çocuklarının okumasını istediği hukuk, tıp gibi bölümler olabiliyor. Ailem tarafından böyle bir beklenti hep vardı ama küçük yaştan itibaren sanat eğitim almaya başlayınca ben de bu yolu seçtim. Bu yüzden ilk önce güzel sanatlar lisesinde okumaya karar verdim fakat benim dönemimde güzel sanatlar liselerinde yönetmelik değiştikliği olduğu için şanssız bir döneme denk geldim ve normal bir liseye gitmek zorunda kaldım. Gittiğim lisede sözel ve sayısal olarak bölümlere ayrılırken 5 ya da 6 kişi olunduğunda güzel sanatlar sınıfı açılabildiğini öğrenmiştim. Ben de sınıfları dolaşarak benim gibi sanat okumak isteyen öğrencileri bir araya getirdim. Ancak aramızda bazılarıyla fikir farklılıkları bulunduğu için başarısız olduk. Benim için hayal kırıklığıydı. Bu yüzden de sanat eğitimini ancak üniversiteye başladığım zaman alabildim. Benim maceram biraz mücadele ederek ve aileme de bu mücadeleyi yansıtarak başladı diyebilirim.

BA: Sanat okulunda geçirdiğiniz süre içerisinde sanatsal kimliğiniz nasıl gelişti ve değişti?

GÇ: Akademi renk kuramları, sanat tarihi gibi teorik dersler öğrendiğin aynı zamanda uygulamalı eğitim aldığın, düzenli ve dengeli bir kompozisyon kurgulamayı ve sanatın temel yaklaşımlarını gözlemlediğin bir yer. Teknik olanakları fazla olduğu için üretimi destekleyen bir yapısı var. Baskı, gravür ve serigrafi gibi farklı disiplinlerle kırılmalara ve dönüşümlere neden olan bir süreç. Akademik eğitim temel sanat eğitim için gerekli bir ortam ancak bana göre akademik bilgi bir süre sonra sanatçının sanatsal kimliğinin önüne geçmemeli. Sanatçının kırılma yaşayıp farklı yaklaşımlara yönelmesi gerektiğine inanıyorum. Akademi de ağırlıklı olarak figür üzerine eğitim aldım. Mezun olduktan sonra kendi sanatsal yaklaşımım için figürün eserlerimde ne ifade ettiğini sorgulamaya başladım ve anlatmak istediklerimi daha iyi ifade etmesi için figüratif resim anlayışından kopmaya karar verdim. Bu anlamda mezun olduktan sonra kendimi daha iyi ifade ettiğime inanıyorum.

BA: Tekniğiniz hayatınız boyunca nasıl gelişti ve değişti?

GÇ: Yağlıboya ve akrilik üzerine çalıştığım bir tekniğim var. Ancak farklı disiplinleri de denemeyi seviyorum. Bazen bu serigrafi ya da vitray olabiliyor. Bana göre konu ve tekniğin dengede olması gerekiyor. Çünkü teknik ön planda olduğunda konu yetersiz kalabiliyor ya da aksine konu iyi olup, teknik yetersiz kalabiliyor. Bu dengeyi sağlamak gerektiğini düşünüyorum. Şu sıralar “Hiç yer-yok” adlı yeni bir seri üzerine çalışıyorum. Bu seride yağlıboya, desen ve heykel gibi farklı tekniklerde işler yer alıyor. Farklı disiplinleri, farklı arayışları, doğru anlatım tekniklerini sorguladığım ve tekniğimle ilgili yeni keşifler yaptığım bir seri oldu. Eğer covid-19 pandemisi olmasaydı seninle bu konuşmayı galeride yapacaktık sen de bu farklı disiplinleri birarada görüp, deneyimliyor olacaktın.

BA: Sizin için teknik mi daha önceliklidir yoksa fikir mi?

GÇ: Bir önceki sorunun cevabında da belirttiğim gibi aslında ikisinin de dengede olması
gerektiğine inanıyorum. Genelde serileri oluştururken serinin tekniği, renk armonisini, boşluk doluluk oranı gibi kompozisyon ilkelerini ve plastik etkilerini sorguluyorum diyebilirim. Kompozisyonda neyi ön plana çıkarmak istediğime karar verip vurgu noktası yaratmaya çalışıyorum. Malzeme ve konunun birlikteliğinin önemli olduğunu düşünenlerdenim. Kavramsal sanatta olduğu gibi kavram ve nesne uyumu güçlü bir ifade olanağı sağlıyor. Bu durum malzeme ve konunun birbiriyle olan uyumuyla alakalı. Bu yüzden sanatçının belli bir araştırma süreci geçirdikten sonra sanatına yansıtmasını daha doğru buluyorum.

BA: Konunun dışında yazarlardan veya diğer sanatçılardan nasıl esinleniyorsunuz?

GÇ: Sanatın disiplinlerarası bir yapısı olduğuna inanıyorum. Burhan Doğançay bir röportajında “Sanatçı olmak için önce felsefe, sosyoloji, matematik ve fizik gibi farklı disiplinleri bilmek gerekiyor” diyordu. Bende böyle düşünüyorum çünkü farklı disiplinlerin sanatı çoğalttığına inanıyorum. Toplumsal ağırlıklı resimler yapan bir sanatçı olarak ifade etmeye çalıştığım konuları teorik olarakta bilmem gerektiğine inanıyorum. Tektipleşme ve kimliksizleşme üzerine çalışıyorum bu yüzden de David Harvey’i, Henri Lefebvre’yi, Walter Benjamin’i anlamaya çalışmak, çalışmalarımı doğru ifade edebilmem için önemli.

BA: Yabancılaşma ve tektipleşme gibi konseptleri eserlerinizde nasıl ele alarak karşı tarafa vermektesiniz?

GÇ: Ağırlıklı olarak bu kavramlara Terk Edilenin Pembe Düşü serinde metaforlar olarak yer vermeye başladım. Terkedilenin Pembe Düşü serisi için sosyal deneyimlerim bana yol gösterici oldu. Özellikle metropollerde yaşayan insanların “Hayalleriniz nedir?” sorusuna verdiği cevap benim için biraz ürkütücüydü. Metropollerde yaşayan çoğu birey “bir sahil kasabasında yaşamak” istiyordu. Bu sonuç hayal dünyalarında bile tek tipleşmiş bireyleri işaret ediyordu. Bugün benim gibi toplumsal sorunları ifade eden sanatçılar değişen ve dönüşen kentlerin hem kent hem de birey üzerindeki tek tipleştirici etkisinden bahseder. Ancak benim düşünceme göre bireylerin sadece imaj olarak tek tipleşmelerinden daha tehlikeli olan şey hayal dünyalarının dahi tek tipleşmesidir. Bu bağlamdan yola çıkarak kendi çocukluğumdaki hayal algısıyla hayallerinde bile tek tipleşmiş bireyleri aynı formda ve sistematik biçimde ifade etmeye çalıştım. Bu serideki resimlerde mekanlar farklı ancak pembe bulutlar tüm resimlerde ortak. Bu seri ile izleyicinin tek tipleşmeyi düşünmesini istedim.

BA: Sizce bu tektipleşme sizin hayatınızda var mı? Bununla beraber mi yaşıyorsunuz ya da buna nasıl karşı koyuyorsunuz?

GÇ: Tek tipleşme modern hayatın zorunlu bir sonucu. Benim için özel olarak ise hem eğitim hayatımda hem de yaşadığım şehrin dokusunda var bunun temel nedeni de kentsel dönüşüm. Mezun olduktan sonra İstanbul’dan taşındım. İstanbuldan uzaklaşmam ile kendi kimliğimi sorgulamaya başladığım bir dönemim oldu. Ben kimim? Nereye aitim? Evim neresi? gibi soruların cevabını ararken tüketim kültürüyle birlikte kentlerdeki dönüşüm süreçlerinin birey ve kent üzerindeki tek tipleştirici etkisini fiziksel ve toplumsal yansımalarını farkettim. Eserlerimde bu kavramları ele alırken bireyin kendi kimliğini sorgulayarak özünü farketmesini istiyorum.

BA: Hayatınızın herhangi bir evresinde sizi derinden etkileyen biri oldu mu?

GÇ: Eğitim hayatım boyunca birçok sanatçıyla tanıştım. Genellikle mekan resmi yapan
sanatçılardan etkilendiğimi söyleyebilirim. Edward Hopper, David Hockney, Charles Sheeler gibi… Ama en büyük kırılmayı Rene Magritte’le yaşadım. Eserlerimde metafor kullanmaya ondan etkilenerek başladım diyebilirim. 20. Yüzyıl sanatçısı ve onun resimlerine baktığımda bugün hala tektipleşme ve kimliksizleşmeyi ifade eden bir sanatçının eserlerini izlemek bana keyif veriyor. Ancak aynı zamanda endişe duyuyorum çünkü toplumsal olarak sorunlarımız hala çözüme kavuşmuş değil. Günümüz sanatçılarını takip etmeye çalışıyorum. Belli dönemler kütüphanede, online müzeler ve sanat bloglarında araştırmalar yapıyorum, sergiler gezip sanatçıların eserlerini izleyerek ben nasıl ifade edebilirim sorusunu kendime soruyorum.

BA: Sanatla ilgilenen gençlere ne gibi tavsiyeler verirsiniz?

GÇ: Sanat çok zor bir alan ama sabırlı ve kararlı olmalarını tavsiye ediyorum. Sanatın uzun bir yol olduğunu içselleşmesi için yaşamın içinde yoğrulması gerektiğini bilmek gerekiyor. Sanatçıysanız sanatınız sürekli sizin yanınızda olan durmaksızın etüt ettiğiniz, eskiz defterinizin ayrılmaz bir parçanız olduğu bir yaşam biçimi. Bol bol sergi gezmelerini, başka sanatçıların ele aldıkları konuları ve kendi yaklaşımlarını keşfetmek için bol bol denemelerini öneriyorum. Genç sanatçılar için özellikle bu dönemde Base, Mamut Art gibi çok güzel platformlar ortaya çıktı. Bu platformlar genç sanatçıları da biraz ön plana çıkartmayı amaçlıyor. Böyle yenilikçi, genç sanatçıları bir araya getiren platformları takip etmelerini de tavsiye ederim.

BA: “Sanatçı para kazanamaz.” gibi bir algı var. Sadece para kazanmak için eser yapmanız gerekse yapar mıydınız? Yoksa tam tersine para kazanmasam da olur ben sadece sanatımı paylaşmak istiyorum düşüncesinde misiniz?

GÇ: Evet, yaşamak için tabiki para kazanmamız gerekiyor. Mehmet Güleryüz, “Güldüğüme Bakma” adlı kitabında “Sanat üretebilmek için nerdeyse tüm işlerde çalıştım” der. Sadece sanattan para kazanarak geçiminizi sağlamak çok kolay değil. Bu yüzden ben ve benim gibi bir sürü genç sanatçı kendi kişisel işlerinin dışında geçimlerini sağlamak için başka işler de yapıyorlar. Ben de grafik tasarımı, sinemada sanat yönetmenliği asistanlığı gibi farklı işlerde çalıştım. Sanatın maddi bir beklentiyle yapılmaya başladığında tek tipleştiğini düşünüyorum ki bahsettiğim gibi ben de bu tektipleşmeyi mesele edinmiş biriyim.

BA: Tekrardan bu söyleşi için teşekkür ederiz.

GÇ: Ben teşekkür ederim, çok keyifli bir söyleşi oldu. Biliyorsun normalde bu söyleşiyi seninle Ferda Art Platform’da yapıyor olacaktık. Pandemi nedeni ile sergi açılışı ileri bir tarihe ertelendi. Her şey normale döndüğünde sergi açılışına da beklerim.